Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Aralık '08

 
Kategori
Mizah
Okunma Sayısı
987
 

Bir bayram hikayesi; k o ç

Bir bayram hikayesi; k o ç
 

Karakış, kazma da yaktırır, kürek de. Kar yağdı mı, toprak damlı evlerin tepesine kadar yükseldiği de olmuştur. Evin pencereleri, kardan birer duvardır. Kapı ve pencereler kapalı iken o tek gözlü evde insanlar ne yapar? Tandır çukuruna ayaklarını sallarlar yan yana oturarak. Birer halka olurlar tandırın çevresinde. Ellerinde bazlama, üzerinde kaymaklı yoğurt. Gözler endişe ile tavana dikilidir. Kar, ya bu deliği de aşarsa?! Ya bu deliği tıkarsa?! Kış gelende, Şemo ailesi hep böyle düşünürdü, herkesler gibi.

Tek gözlü evin üstü toprak kaplıydı. Evin tavanına bir delik açtın mı, gökyüzünü görürdünüz. Eve ancak dam başından girip çıkabilirsiniz. Evin içinden o deliğe, ‘Seyyar’ merdivenle ulaşılırdı ancak. Evin aydınlanma deliğiydi aynı zamanda! Ve de içerdeki ocağın da bacasıydı.

Havva kadın, tandırın başına çocuklarını sıralamış, dizlerine örtü yaymış ki, tandırın sıcaklığı uçup gitmesin diye. Ellerine de yoğurtlu bazlama vermiş. Kendisi de kara ocağın başına bir şilte sermiş, boyuna kirmanını döndürüyor, hırkası için yün eğiriyordu. Bu dağ başında, kocasıyle yaşlanıp, bu u günlere gelmişti. Yine de sarımsak sapı gibi dipdiri kadındı bu Havva kadın

Evin erkeği Şemo, gözlerini tavana dikmiş. Gözünü delikten ayıramıyordu. ‘ Ya burayı da aşarsa kar diye’ endişeli endişeli, tabakasındaki tütünü kağıda koyup, dudağı ile ıslata ıslata sarıyor, öksürüklü sesi ile de söyleniyordu: ‘ Bu kış, ocağımızı söndürecek Havva kadın! Gara dağlar gar altında galanda, biz gülmezek’’ Karısı da tasdikliyordu: ‘ He ya, gülmezek!’

Tabi gülmezlerdi…Her şeyden önce yaşlılık ve de çekilen çile…İşte bu ikisi, yaşam yolunda banka hesabı gibidir.Yaşam yolunda yatırdıklarını, daha sonra çekersin. Aha şimdi çektikleri gibi.Umut fakirin ekmeğiydi sonunda. ’Ye Memet ye’ diye boşuna dememişlerdi.

Bu tek gözlü evin, sokak kapısından ayrı, bir kapısı daha vardı. O da, bitişikteki ahıra açılırdı.. Orası hep açıktı zaten, ineklerin sıcaklığı ısıtırdı odayı. Bu ahırın tepe penceresi yoktu. Onlar da hapis kalmıştı.

Kasabanın dağları arasına sıkışıp kalmış buranın insanları, birbirlerinin damlarını çiğneyerek, bu delikleri arar, ziyaretlerini buradan yaparlardı aile boyu. Her bir deliğin yanı başında, değneklerin ucunda, çuldan, çaputtan işaretler sallanırdı ki, kimin evidir, belli olsun diye. Posta kızaklarında, üzeri ‘Posta’ yazılı kırmızı bayraklar gibi.

‘Gara dağlar gar altında galanda, biz gülmezek!’ Zaten kimse gülmezdi. Bütün kış, konuşulanlar bunlar olurdu. Düz, toprak damlı evlerin tavanındaki delik, göğe açılırdı camlı bir çerçeve kanadı ile. Oradan hava gelirdi. Oradan insanlar girer çıkardı, oradan manzara seyredilirdi, oradan ışık alırlardı.Yanan ocağın, tandırın isi pası o delikten çıkar giderdi. O deliğe baka baka da gözler tavana dikili, vaziyette uykuya dalınırdı.

Şemo’lar, bir koç yollamışlardı İstanbul’daki emmi’lerine. Onlar da, bu dağ kasabasından kopmaydılar. Hayatlarını kurtarmışlardı bir bakıma. Seyyar postacısı evin deliğinden bir kağıt atıp gitmişti.: ‘Ula Şemo, İstanbul’dan hayırlı bir havadis var’ diyerek Evin küçük oğlu Silo, koşup almıştı telgrafı. İstanbul’dan, emmileri yazmış: ‘ ‘Kurbanlık koçunuzu aldık, sizleri de bekleriz’ diyerek.

Aile, birbirine sarılmış, bayram ediyordu:

Ula bu emmimiz gibisi yoh!’
‘ He ya, yohtur!’
‘ Ula bizi İstanbola çagirir hele bi bak!’
‘ Ula İstanbula getsek, gayboluruz, nasıl gavuşuruz onlara, hı?!

Şemo’lar; hazırladıkları koçu, allayıp, pullayıp, kuyruğuna da kınalar yakıp postaneye götürmüş, telgraf memuru Naiam’e teslim etmişlerdi. Nerden duymuşlarsa duymuşlar, tel havalesi ile koçlarının İstanbul’a yollanmasını istiyorlardı Adres de verip, ‘Hele gurban, bu goç, sana emanettir ha, yerine arızasız ulaştırasız ha!, Emmimiz çok sevinecektir ha’ diye diye de sıkı tembih vurmuşlardı…

İyi de, postahaneden, tel havalesi ile koç mu gönderilirmiş! Nereden, kimden duymuşlardır? Kim işletmiş bu garibanları? ‘Kaç para tutarsa, telin parasını veririz’ diye de işi ‘muhkem’ tutmuşlardı.

Postane telgrafçısı, kış geceleri makinelerinin başında çene çalmayı severler. Yoksa vakitler geçmez. Bu dağ başının Telgrafçısı Naim, yeni bir konu çıktı diye, İstanbul’daki telgrafçı arkadaşlarına, ‘Boyu posu şu boyda. Boynuzları iri iri, sürme gözlü, gaşları, gazan gulpu gibi gara bir koç satın alıp, şu adrese teslim edin’ demişti önceden.

Merdiven altına bağladıkları Şemo’nun koçunu da satıp, parasını da İstanbul’daki telgrafçı arkadaşına yollamıştı. İşte o para ile koç satın alınıp, emmilere ulaştırılmıştı.

Emmisinin, bu yüzden, ‘Kurbanlık koçunuzu aldık, sizleri de bekleriz İstanbul’a deyişleri de bundandı. Şişe tıpayı, şarap kupayı, eşek sopayı nasıl severse, tövbe bunlar da böylesine sevinmişlerdi.

Eşek eşeği ‘Ödünç’ kaşıdığı şu çağımızda, özveri isteyen böylesi bir kurgunun zahmetine ‘Şamata olsun’ diye katlanmak, pes doğrusu! Ve böylesi şamatalar, o devirlerde böyle yürütülüyordu zahir… Kış günleri aylarca yol kapanır kalır. İn yok, cin yok ne işle uğraşacaksın? Bu tür hikayeler, kanı kaynatırdı. Günlerce her telgrafhaneden bir diğerine yayılır ha, yayılırdı...Anlatıla anlatıla bitirilemezdi.

Hepsi birer birer çıktılar evlerinin deliğinden. Şemo ailesi, dam başına dizildiler Nazilli destileri gibi. Karar verilmişti, gidilecekti İstanbul’a. Koskoca koç nasıl gitmişti tel havalesiyle? Onlarda aynı usulle, tel havalesiyle gideceklerdi elbet. Gidip bunu, o memura söyleyeceklerdi. Onlar da gidecekti çaresiz. Başka lamı, cimi yoktu. Şemo önde, karısı Havva arkada, daha sonra büyük oğlu Ahmo ve diğeri Silo posta hanenin yolunu tuttular. Gelip o memurun karşısına dikildiler.

Şemo, sözü aldı: ‘Emmilerim, goçumuzu almışlardır memur begim. Bizi de çagırirler. Elinize sağlık. Goçumuzu sağ salim varmıştır yerlerine ‘Tel havalesiyle bizi de yollayın gurban’ dedi ve ekledi: Emmimiz İstanbul’dan, yolumuzu gözler, daha da bekletmeyek onları.

Memur içinden. ‘Şimdi işler çatallaştı’ diye düşündü, amma makul bir çare aradı. Bir müddet gözleri tavanda gezindi. Onların da tavanı kolaçan etti gözleri. Şemo’lar, bu kısa sessizlikten çok umutlandılar. İşleri olacaktı herhalde. Baksana, ‘memur hal çaresi arıyor’ diye içlerinden geçirdi her biri.

Sükuneti memur bozdu: ‘ Olmaz!’ diyerek kestirip attı.

Şemo’nun yüzü, allak bullak oldu. Hiç ümidini kırmamıştı. Anlı şanlı koç nasıl yollanmıştı? ‘Tel havalesi ile değil miydi? Eeee, şimdi niçin olmazdı acep? Nitekim de sordu:

‘Niye olmaz? Koçu gönderdiniz, vardı gideceği yere!’

Bu sefer memur parladı: ‘Olmaz dedimse, olmaz! Laf dinleyin. Koçun boynuzları vardı sağlam mı sağlam.. Tellere sardık, sarmaladık. Postu vardı yollarda üşümez dedik, üşümedi. Sizi yollayamam. Yollarda donar kalırsınız! Mesuliyet alamam!’

Şemo girdi araya: ‘ Bizim de kulaklarımız var, sarıp sarmalayın tellerle. Bak hele bi bak. Paltomuzun içi de pösteki ile gaplıdır. Valla üşümeyik, billa üşümeyik. Her bi şey bize ait. Böyle böyle diye, kaat de veririk! Gözünün yağıni yiyek. He de, ossun bitsin bu iş!’

Memur dayattı yine: ‘ Olmaz!’

Şemo’nun da tepesi attı: ‘Biz koç kadar olamaz mıyık yani.!

Memur dayanamadı. Masadaki telefonun kablolarını söktü. Tellerin uçlarını Şemo’nun kulaklarına doladı.‘ Bir deneme yapalım bakalım, bana inanmıyorsunuz!’ diye sızlandı memur. Telefonun kolunu hafif çevirdi ki, manyetonun etkisini ölçecekti.Yani ceryan veriyor mu, vermiyor mu diye. Nitekim Şemo’cuk, kolun ilk çevrilişinde, biraz yerinden zıpladı amma ‘ Ziyanı yok, yollarda dayanırım sen devam et’ demekten de geri kalmadı..

Memur bu sefer telefonun manyetosunu kuvvetlice çevirince, Şemo bir fırladı ki yerinden, varıp karşı duvara çarptı. Elleri yumulu, gözleri dışarı fırlamış vaziyette bas bas bağırıyordu: ‘ Ben gidemirem beyim, gidemirem! Yandım anam, yandım anam!’

Aceleyle yüzüne su serptiler, Şemo ayılır ayılmaz kapıya zor attı kendisini.

Şemo, kapının dibine yığılmış vaziyette yine de memura soruyordu: ‘Başka mümkünatı yoh midir, gurbanin olim?!’

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

: )

shalimar 
 27.12.2008 17:12
Cevap :
Sizinle ne kadar kısa ve öz anlaşıyoruz değil mi? Süperiz yani. Kıskanılıyoruzdur da! Bizim gibisi yok. En kolayı: :)) bu işaret. Di mi?  27.12.2008 23:08
 

Sevgili Cellek, daha önceleri de belirtmiş olduğumu sanıyorum. Kaleminizin ; yaşadığınız yılların-yerlerin sizde yer etmiş enfes anılarınızı ve gözlemlerinizi çok beceri aktardığını yinelemeliyim. BirYaşar Kemal

Yücel Aktaş 
 26.12.2008 20:00
Cevap :
Yazınız yarıda kesilmesine rağmen anladım ne demek istediğinizi. Sadece gözleme dayalı, o kadar. Yaşar Kemal mi? Estağfurullah. O sizin iyi niyetiniz. Sevgilerle teşekkür ederim. Bartına selamlar.  26.12.2008 20:51
 

Yazınızda, hayatın gerçek bir kesitini buldum..rahat yaşantımızın kolaylığında farkında olmadığımız bir gerçek hem de.. zorluklarla yaşayan insanların saflığını temizliğini buldum..ve sizin anlatımınızla yüreğimde şükür dualarını buldum...bu kar yine yağıyor o damlara..yine yolları kapanıyor..

Gülden Işık 
 26.12.2008 12:29
Cevap :
Sözlerinizin her hecesi çok manalı. Ve şükür duası ile hamdolsun derken, o garibanları da düşünüyor olmanız, insani güzelliğinizi ortaya koyuyor. Ki bu da sizden beklenendi zaten. Teşekkür ederim. Kalın sağlıcakla  26.12.2008 17:07
 

Sevgili Muzaffer CELLEK MB mahlesinde ilk boy gösterdiğimde sizinle tanışmıştık. Eksik olmayın bloglara resim ekleme konusunda bana yardımcı olmuştunuz. Bilmem anımsadınızmı? Bu nedenle ben sizi zaten çoktandır kendime yakın bulurum. Yazdıklarınızın büyük bölümünü okumuşumdur. Yorumuma yazdığınız yanıtta ARISTAK'ları açıklamışsınız. Evet arıstak toprak damları üstümüzde tutan kalın ve uzun sağlam odunlardır. Her köylü çocuğu kışın onları sayarak uykuya dalar yazın ise torpak :-)) damda gökyüzünde yıldızları sayar. Yeni paylaşımlarda buluşmak üzere , esenkalın...

TEKBAŞINA 
 23.12.2008 20:15
Cevap :
Evet. Dedikleriniz doğru. O Arıstak' ların bir diğer adı da ' Hatıl' değil miydi? Kalın kalın odunlar tavanı teşkil ederdi. Aralıklı aralıklı damın toprağını tutarlardı. Arkadaşın hatırına bir gece kaldıydım o tek pencereli evde. Gökyüzünü seyredip uyuma hevesiyle. Ne mümkün? Gelip gelip küçük çocuklar yanar çıra atıyorlarmış aşağı. Önlemek için tavandaki camlı çerçeveyi kapatmışlar. Üzerine de alttan palto germişlerdi. Sabah farkettim. Ne yıldız sayabildim ne de rahat uyuyabildimdi. Hey gidi küçüklüller hey! Yöre deyişleri ve şive farklarını birbirimize aktaralım derim. O yörelere gidemeyeceğimize göre, değil mi? Selam ve sevgilerle.  23.12.2008 21:19
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1616
Toplam yorum
: 3879
Toplam mesaj
: 498
Ort. okunma sayısı
: 880
Kayıt tarihi
: 13.08.06
 
 

Hayatın dikenli yollarından geçmenin  sırrı, aralarından çabuk geçmektir. Ümit, naylon çorap giyd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster