Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Şubat '09

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
480
 

Bilmiyordu ki her sevdanın sonu çekip gitmek değil.

Bilmiyordu ki her sevdanın sonu çekip gitmek değil.
 

Yağmur yine açık alanda yakalamıştı beni. Oysa dün, senden sonra şansımın döndüğünü düşünüyordum. Ev ile dolmuş arası, yada dolmuş durağı ile işyeri arasında ansızın bastırıp da aniden ıslatıveren, eve yada işyerine adımını atar atmaz da pıt diye kesiliveren yağmurlar kendimi kötü hissettiriyor bana. Şanssızlığımı perçinliyor ve bana ne kadar bahtsız olduğumu ikide bir hatırlatması sinirime dokunuyor. Islanmaktan rahatsız olduğumdan değil, öyle birden yağmaya başlayıp birdenbire de kesiliveren yağmurdan sonra rastladığım kişilerin çoğu kuruyken benim sırılsıklam ıslak oluşum moralimi bozuyor. İşte böyle bir farklılığa tahammül edemiyorum.

Oysa yağmurlara ve ıslanmaya bayılırım. Hem de bardaktan boşanırcasına yağan yağmurlarda ıslanmaya. Böyle yağmurların altında ıslanmak güzel de olsa doya doya ıslanamadıktan sonra bir anlamı kalmıyor. Hele hele insan işe gitmek için giyinip kuşanıp çıktıktan sonra hem yerden hem de gökyüzünden suyla taciz edilip, su çekmiş ayakkabılar, çamurlanmış paçalar ve ütüsü bozulmuş pantolonla akşamı nasıl edeceğini düşünmekte iken bu tarz acımasız yağmurlara sevdalanmak kolay olmasa gerek benim açımdan da.

Her ne kadar sevdalanmasam da ben işe gitmiş için çıkmışken yağmurla burun buruna gelmeye, tepeme iki damla su düştü diye de profesyonel koşuculara taş çıkartacak derecede bir koşuya kalkışmam. Biraz daha müsaade ederim yağmura, birkaç damla daha beklerimim hafif kelleşmiş tepemin açık kısımlarına. Sanki anlarmış gibi bulutları süzerim ve yağmur damlalarını yüzümün bir iki yerinde daha hissedince karar aşamasına geçerim artık. Ya açmalıyım şemsiyemi yada tempo artırmalıyım. Genelde de şemsiyemi açmadan hafif tempo artırıp “- Yok….! Yok fazla yağmıyor ki” diye telkin yolunu seçip aslında iki yerinden kırılmış şemsiyemin çirkin görüntüsünden utandığım için açamadığım fikrini aklımdan atmaya çalışırım adımlarımın hızlanmasına mani olamayarak. “- Yok..yok az kaldı, hem bundan sonra hızlansa ne olacak ki” diye koşar adım girdiğim dolmuşta aklıma gelir taa…. lise de iken coğrafya dersinde ahmak ıslatan yağmurlarından bahsedildiği. Ve hep düşünürüm acaba bu yağmur ahmak ıslatan mıydı diye.

Yağmur altında yürüyüp iliklerime kadar ıslanmışsam işsiz güçsüz avare dolaşırken yollarda ve ıslanmış saçlarıyla da seviyorsam yanımdaki kadını, ayakkabılarımı çıkartıp çıplak ayak yürüyebiliyorsam yağmur sularının içinde ve el eleysem yıllar sonra bile yağmur altında….. diyemem ki ben yağmura sevdalanmam diye.

Başıma ne geldiyse bu sevdalanmak yüzünden geldi zaten. Yaşadığım yılların yarısından fazlasını karşılıksız sevdalara kaptırmış ben, en son yaşadığım ve karşılığını bulamadığımı düşündüğüm sevda yüzünden elimi ayağımı bütün her şeyden çekmiştim. Her şeyi bırakıp gitmek fikri saplantı halini almıştı bende. Belki dışarıda bir pazar kahvaltısı yapmak için kapıyı çekip çıktığımda, belki birbiri peşi sıra yaktığım sigaraların tükenmesi sonucu gecenin bir yarısı açık büfe aramak için kendimi yalın kılıç dışarıda bulduğumda bir daha dönmemiş olmayı hayal edip durmuşumdur hep. Hala da kapıyı kapatıp çıkarken acaba her şeyi bırakıp çekip gidebilecek miyim?, bu son çıkışım mı? Diye düşünmeden edemiyorum.

Dün akşam senin yemek konusundaki önerine katılıp özenle hazırladığım bir tencere dolusu sebzeli makarnayı yedikten sonra kanepeye bütün dertlerimle uzanıp sigaramın keyfini çıkarmaya çalışıyordum. Tatlı bir serinlik esiyordu evin içinde. Ve bende tatlı bir rehavet, hüzünlü bir yalnızlık ve gittikçe koyulaşan bir karanlık.

“-Sen niye buradasın hala” diye incecik ama aynı zamanda insanın içini ürperten bir ses duydum. “-Aman Tanrım. Bu ses de neyin nesi” diye ürperdim ve kendi kendime “- O kadar düşünmenin sonu işte bu. Gaipten sesler duymaya başladım artık. Ya Ermiş mertebesine ulaşıyorum, ya da deliriyorum” diye sessizce söylenerek yattığım yerden bir milim dahi kıpırdayamadan, gözlerimi kırpmaya dahi korkarak öylece kalakaldım.

“- Heyyy..!... beni duymuyor musun? Uyumadığını biliyorum. Bırak numara yapmayı. Sana bir soru sordum. Heyy!!!” Diye bir ses daha duyunca oturaklı bir besmele çekmeye çalıştıysam da nafile. Ağzımın içi kupkuru olmuş ve dilim dönmemişti bir türlü Arapça kelimelere.

Kendimi toparlamaya çalıştım. Sistemli bir şekilde düşünmeye zorladım beynimi. Aklımdan sorular akıp gitmeye başladı. Şu an saat kaç? Ben kaç saattir, beklide kaç gündür bu kanepede uzanmış yatıyorum? En son ne zaman yemek yedim? Vesaire, vesaire. Hiç birine cevap bulamadım ilk etapta. Çünkü her şey şu anda saatin kaç olduğunu bilmemle cevaplanabilecek cinstendi ama kahrolası saati yattığım yerden göremiyordum. Bu durumdan kurtulunca ilk iş olarak, nereye yatarsam yatayım kafamı oynatmama gerek olmadan görebileceğim her yere saat yerleştirmek olsun diye bir karar aldım.

“- Ne o? Yoksa benimle konuşmaya tenezzül etmiyor musun? Yoksa soruma verebilecek bir cevabın mı yok?”

Hayır, hayır, bu beynimin ürettiği bir rüya değil basbayağı bir ses duyuyordum. Bütün gücümü toparlayarak ses tonumu hiç korkmamış bir tınıya getirmeye çalışıp yattığım yerden hafifçe doğrularak “- Kimsin?” diye cırlak bir ses kümesini ancak çıkarabildim.

“-Kim olduğumu boş ver, sadece seninle konuşmaya çalışıyorum. Kendini biraz toparla ve benimle konuş.”

İyice ürkmeye başlamıştım. Sesimin titremesine hakim olmaya çalışarak “-Kim olduğunu, şu anda burada ne aradığını bilmediğim birisiyle ne konuşmamı istersin? Üstelik aklım karmakarışık. Benim yerimde sen olsan ne yapardın. Bu eve nasıl girdiğini söyle bari.” diye seslendim yattığım yerden.

“-Ben bu evden hiç çıkmadım ki gireyim. Ben bu evde büyüdüm”

İşte bu söz titrememe ve korkudan iyice donmama neden olmuştu. Bu bir ruh muydu? Yoksa cin mi? Pek de inanmadığım şeyleri nasıl da düşünüp duruyordum şimdi. Kendimi toparlamalı ve bu gizeme bir son vermeliydim. Üstelik en iyi savunma saldırıdır diye düşünerek “- Benimle oyun oynamaya kalkma kendini tanıtmaktan korkan sefil varlık. Adam gibi karşıma geçip derdini söyle bana” diye gürledim. Nihayet ses tonum istediğim otoriter havaya bürünmüştü. Biraz daha cesaret edip sigaraya uzanabildim ama kahrolası çakmak epey ilerdeydi.

“- Seninle oyun oynamıyorum. Sen benim için önemlisin. Sana ilk sorumu hatırlatmak istiyorum. Sen niye buradasın hala? Çekip gitmek istiyordun. Gitseydin belki şimdiki kadar üzülmezdim. Seni bu halde görmek kahrediyor beni. Her akşam umutla beklerdim gelişini. Her akşam bu eve gelip neşe içinde oluşunu görmek çok hoşuma giderdi. Yaptığın bütün yaramazlıkları bir bir affetmiştim. Ben seni zaten olduğun gibi kabul etmiştim. Ama sen çekip gitmek istiyorsun. Gitmek seni mutlu edecekse durma git. Ama ne olur hiç olmazsa gidene kadar toparla kendini.”

Bir yandan merak bir yandan korku iyice yorulmuştum bu durumdan “- Oh…! Ne güzel. Söylediklerinden hiçbir şey anlamadım. Kimsin sen yahu. Delirtmek mi istiyorsun beni” diye çıkıştım.

“- Hem kim olduğumu bu kadar merak ediyorsun. Hem de yerinden bir milim dahi kımıldamadan öylece yatıp, kafanı çevirip bakma tenezzülünde bile bulunmuyorsun.”

Doğru söylüyordu ama hangi cesaretle bakabilecektim. Bilmiyordu ki korkudan nerdeyse altıma işeyecektim. Bu işe acilen bir çözüm bulmalıydım. “- Peki, peki tamam. Merak etmiyorum seni. Kimsen Kimsin bana ne. Beni kendi halime bırak ve nerden geldiysen oraya geri dön. Uğraşamam senle.” Diye son bir kurtuluş umuduyla söylendim.

“- Dönebileceğim bir yer yok çünkü bir yerden gelmediğimi söylemiştim. Senle konuşmadan da sesimi keseceğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Hem gitmek istesem de senin gibi özgür değilim ben ve senin gibi sevdalanıp sonunda hayata küsen yada onun yüzünden üşütüp hasta olan birisi değilim. Hatırlıyor musun bir gün telefon çalmıştı sen duştayken ve köpükler içerisinde koşarak geliyor bir yandan da hay lanet olsun kimdir bu saatte telefon açan diye söyleniyordun. Ama telefonu açar açmaz duyduğun ses bütün sinirini almış olmalı ki diyerek saatlerce telefonda konuşmuştun çırılçıplak bir halde ve köpükler içinde ve üstelik aylardan şubat iken, üstelik evin içi buz gibiyken. Sonrasını hatırlıyor musun? Hasta olmuştun çırılçıplak bir halde buz gibi evde telefonla saatlerce konuştuğun için. Hasta olduğunda araması için telefonun başında ne çok beklemiştin. Ararsa hasta olduğunu anlar ve gelir, bir tas sıcak çorba yapar diye nasıl da beklemiştin. Aramıştı değil mi? Ama hasta olduğunu anlamayı bir kenara bırak, kendisine yine gülüp eğlenebileceği şeyler anlatmanı istedi. Çok çabaladın onu neşelendirmek için ama gücün yetmiyordu değil mi? Sıkıldım deyip telefonu yüzüne kapatmıştı.”

Bu da neydi şimdi. Kimdi bu? her şeyi biliyordu. Kesin dünya dışı bir varlık olmalıydı bu. Neden çekip gitmiyordu sanki. Madem her şeyi biliyordu şu an korkudan ne halde olduğumu da anlasaydı ya. Anlayıp da çekip gitseydi, beni kendi halime bıraksa olmaz mıydı sanki. Son bir cesaret toparlayıp “- Eeee.! Ne olmuş yani. Hem bütün bunlardan sana ne. Ne diye anlatıyorsun bunları bana. Derdin ne senin. Açık konuşur musun? Ne istiyorsun benden. Aklımı oynatma mı mı?”

“Yaptığın yanlışları görmeni istiyorum sadece. Yıllardır seni incitenlerin peşinden koştun. Oysa bu evde seni inciten anılarından başka ne var? Bizi değil anılarını terk etmeni istiyorum. Sendeki sıkıntıların sebebi biz miyiz sence. Etrafına bir bak. Sana ne istediysen sunmadılar mı? Seni bu duruma düşürenlere bile bu eve geldiklerinde ses çıkarmadık. Sen bile kıyamazken bana dokunmaya o kadın gelip hunharca mıncıklamıştı beni. Hala yapraklarımda o pis kokusu var.”

“-Yapraklarında mı?”

Kelimenin tam anlamıyla donup kalmıştım. Yattığım yerden biraz doğrulup pencerenin önündeki masanın üzerinde duran menekşeye baktım. “- Deminden beri konuşan sen miydin?”

“-Evet bendim. Beni buna mecbur bıraktım. Seni daha fazla dayanamadım bu halde görmeye.”

İki yıl önce dikmiştim bir adet yapraktan.

Şimdi büyümüş çiçek bile açmıştı beyaz beyaz.

Şimdi büyümüş akıllar veriyordu bana ince sesiyle yeşil yeşil.

Şimdi büyümüş beni koruyordu bir avuç toprağına sıkı sıkıya tutunmuş.


Artık saate bakabilir, çakmağı alabilir, sohbete adamakıllı devam edebilirdim. Sigaramı yakıp “- Demek bütün hayatımı gözlüyordun ha?” diye sordum.

“-Evet” dedi “-Evet ama buradaki diğer çiçeklerde son altı yılını biliyorlar. Ondan önceki hayatın hakkında hiçbir bilgimiz yok. Çok merak ediyorum. Anlatacaksın değil mi? Hadi anlat…. Hadiii” diye tutturdu.

Neler neler konuştuk sabaha kadar. Senide sordu bana.

“-Bana heyecan veriyor” dedim. “-Benimle o tatlı sesiyle konuşurken kendimi çocuksu bir yaramazlığın içinde buluyor, dizlerine yatıp bana öyküler anlatmasını, bir ömür hep yanımda olmasını istiyorum” dediğimde yapraklarında hüzün başladı menekşemin.

“- Bizi bırakıp gitmeyeceksin değil mi?” diye sordu kırılmaya hazır bir ses tonuyla.

Oysa bilmiyordu ki hiçbir zaman çekip gidemeyeceği mi. Bilmiyordu ki kendi kökleri gibi beni de yaşadığım yere bağlayan alışkanlıklarım var. Bilmiyordu ki her sevdanın sonu çekip gitmek değil.

Bilmiyordu ki………

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 8
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 398
Kayıt tarihi
: 25.01.09
 
 

İstanbul Üsküdar'da yaşıyor ve geleceğimin  bana neler getireceğini bekliyorum merak içinde. Seni..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster