Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Aralık '15

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
142
 

Bindim tütün küfesine

Bindim tütün küfesine
 

 

 

                “Bu insanlarda bir cevher, bir şey var ki, bu denli ezildikleri, bu denli susturuldukları halde 600 yıldır bu Anadolu denen ülkeyi sırtlarında taşıyabilmişler.”   Dr. Engin Tonguç

                                                                                         

                 Güya “inkılâp”, yani “devrim” yapmaya meraklı bir milletiz ya biz! Ve yaptığımız devrimleri koruyup kollamak için tumturaklı antlar içmeye…        

1960’ların başlarında, “Bugüne kadar çok devrim yaptık. Boş durmaktansa, haydi, bir devrim daha yapalım” dedik.

                İyi de, ne yapacaktık? O güne kadar öyle çok devrim yapmıştık ki, yapılacak bir devrim de kalmamıştı. Takvimin her günü, bir devrimin yıldönümü idi, nerdeyse!

                Düşünüp taşınınca gördük ki, önemli bir şeyi unutmuş; o güne dek iktidara gelenler. 27 Mayıs 1960’ta önemli bir devrim yapıp iktidar olanlar da bu ülke için yararlı işler yapmak istiyorlardı elbet!

                Eğitimi yaygınlaştırmak, yeni tarım yöntemleriyle üretimi artırıp köylünün gelirini yükseltmek, yeni iş alanları açılmasını teşvik etmek, gelir eşitsizliğine son vermek gibi solcuların savunduğu tehlikeli görüş ve düşünceler benimseyemezdi elbette; bu yeni ve milliyetçi iktidar!

                Daha önemli, daha yararlı bir devrim yapmak istiyorlardı. Ve buldular: Biz bu topraklara geleli neredeyse bin yıl olmuştu ama bazı belde ve köylerin adları Türkçe değildi hâlâ. Olmaz, olamaz!

                Öyleyse, hemen değiştirmeliydik bunları!

                Sözgelişi Antalya’nın, Akseki ilçesinin İbradı diye bir bucak merkezi (nahiye) vardı. Ne demekmiş İbradı? Olmaz! Prof. Muammer Aksoy, Prof. Târık Minkâri gibi nice bilim adamları, yüksek hâkimler ve yüksek bürokratlar yetiştirmiş bir beldenin adı, niçin İbradı oluyormuş ki?

                “Aydınkent” olmalıydı, buranın adı! Ve öyle yapıldı hemen.

                Yine benim doğduğum köyün adı Gödene idi. Bin yıldır, burada yaşayan atalarım, bin yıldır gelip giden hükümetler, neden akıl edememişler, bilmem; bu adı değiştirmeyi!

                Kandilli Rasathane’sini kuran Fatin Gökmen’in doğduğu köyün adı Gödene olamazdı! Ve emir yüksek yerden gelince, Menteşbey olarak değiştiriliverdi.

                İbradı adı Aydınkent olunca, o belde ve köylerinde yaşayan insanlar nasıl mutlu oldularsa, gelirleri yükselip refah içinde yaşamaya başladılarsa, bizim köyün adı değişince de zil takıp oynadı köylülerim!

                Nasıl oynamasınlar ki, en az bin yıllık eskimiş, köhnemiş Gödene adı gitmiş, yerine yepyeni, pırıl pırıl bir sözcük gelmişti: Menteşbey!..

                Herkes gibi ben de sevinmiştim! Çünkü Gödeneli değil, Menteşbeyli’ydim artık! Aslında bu kararın alındığı günü, “bayram” ilân edip her yıl kutlamamız gerekirdi ama yapmadık bunu hiç.

                Neden mi?

                Doğrusunu söyleyeyim mi size?

                Çünkü efendim, biz köylüler çok vefasız insanlarız! Bizim için kellesini koltuğunun altına alarak nice özveride bulunmuş insanlara onların hak ettikleri sevgi ve saygıyı gösterme yeteneğimiz çok zayıftır.

                Kısaca söylemek gerekirse, cahiliz; cahil!

                Cahil olduğumuz için de her yeniliğe, her devrime karşıyızdır.

                Yani gericiyizdir!

                Yeniyi yıkıp eskiye dönmek için fırsat kollarız. Böyle bir fırsatı yakalayınca da, kimsenin gözünün yaşına bakmadan, gereğini yapıveririz.

                İşte en güzel örneği, İbradı

                1960’tan 1980’lere kadar Aydınkent adıyla anılan bu beldenin halkı, 80’li yıllarda, yeni adını değiştirmek için zorlu bir mücadeleye girişişti. Ve sonunda kazanıp eski adlarına kavuştular. (İbradı  adıyla ilçe yapıldı sonra)            

Aksu Öğretmen Okulu’ndan sınıf arkadaşlarım İbradılı Salim Koçak, Hasan Çelik, Recep Kazar Türkelli veNuri Baş da bütün İbradılılar gibi yeniden İbradılı olmanın kıvancını tattılar.

                Beni sorarsanız, ben hâlâ Menteşbeyli’yim. (Konya’nın Gödene denen bir beldesi var. Onu niye değiştirmediler ki?)               

Bu köy ve belde adlarının değiştirilmesi muhabbeti nerden mi aklıma geldi?

                Naciye Makal öğretmenimizin, “Bindim Tütün Küfesine” adlı güzel bir eserini okudum bu ara. Benim hiç bilmediğim bir uğraştır tütün. Ekimi, dikimi, hasadı… Derlenip toplanması, kurutulması, pazarlanması…

                Merakla, ilgiyle okudum. Tütün uğraşısı ile harmanlayıp çocukluğunu ve ailesinin çektiği onca zahmetler sonunda uğradığı hayal kırıklığını ne güzel anlatmış yazar!

                Ve ilkokulu bitirince, Aksu Köy Enstitüsü’ne gidişini…

                On iki yaşında bir kız çocuğunun köyünden, ailesinden ilk ayrılışı… Kolay mı? Yaya olarak Muğla’ya geldiği ilk günün gecesinde bile gözünde tütmeye başlar köyü. Bin kez pişman olur, “İlle de okuyacağım” deyip babasının başının etini yemesine.

                Muğla ile Antalya iki komşu şehir ama 1940’larda ne karayolu var bu iki vilayet arasında, ne demiryolu… Namussuz İngilizler, Fransızlar ve Almanlar pas geçmişler nedense bu bölgeyi. Gâvurlar!.. İzmir’den Muğla’ya, Muğla’dan Antalya’ya uzanan bir yol yapamazlar mıydı isteseler. Yapsalar günah mı olurdu sanki!

                İyi de Naciyecik nasıl gidecek Aksu’ya? Beş on çocuk doluşurlar bir kamyona, doğru Aydın’a. Aydın’dan trenle Burdur’a… Burdur’dan yine kamyonla Antalya’ya, sonra Aksu’ya…

                Ne güzel bir gezi olmuş ama! Muğla’dan Antalya’ya yol olsaydı, Naciyecik ve arkadaşları ne Aydın’ı görebilirlerdi, ne Afyon’u, ne Burdur’u…

                Naciyecik’in Aksu’da ilk tanıdığı kişi, güleç yüzlü Müdür Yardımcısı Hamit Özmenek olur.

                Kaydını yaptıktan sonra, bir abla çağırıp, “Bu küçük kızımızı, okula alışıncaya kadar yanından hiç ayırmayacaksın” diye tembih ettikten sonra, Naciye’ye de:

                “Bir derdin olursa bana gel” der.

                Naciye’nin öğrenci ablası, O’nun okula alışması için ne gerekirse yapar ama nafile… Okuyup öğretmen olmak için evinden ve köyünden kaçarcasına ayrılan Naciyecik’in aile ve köy özlemi gün geçtikçe artar. Akşam olup da yatınca, battaniyeyi üstüne çekip kimseye sezdirmeden doya doya ağlar.

                Kaçıp gitmeyi düşünür ama tek başına nasıl gidecektir? Getirdiği 17 lirayı, kaydını yapan müdür yardımcısı almış, O’na yalnızca bir miktar harçlık bırakmıştır. En iyisi babasına mektup yazıp, “Gel beni buradan al.” demektir. Öyle yapar ve beklemeye başlar.

                Bir iki gün sonra, “Seni müdür yardımcısı Hamit Bey çağırıyor.” derler. Gidince, masanın üzerinde babasına yazdığı mektubu görmesin mi? Korkuya yapılır. Müdür yardımcısının bağırıp çağıracağını, belki de döveceğini düşünür. Oysa Hamit Öğretmen gülümsemektedir:

                “Sen her akşam ağlıyormuşsun, doğru mu?” der.

                “Evet…”

                “Neden?”

                “Köyüme dönmek istiyorum; özledim.”

                Bu cevabı verince, “Tamam, işte şimdi bağıracak, şimdi dövecek” diye geçirir içinden ama hiç de öyle olmaz. Hamit Öğretmen biraz düşündükten sonra:

                “Peki, ben seni Muğla’ya kendi elimle götürmeye söz veriyorum. Hem de böylece güzel memleketinizi görmüş olurum” deyince, nasıl da sevinir Naciyecik!

                Hele hele, “Köyünü anlatır mısın bana?” deyince…

                Anlatmaz mı hiç! Sevinçle, coşkuyla öyle bir anlatır ki, kendisi de şaşırıp kalır: Meğer cennetten kaçıp gelmiş buraya!

                “Söz verdim; seni köyüne götüreceğim” der Hamit Öğretmen, “Yalnız şu sıra işlerim çok sıkı. On beş-yirmi gün sonraya ne dersin?”

                “Olur” denmez de ne denir!    

On beş gün sonra yine çağırır Hoca, bizim Naciye’yi:

                “İşlerim biraz hafifledi, gidelim mi?” diye sorar.

                Elbette, “Hayır” olur; cevabı Naciye’nin. Çünkü okuluna çoktan alışmıştır O.

                Ya!..  İşte böyle öğretmenler, böyle yöneticiler vardı; Köy Enstitülerinde.

 “Bindim Tütün Küfesine”(*) adlı kitabın yazarı Naciye Makal’ın yerinde siz olun da 73 yıl önceki öğretmeniniz Hamit Özmenek’i sevgi ve saygıyla anmayın! Mümkün mü bu?

                Yalnızca Naciye Makal değil, Hamit Bey’in ilk öğretmenliğini yaptığı Bursa’ya bağlı bir köy halkı da sevgiyle anıyor O’nu.

                Nerden mi biliyorum bunu?

                Çünkü o köy halkı, ilgili makamlara başvurarak köylerinin adını “Hamitler” olarak değiştirmişler.

                Benden selam olsun; Hamit Özmenek gibi öğretmenlere!

                Benden selam olsun; Bursa’nın Hamitler köyüne, köylülerine!

Ve dahi, öyle değerli öğretmenleri bize tanıtıp sevdiren Naciye Makal gibi eğitimci yazarlara!..

 

     Hüseyin Erkan

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

---------------------------------------------------------------------------------------------------

(*) Bindim Tütün Küfesine(Naciye Makal, Umay Yayınları, 3.Baskı, İzmir 2007)

 

               

 

Muhsin DURUCAN bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 247
Toplam yorum
: 49
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 269
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster