Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Temmuz '08

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
3134
 

Bir başka bakış açısıyla St.Petersburg...

Bir başka bakış açısıyla St.Petersburg...
 

Kiev, Simperefol, Yatla ve Moskova’dan sonra Ukrayna ve Rus şehri görmeye niyetli değildim aslında. Ta ki Manavgat’ta Polina Anketova ile tanışana dek. O sıcak ve kalabalık günde, güneşe aldırmadan bir ağacın dibine çökmüş ağlıyordu Polina. Önce bir şişe su ikram ettik sonra derdini sorduk. İki gün evvel Manavgat’a gelmiş bir Rus kızıydı ve yarım saat önce çantası jiletle kesilerek cüzdanı çalınmıştı. Cüzdanı ile birlikte lazım olan her şeyi. Mükemmel İngilizcesi ile bunları anlatırken sık sık hıçkırması Side’ye devam etmemize engel olmaya yetmişti. Kızımla aynı yaştaydı ve St. Petersburg devlet üniversitesinde öğretim görevlisiydi. Ne utanç verici bir gündü bizim için. Önce bizi bir buçuk saat oyalayan ve bir sonuç alamadığımız karakol serüveni başladı. Tutanaklar tutuldu, çaylar içildi, tercümanlıklar derken bizimle Antalya’ya gelip Rus konsolosluğundan yardım almasını teklif ettik. Tanışalı iki saati geçmişti ve kendisine bu derece yakın davranan, vaktini harcayan aileye sanırım artık güvenmişti. Yükser pansiyondan eşyalarını alıp yola koyulduk. Antalya’ya varıncaya kadar ve orada geçirdiğimiz dört gün dostluğumuzu inanılmaz noktalara getirdi. Onu İstanbul’a davet ettik ve iki günde evimizde ağırladık. Kızım ve oğlumla sıkı dost oldular. Birlikte denize açılıp ona hayatında ilk defa balık tutturduk. Rusya’ya döndükten sonra aylarca haberleştik, konuştuk. Ailesi defalarca telefon açıp teşekkür etti. Ve sonunda Polina’nın ısrarlarına dayanamayıp soluğu St.Petersburg’ta aldık. Diğer bazı gezilerimizde olduğu gibi panoromik şehir turları, serbest zamanlarla uğraşmadığımız ve kendimizi bir Rus kızına emanet ettiğimiz için ben farklı şeyler anlatacağım. Polina’nın dostu 60 yaşındaki Tatar rehber Tribay’la tanıştığımızda bu geziden bambaşka anılarla döneceğimizi anlamıştım zaten. Tribay, doğduğu bölge Curçı’dan başladı. Annesinin ağzından Kırım Türklerinin 1944’de Stalin tarafından Rusya’dan nasıl sürüldüğünü, daha annesinin karnındayken ülkesini terk etmek zorunda kaldığını, yine annesinin ağzından üzerlerine mühürlenen trenleri, Nazi döneminde Yahudi’lere yapılan eziyetlerin tamamına maruz kaldıklarını, ceset kokan vagonlarla Özbekistan’a kadar yaptıkları yolculukları, kayıp aile fertlerini, bizim damak tadımıza benzeyen yemeklerini, Kazakları, Çarlık Rusya’sını, Romanov’ları, Deli Petro’nun deliliklerini (örneğin; kimi zaman cebinde kerpetenle halkın arasına diş kontrolüne çıkarmış ve gördüğü çürük dişleri hemen çekip bir kavanozda toplarmış. 300 yıllık bu dişler Kunskamera müzesinde hala sergileniyor. Tuhaf şekilli ceninlerin, bir takım hayvanların ve insan vücuduna ait parçaların sergilendiği bu müzeyi St.Petersburg’a giderseniz mutlaka gezin. Gezin ve genetik araştırmalara 300 yıl önce başlanmış olduğuna kanaat getirin.

Tribay bizi sokak sokak gezdirip (8 günde 5 kg verdim) şehrin Çar Deli Petro tarafından nehrin kıyısındaki bataklıkları hangi yöntemle kuruttuğunu, (önce drenaj kanalları açarak)şehir 42 adet adanın üzerine kurulurken sarayların en görkemli yerlerde yapıldığını anlatırken bir yandan da Petro’nun İtalyan mimar Domenico Trezzini’yi Venedik’den nasıl kaçırdığını anlatıyordu. Çar kimliğini gizleyerek ahbap olduğu mimarla günler, haftalar geçiriyor. Sonra Rus Çarı olduğunu itiraf edip kuracağı yeni başşehir için kendisi ile Rusya’ya gelmesini istiyor. İtalyan mimar red edince Venedik’ten ayrılacağı gece onu kalyonuna davet edip yedirip içiriyor ve sarhoş ediyor. Sonra da ellerini ayaklarını bağlayıp ambara kilitliyor ve yelkenler fora. Domenico gözlerini bir daha Neva nehri kıyısında açıyor. Yapacak hiçbir şey yok. Yıllarca köle gibi çalışıyor. Her yıl köylerden gelen 40.000 işçi ona yardım ediyor. Neva deltasına serpilmiş adalar üzerinde kenti kurarken caddeleri cetvelle çiziyor, rıhtımları granit taşından yapıyor. Nevsky caddesinde oluk oluk akan güzel kızların bir karış etekleri ve trans paran elbiseleri, “al beni” diye bakan deniz mavisi gözleri bizi pek de fazla ilgilendirmedi desem kıskançlıktan demiş olabilirim. Evet, çok güzeller, muhteşemler (insanın Allah’a isyan edesi geliyor; Bu kadar mı torpil yapılır diye) Eşimin gözü doymuş mudur bilemem ama beni cezbeden abartılı güzellikleri değil, o abartıda fütursa hareket etmeleri ve özgürlükleriydi. Hepsinin üniversite mezunu olmasıydı. Mükemmel İngilizce konuşmalarıydı. Sürekli okumalarıydı. Metro’da ayakta dikilenler bile tek eliyle tutunup kitap okuma kabiliyetine sahipti inanın. Ve hiçbir erkek o daracık, mini eteklerin altında bir şeyler aramıyordu. Metro demişken bataklığın altında inşa edilen metro istasyonunda bir şey daha dikkatimi çekti. Moskovska durağından 80 metre derine inen yürüyen merdivene bindiğimizde insanların tek sıra halinde sağ tarafa birikmiş olması şaşırttı beni. Acelesi olanlar sol tarafta kalan boş yerden hareket halindeyken yürüyerek iniyordu merdiveni. Kimse kimseye engel değildi. Tıpkı bizdeki gibi! Aklıma Taksim metrosunun keşmekeşi, burnuma da çiş kokuları geldi birden!

Gece kulüplerindeki tel kafesler içinde dans eden sarışınlardan ve insanın içini ürperten şovlardan da bahsetmeyeceğim. Çünkü müşteriye sunulan gencecik kızların %50!sinin yaş ortalamasının 16-17 olması üzücü. O kızların gündüz üniversiteye gittiklerini, kendilerine bir ev alınca işi bırakacaklarını bilmek üzücü. Türk erkeklerinden nefret ettiklerini öğrenmek üzücü! Sürekli “bayi gezisi” adı altında Rusya’ya fuhuş gezisi yapan şirketler hala oradaki çirkinliklerin farkında değil mi merak ediyorum.

Neyse biz Mussorgsky Devlet Akademi Balesi’nin muhteşem gecesine gidelim. O gece ilk gecemizdi ve Polina’nın bize armağanıydı. Kendimizi melekler diyarında Tchaikovsky’nin ruhuna teslim ettik ve muhteşem bir “fındıkkıran” seyrettik. Daha sonra sıcak battaniyelerin altında Neva nehrinin dingin ama soğuk sularında gezinerek batmayan güneşe ve ışıl ışıl şehre daldık. Ve sevdiği kadın yüzünden bir düelloda ölen Puşkin’in sesini duyar gibi olduk.

''Ey kent hayranım sana!/ Petro'nun şaheseri seni seviyorum/ yapıların uyumuyla ırmağın akışını/ granit taşından rıhtımlarını/ dövme demirden parmaklıkları/ aysız ama aydınlık gecelerinde gördüğüm düşleri/ gece lambamı yakmadan okuyup yazdığım odamı/ ve penceremden görülen ıssız sokaklarla Amirallik Binası'nın altın okunu seviyorum”

Puşkin bu şehre aşık ama sevmeyenler de vardı. Zor şartlar altında her yıl 40 bin köylünün emek verip inşa ettiği şehir yapılırken binlercesi de yaşamlarını yitirmiş ve cesetleri bu şehrin temelleri altında kalmıştı. Bu yüzden yaşlılar buraya “ölü şehir” diyor. Mesela; Polina’nın 76 yaşındaki ninesi. Olga ninenin ikram ettiği bitki çaylarını içerken daha acı hikayeler de dinledik. 9 yaşındayken, Naziler tarafından şehir kuşatıldığında top ateşinde annesini, bir kardeşini, akrabalarını nasıl yitirdiğini, 900 gün aç kalıp, fare, kedi, köpek, kuş yediklerini, 1 milyondan fazla sivil halkın nasıl katledildiğini dinlerken bu tatil farklı boyutlardaydı artık bizim için. Olga nineden buranın hayalet bir yer altı şehri olduğunu, saraylardan katedrallere, kullanılmayan metro tünellerinden Neva’nın karşı kıyılarına çıkan gizli tünelleri olduğunu da öğrendik.

Hiçbir zaman haritası tam olarak çıkarılmamış bu şehrin sönmeyen ışıklarını görmek, Ortodoksluğun bütün renklerini ve büyüsünü barındıran katedrallerinde dinlenmek, 400 odalı Hermitaj müzesinin görkeminde kaybolmak, II. Katerina’nın azametli koleksiyonunu incelerken Van Gogh’a, Michelangelo’ya, Leonardo’ya aşık olmak, Mariinsky tiyatrosunun koltuklarında ruhunuzu kaybetmek, müzelerden dışarı, sokaklara cafelere, parklara hatta metrolara sarkmış sanatı seyretmek, Nevsky caddesindeki ressamlara karakalem portrenizi çizdirmek, nehir kenarında nikah sonrası şampanya içip kadehlerini duvarda kıran gelinleri seyretmek, Kalinka’da kırmızı havyarın tadına bakmak, devlet kütüphanesinde kaybolmak, Dostoyesky’nin “karamazov kardeşler”i yazdığı müze evinde bambaşka bir dünyaya dalmak, Aziz Isaak Kadetralinin 100 kg saf altınla kaplı kubbesinden kenti seyretmek (250 basamak çıkmanız gerekiyor, sigara içenlere tavsiye etmiyorum) ve güneşin batmadığına tanık olmak istiyorsanız gidin St. Petersburg’a. Gerçekten dünyanın en güzel şehirlerinden biri o şehir...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Petersburg cok guzel bir sehir. Rusya@da gorulmesi gerekli ilk sehir ve ardindan Moskova tabi :)

tarcinmoscow / Seden Sezer 
 06.07.2008 14:51
Cevap :
St.Petersburg gerçekten büyülü bir şehir. Görülmesi gereken ikinci şehir ise bana göre Kiev. Mutlaka Kiev'i de görün. Dünyanın en büyük metrosuna sahip enteresan bir yeraltı şehri. 20 km'yi bulan bulvarlarında yürürken sanat sarhoşu oluyorsunuz. Mariinsky sarayını da mutlaka gezin. Sevgiler  11.07.2008 18:51
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 21
Toplam yorum
: 174
Toplam mesaj
: 48
Ort. okunma sayısı
: 2565
Kayıt tarihi
: 17.06.08
 
 

Hayat benim için herkesin iyi kötü rolünü oynamaya çalıştığı kocaman bir sahne. Ben de bu sa..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster