Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Haziran '11

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
394
 

Bir akşamüstü çağrışımları

Bir akşamüstü çağrışımları
 

Çocukluğumda Prens Adaları


Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil 

 

 

Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil Çık çık, çık git, diyor... Haftalardır hastane –ev arasında mekik dokuyorsun. Çık, caddenin cıvıltısını, devinimini gör. Deniz havası al, diyor. İtiyor artık, itiyor... Çıkıyorum. Erenköy’e doğru koyuluyorum yola. Mağazalardan, çifter çifter, şık kağıt ya da plastik torbalarla kadınlar çıkıyor. Bedava mı dağıtıyorlar, acaba?.. Mağazlardan birine dalıyorum. Askıların, tezgâhların önü itiş kakış. Plastik askılardan sarkan giysiler, demir çubukların bir başından öteki başına hızlı hızlı itilip kakılmakta. Çalışan kızlar, sürekli dağıtılan tezgâhları toplamaya yetişemiyor. Dirsekten bükülmüş sol kollarda birkaç parça giysi, sağ kol ve eller tezgâhları, askıları karıştırıyor. Kasalarda kuyruklar... Türkiye’de her yer böyle galiba, boşuna değil yüzde elli, diyorum. Pazarcı esnafı, taksi şoförleri, benim konuştuğum herkes yalancı ya da oyuncu. Bilgisayar, internet öğreneceğim diye gerçeklerden kopmuşum herhalde, iyice sanallığa, bir oyunun içine düşmüşüm. Duyduklarım, gördüklerim sanalmış. Ben de oyuncunun tekiyim demek ki...Sanallaştım mı yoksa?.. Kendimi dışarı atıyorum. Nefesim tıkanıyor. Kaldırımda insanları yarıp yürümek zor. Önümdeki çiftin açtığı yoldan ilerlemeye çalışıyorum ağır ağır. Adam altmışın epeyce üzerinde sanırım. Orta boylu, kır saçlı, buğday tenli. Yakışıklı sayılmaz. Yüzlerini, başlarını birbirlerine çevirdiklerinde yandan görüyorum. Adam bir şeyler anlatıyor, kadın kıkırdıyor, adama şöyle bir yaslanıp ayrılıyor. Etrafı gözetleyen kocakarı gibi duyumsuyorum kendimi. Peşlerinden ayrılmaya çalışıyorum. Bir yanımda bir çocuk arabası, diğer yanımda koltuk değneğine dayanarak yürüyen yaşlı bir hanım. Seyirtemiyorum.Gözlerimi de kapayamam ki... Kadın, adamdan bir baş uzun. Ayağında 17 pondluk ayakkabılar. İnce topuk, ince burun, sendelemeden yürümeye çalışıyor. Ya da bana öyle geliyor. Siyah straplez bluz, siyah dar pantolon giymiş kadın. Kadına altın oranı bahşetmiş Tanrı. Uzun, balyajlı sarı saçlar omuzların altına gururla dökülüyor. Adam bir şeyler anlattıkça, başın, öne doğru ayarlanmış bir açıyla eğilişi ve yana dönüşü sırasında saçlar dalgalanıyor. Kıkırdama sırasında, baş yine aynı ayarla, bu kez biraz daha sert, önden arkaya deviniyor. Gerektiği her anda aynı devinim, hiç şaşmıyor. Bu hareketleri öğreten eğitimi, ondan yoksunluğumu düşünüyorum. Anneme kızıyorum biraz. Adamın eli, kadının sırtından, sağ memenin altına uzanmış, yürüyorlar. Adam, kadının belinden tutsa, kolu daha az yorulmaz mı? Çocuk arabası geçti, ışıklara doğru seyirtip karşı kaldırıma geçiyorum. Gözlemlerimdeki ayrıntıların ayrımına varıp derhal kendimi Freud’un divanına yatırıyorum. Aaa, sırıtıyor muyum ne? Sahile inen yola yönelirken pat...Bacağıma bir kâğıt torba çarpıyor. Bacağıma bakıyorum. Torbanın sapı ve kadının elleri. “Ayyy, afedersiniz...” Gülümsemeliyim. Ettim, ettim...Bu kargaşada olağan. Kadın da gülümsemeye çalışıyor ama dudaklar yanlara kaymakta zorlanıyor sanki. Ellerine bakarsan benim yaşlarımda sanki. Yüzü, lastik bebeklerinki gibi gergin. Gözler içeri doğru mu kaçmış? Paran olsaydı, sen de savaşır mıydın yerçekimine karşı? Uzun zaman önce değil, aylarla sayılabilir bir zamanda, kaslarının, derinin yerçekimince tutsak edildiğini farkettin. Aniden. Şaşırdın. Nasıl oldu, neden izleyemedin olan biteni? Nedense hep de pazarlarda, ille de pazarlarda, hep de bir anda, önce abla, sonra teyze ve anne olmuştun ya aniden...Gören görmüş, söyleyen söylemiş, sen anlamamışsın demek ki... Gözlerin daha iriydi. Fotoğraflar tanık. Bir gece uyurken gözkapaklarının ani baskınına mı uğradılar, nedir, küçülmüşler. Bu çizikleri de aynı baskında, zaman mı attı acaba? Ayıracak paran olsa, botoks otoks falan...Yok artık deve... Dürüst ol, canını sıkıyor bu çizgiler, kaslar, deriler... İyi de, tüm yaşamında, sen ne zaman bu işlere kafa yordun? Dahası, sen ne zaman önceliği kendine tanıdın? ................... Sahile indim. Suadiye yönüne doğru yürüyorum. Güneş arkamda, ters yöne, Moda Burnu’nun üstüne yürüyor. Güzelim Marmara’ya sereserpe serilmiş en az iki bin yaşındaki Prens Adaları. Kim bilir hangi iktidar savaşlarıyla sürgün edilmiş prenslerin diyarı. Marmara’nın, yeşilleri giderek azalan, iki bin yaşındaki yakışıklı delikanlıları. Acelesiz tankerler salınıyor prenslerin önlerinde. Martıların sesi mi çirkinleşti, bana mı öyle geliyor? Çocuklar, plastik tünelin merdivenlerine tırmanıyor, cup aşağıya... Çığlıklar... Suadiye’nin küçücük koyunda denize giriyor insanlar. Teknelerin arasından yol bulup. Çocukluğumun, gençliğimin masmavi Marmarası, griye dönük şimdi. Küçük bir erkek çocuğu, babasının oltasından çıkan, çırpınan, küçücük bir istavriti, beş kiloluk plastik su şişesine tıkmaya çalışıyor. Babalar günü. Baba oğul balık tutmaya gelmişler. Bir kız çocuğu, annesinin eteğini çekiştiriyor, havadaki uçutmayı gösteriyor. (Uçutmayı Vurmasınlar...Vurmasınlar...) .............. Üç, dört yaşlarındaydım. Üsküdar’daki evimizden çıkar, Haydarpaşa Garına gelirdik. Babam, sordu “Söyle bakalım, tecimdaldal ne demek?” Bilemedim, bilemeyince utandım. Kafamdaki kocaman kolalı, beyaz kordela başımı iyice aşağıya çekti. Babam başımı okşadı “Üzülme kızım, daha küçüksün, bilemezsin tabii” dedi. Vagonun üstündeki TCDD harflerini gösterdi. T-C-D-D, dedi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları. Te-cim-dal-dal ise bu harflerin, eski Türkçe’deki isimleridir. Trene bindik. Soru sorma sırası bendeydi. - Türkiye ne demek? - Cumhuriyet ne demek? - Devlet ne demek? - Demiryolları ne demek? - Demir ne demek? - Neden tahtadan değil de demirden yapmışlar? Tren, çiçekli çiçeksiz ağaçların, yemyeşil koruların, korular içinde aralıklarla göze çarpan, beyaz, ahşap köşklerin arasından akarken, babam bana laf anlatmaktan iyice yoruldu. Dikkatimi dağıtmak için olmalı, köşklerin önünden geçerken “Bak şu köşk şu paşanın, şu bilmem kim efendinin” diye tanıtıma başladı. Bu kez, “Paşa ne demek, efendi ne demek?” sorularının saldırısına uğradı. Trenden indik. “Burası Erenköy” dedi. Annem, sorularımdan sıkılınca ya da yanıt bulamayınca “Çok konuşma, çocuklar öyle her şeyi sormaz” der, kestirir atardı. Ben de uğradığım hakarete dayanamaz, hırçınlaşır, tepinip ağlamaya başlardım. “Sen beni sevmiyorsun” diye tuttururdum. Babam, sorulardan yorgun düşse de kızının herşeye ilgisinden hoşnut olmalı ki kendi de merakımı tetiklerdi. “Bak kızım, şimdi kime gideceğiz, biliyor musun?” dedi. - Kime gidicez babacım? - Büyük şair, Mehmet Akif Ersoy’un oğlunun evine. Benim arkadaşım olur. (Neden bilmem kim amcalara değil? Başka zamanlarda öyle derdi.) Şairin ne olduğunu biliyordum. Küçük şiirler ezberletirdi babam. İşte o şiirleri ilk söyleyenlere de şair denirdi. Ama şiir küçük olunca şair nasıl büyük olurdu? -Senden de mi büyük babacım? -Yavrum, boy büyüklüğü değil. Güzel şiirler yazdığı için, İstiklal Marşımızı yazdığı için büyük. -İtibar ne demek? -İstiklal ne demek? -Marş ne demek? İstiklal Marşı olarak anlatırsa kestirme olacağını mı düşündü? “Hani ablanın okuluna gittiğimizde, hep beraber marş söylemiştik de söylerken sen de kendine göre bir şeyler söylemiştin. Ben de “Sus” diye işaret etmiştim. Sen, “Susmam” diye diretmiştin ya o zaman sana anlatmıştım İstiklal Marşı’nı. Ne demiştim?” Anımsamıştım. Koca, beyaz kordela, yine aşağı çekti başımı. Manolya, çam ve başka ağaçların olduğu, ortancaların top top açtığı bir büyük bir bahçeye girdik demir kapıdan. Ahşaplarının iyice karardığı, iki ya da üç katlı bir ev karşıladı bizi. İçinde boy boy kırmızı balıkların yüzdüğü havuzun yanından geçiyorduk. Birden babamın elinden kurtuldum, tam havuzun kenarına tırmanırken yakalandım. Babam, balıklara sonra bakabileceğimi, bahçede oynayabileceğimi söyledi. Kocaman, oymalı ahşap kapının pirinç tokmağına uzandı. “Ben vurucam, ben vurucam” diye tutturdum. Tokmağın üstünden, kıvrım kıvrım yeleli bir aslan ağzını açmış bana bakıyordu. Isırır mıydı acaba? Ellemem gerekiyordu, nasılsa babam yanımdaydı. Kucakladı, kaldırdı babam, tüm gücümle vurdum tokmağı. Bi daha , bi daha, bi daha...Isırmadı aslan. “Yeter kızım, ayıp oluyor” dedi babam, indirdi kucağından. Kapı açılana değin, aslanla ilgili düşlere daldım. Soru sormaya fırsat kalmadan kocaman kapı, gacur gucur açıldı. ................ Eve dönmeliyim. Babamın emaneti, doksan yaşında bir bebek beklemekte, merak eder. Güneş, uzun kızıl saçlarını Moda Burnu’nun üstüne serpiştirmiş bile. Başını da Tarihi Yarımada’nın, Topkapı Sarayı’nın ardına gizlemiştir mutlaka. 19.06.2011 Vildan Sevil 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 102
Toplam yorum
: 580
Toplam mesaj
: 24
Ort. okunma sayısı
: 866
Kayıt tarihi
: 07.06.11
 
 

1949 İstanbul doğumluyum. Emekli edebiyat öğretmeniyim. Çeşitli edebiyat sitelerinde, çeşitli kon..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster