Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Mayıs '14

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
2207
 

Bir Belçika macerası (1) / Brüksel & Leuven

Bir Belçika macerası (1) / Brüksel & Leuven
 

Brabo Çeşmesi, Antwerp


Belçika... Avrupa'nın kuzeybatısında küçük bir ülke... Belçika denilince ilk akla gelenler çikolata, bira, Şirinler, Tenten, Marsupilami, René Magritte... Tarih 15 Ekim 2013 ve bugün dahil olmak üzere dört gece Belçika'da konaklayacağız. Belçika'daki ilk günümüzde başkent Brüksel'de Hotel Orts isimli bir otelde konaklayacağız. Otelin adresi Rue Auguste Orts 38-40. Brüksel'e akşam saatlerinde Lüksemburg'dan bindiğimiz trenle geliyoruz. Brüksel'de Centraal (Merkez) tren garında trenden inerek konaklayacağımız otele gitmek üzere yürümeye başlıyoruz. Brüksel'de hafif bir yağmur yağıyor. Otelimizi "sora sora Bağdat bulunur" yöntemiyle bulacağız. Tren garı yakınlarındaki bir taksi durağında sohbet eden üç taksici görüyoruz. "Aranızda Türk var mı?" Bingo. "Hotel Orts'a nasıl giderim?" "Yüz metre ileriden sağa dönüp tekrar birisine sorun." Yüz metre yürüyüp sağa dönüyoruz ve biraz yürüdükten sonra bu kez bir binanın önünde durmakta olan güvenlik görevlisine otelimize nasıl gidebileceğimizi soruyoruz. Şansa bakın. Güvenlik görevlisi de Türk çıkıyor. "Hangi otel demiştiniz?" "Hotel Orts." "Bir saniye telefondan internete girip sizin otelin konumunu bulayım." Adamcağız hızla internet üzerinden otelimizin konumunu buluyor ve bize otelimizin yerini tarif ediyor ve "Brüksel'de iyi bir tatil geçirmemizi dilerim." diyor. Kendisine teşekkür edip tarif ettiği yönde yürüyoruz. Beş dakika sonra otelimize ulaşıyoruz. Otelimiz merkezi bir konumda ve otelin giriş katında bulunan restoran ana baba günü. Otel resepsiyonisti bayan çantasını falan toplamış evine gitmeye hazırlanıyor. "Sürpriz. Biz geldik." Resepsiyonist bayan Uzakdoğulu. Bozuk bir İngilizceyle "Arkadaşım size yardımcı olacak." diyerek bizi Hintli bir otel çalışanına yönlendiriyor. Hintli otel çalışanından oda anahtarımızı alıp odamıza çıkıyoruz. Odamız biraz küçük ancak sevimli bir oda. Biraz dinlendikten sonra eşimle birlikte tekrar Brüksel sokaklarına çıkıyoruz.

Brüksel'de hava çoktan kararmış. Önce karnımızı doyurmalıyız. Biraz yürüdükten sonra bir fast food restoranı görüyoruz. Restoranın içinde ve önünde 72 milletten insanlar var. Restoranın önünde çok sayıda siyahi genç ayakta bekliyorlar. Niye restoranın önünde beklediklerine anlam veremiyoruz ancak onlardan çekinmiyoruz da. Restorana girip bir güzel karnımızı doyuruyoruz. Restorandan çıktıktan sonra Brüksel'in başlıca meydanı olan Grote Markt'a gidiyoruz. Grote Markt'ta bulunan Brüksel Belediye Sarayı çok ihtişamlı bir yapı olarak göze çarpıyor. Meydanda fazla bir hareketlilik yok. Etrafta bulunan caddeleri kolaçan etmeye karar veriyoruz eşimle. Meydana yakın bir caddede yan yana sıralanmış çok sayıda Yunan restoranı dikkatimizi çekiyor. Caddede çok sayıda kafe de bulunuyor ve bu kafelerden birinin önünde bulunan iki televizyonda iki ayrı futbol maçı yayınlanıyor. Bir televizyonda Belçika ile Galler maçı, diğerinde ise Türkiye ile Hollanda maçı yayınlanıyor. Bizim maçın yayınlandığı televizyonun ekranının üst köşesinde Türkiye'nin maçta 2-0 geride olduğu yazıyor. Üzülüyoruz. Gezinirken Au Brasseur isimli bir biraevini gözüme kestiriyorum. Adresi şöyle: Hoedenmakerstraat 9, Rue des Chapeliers. Eşim Füsun "Sen bu biraevine gitmek istiyorsun galiba." diyerek zihnimden geçeni okuyor. "Eee Belçika'nın birası meşhur. Birer bardak içelim bakalım." Mekan tıklım tıklım dolu. Belçikalılar televizyonda ülkelerinin Galler ile yaptığı futbol maçını izliyorlar. Müşterilerin önünde değişik değişik bira bardakları var. Bir bardak çok ilginç: boynuz şeklinde bir bardak ve bu bardağı ahşap bir altlığa sabitlemişler. Biranın markasını okumaya çalışıyorum: La Corne Du Bois Des Pendus. Yani Asılan Adamların Ağacının Boynuzu anlamına geliyor. Yaşa yaşa gör temaşa! Aslına bakarsanız eski insanlar boğaların boynuzlarını bardak niyetine kullanır ve birayı bu boynuzlardan içerlermiş. Bu birayı üreten firma günümüz insanlarının da geleneksel şekilde bira içebilmeleri için boynuz şeklinde bardaklar imal ettirmiş. İşin esprisi bu. Belçika'ya yolunuz düşerse bu bardakları hediyelik eşya dükkanlarında bulabilirsiniz.

Au Brasseur'da bütün masalar dolu. "Burası Brüksel'in en iyi biraevlerinden biri olmalı." diye düşünüyorum. Barmen bayan bardaki taburelere oturabileceğimizi söylüyor. Nazlanmadan bardaki iki tabureye oturup, birer bira sipariş ediyoruz. Barda oturduğumuz için barmenin bütün bira siparişlerişlerini nasıl hızlıca yetiştirdiğini gözlemliyoruz. Yalnız bu arada ilginç bir şey dikkatimizi çekiyor. Barmen bayan garsonların getirdikleri kirli bira bardaklarını önce bir evyede bulunan deterjanlı suya batırıp çıkarıyor, sonra bitişikteki evyede bulunan duru suya batırıp çıkararak bardakları temiz bardakların bulunduğu rafa kaldırıyor. Demek ki oralarda adet bu. 

Ertesi sabah erkenden uyanıyorum. Otel odamızın penceresinden baktığımda Brüksel sakinlerinin işlerine gitmek üzere yola çıkmaya başladıklarını görüyorum. Kahvaltımızı otelimizin restoranında yapıyoruz. Kahvaltı gayet güzel, servis yapan bayan personel son derece ilgili. Kahvaltı yaparken otelimizin önündeki caddede çok sayıda Belçikalının işlerine bisikletle gittiklerine tanık oluyoruz. Kahvaltımızı yaptıktan sonra odamıza çıkıp bavulumuzu topluyor ve odamızı boşaltarak, bavulumuzu otel resepsiyonuna emanet ediyoruz. Bugün Brüksel ve Leuven'i gezeceğiz. 

Brüksel'de ilk işimiz pul kolleksiyonum için biraz pul satın almak. Bunun için De Brouckere semtinde bulunan bir postaneye gidiyoruz ve üzerinde çizgi film karakteri Ten Ten'in çeşitli resimlerinin bulunduğu güzel bir blok satın alıyoruz. Daha sonra en yakın metro istasyonu olan Beekkant istasyonunda bulunan bilet otomatından bilet satın alarak 6 numaralı metroyla Heysel istasyonuna gidiyoruz. Heysel'de metro treninden indiğimizde bir zamanlar adı Heysel Stadyumu olan ve 1985 yılında Heysel Stadyumu faciasına tanıklık eden Kral Baudouin Stadyumunu görüyoruz. 29 Mayıs 1985 tarihinde İngiltere'nin Liverpool ile İtalya'nın Juventus futbol takımları arasında Brüksel'deki Heysel Stadyumunda oynanan Avrupa Kupası Finalinde meydana gelen faciada çoğunluğu Juventus taraftarı 39 futbolsever hayatını kaybetmişti. Heysel'e gitme amacımız burada bulunan Atomium isimli modern yapıyı görmek. Madem Brüksel'e gittik Atomium'u görmeden olmaz. Paris için Eyfel Kulesi ne anlam taşıyor ise Brüksel için de Atomium o anlamı taşıyor. Atomium 1958 yılında Expo '58 fuarı için yapılmış bir anıt. André Waterkeyn tarafından tasarlanan 102 metre yüksekliğindeki anıt dokuz çelik kürenin 12 boru kullanılarak birbirleriyle birleştirilmesiyle oluşturulmuş bir tasarım harikası. Atomium'da uzunca bir zaman geçiriyor ve anıtın girişinde bulunan hediyelik eşya dükkanından alışveriş yaparak tekrar Brüksel şehir merkezine dönüyoruz.

Brüksel'de önce Grote Markt'ı gezeceğiz, daha sonra Brüksel'in önemli sembolleri arasında bulunan Manneken Pis (İşeyen Çocuk) heykelini göreceğiz. Grote Markt'tayız. Çevremizde bizim gibi birçok turist var ve bazıları kendi eksenlerinde 360 derece dönerek meydanı çevreleyen binaların ihtişamını görsel hafızalarına kopyalıyorlar. Biz de aynını yapıyoruz. Meydanın bir köşesinde Belçika'nın önemli çikolata imalatçılarından Godiva'nın bir dükkanı bulunuyor. Dükkanın önüne gidip vitrindeki envai çeşit çikolatalara göz atıyoruz. Daha sonra La Belgique Gourmande isimli bir çikolata dükkanı görüyoruz. Dükkandaki tezgahtar kız çikolataların arasında kaybolmuş. Vitrinde bir çikolata çeşmesi. İnanın çok güzel bir görüntü, hangi çikolataya bakacağımıza karar veremiyorsunuz. Grote Markt'ın bir köşesinde Hard Rock Cafe bulunuyor. Eşimle bu kafenin mağazasını biraz dolaştıktan sonra hemen Hard Rock Cafe'nin karşısında bulunan bir mücevher dükkanının vitrininde bulunan takılara göz gezdiriyoruz. Satın alacağımızdan değil ancak Belçika dünyada elmas ticaretinin en önemli merkezlerinden ve bu ülkeye gelmişken elmas takılara şöyle bir bakmadan da geçmemek gerek. Tesadüfe bakın dükkan çalışanlarından biri İstanbullu çıkıyor. Ohannes Usta, Samatyalı kendisi. Ohannes Usta'ya bizim de Samatya civarında yaşadığımızı söylüyoruz. Samatya lafını duyar duymaz gözleri parlıyor Ohannes Usta'nın. Kendisiyle ayaküstü bir sohbete dalıyoruz, Samatya'dan, İstanbul'dan dem vurarak. "Arkadaş 35 yıldır Belçika'dayım Fransızca'yı öğrenemedim!" diye hayıflanıyor sohbetimizin bir yerinde Ohannes Usta. "Naptın be usta. Bu (dükkandaki) adamlarla nasıl anlaşıyorsun?" "İngilizce konuşuyoruz." "Çok yaşa Ohannes Usta." Samatyalı Ohannes Usta'yla vedalaşıp Manneken Pis'in bulunduğu yere doğru yürümeye başlıyoruz.

Manneken Pis'in bulunduğu yere yürürken yolumuzun üstünde Cover Look isimli bir oyuncakçı dükkanı görüyoruz, vitrininde Şirinler'den tutun Pembe Panter'e varana kadar envai çeşit oyuncaklar.En sonunda Mannaken Pis'e ulaşıyoruz. Le Petit Julien olarak da bilinen Manneken Pis bir çeşmenin havzasına işeyen küçük bir çocuğun tasvir edildiği bir heykel. 61 santimetre yüksekliğindeki heykel bronzdan yapılmış.Turistler heykelin önünde fotoğraf çektirmek için birbirleriyle yarış halindeler. Bir fırsatını bulup biz de bu heykelle birkaç fotoğraf çektiriyoruz. Heykelin tam karşısında bulunan bir çikolata dükkanında heykelin çikolatadan bire bir kopyasını imal edip vitrine koymuşlar. Çikolata heykelin üzerine "Dokunmayın!" diye bir uyarı yazısı iliştirmeyi de ihmal etmemişler.

Brüksel gezimizi tamamlayıp, trenle birkaç saatliğine Leuven şehrine gidiyoruz. Leuven başkent Brüksel'in yaklaşık 25 kilometre doğusunda güzel bir şehir. Ülkenin en önemli üniversitesi olan Katholieke Universiteit Leuven bu şehirde bulunuyor. Leuven'de tren garından çıkar çıkmaz caddenin karşısında bulunan bir kafenin camında koca harflerle yazılmış "Stella 1,50 Euro" yazısını görüyoruz. Neymiş bu Stella? Stella'yı niye bir buçuk Euroya satıyorlar? Açıklayayım. Stella Belçika'da üretilen bir bira markası. Aslında markanın tam ismi Stella Artois. Bu bira 1926 yılından bu yana Leuven'de üretiliyor ve trenle şehre girerken Stella Artois'in muazzam fabrikasını görmemenize olanak yok. Fabrikanın bahçesinde onlarca tır kamyonu yüklenmeyi bekliyor.

Leuven'de tren garının hemen karşısında bulunan caddeden şehir merkezine doğru yürüyoruz. Şehirde çok sayıda insanın bisiklet kullandığı dikkatimizi çekiyor. Yanımızdan bisikletli bir genç adam geçiyor, yalnız bisikleti çok acayip: üç tekerlekli ve pedalı elle çevrilen bir bisiklet. Daha sonra üç tane bisikletli genç kız geçiyor yanıumızdan; okula gidiyorlar herhalde. Biraz ileride bir fırıncı heykelinin yanından geçiyoruz. En sonunda Leuven Belediye Sarayı binasına ulaşıyoruz. 1448 ile 1469 yılları arasında inşa edilen bu bina süslü mimarisiyle tanınıyor. Belediye Sarayının biraz ilerisinde bulunan Oude Markt (Eski Çarşı Meydanı) Belçikalılar tarafından dünyanın en uzun birahanesi olarak adlandırılıyor. Meydanın dört bir yanında birahaneler bulunuyor. Bazı yabancı gezginlerin bloglarında okumuştum, bu meydan da bulunan De Rector ve Cafe Allee isimli mekanları önermişler. Bu iki mekanı da görüyoruz ancak ikisini de pek gözüm tutmuyor. Biz Leuven sokaklarında gezinirken Parijsstraat 34 adresinde bulunan De Metafoor isimli bir kafeyi beğeniyoruz ve bu kafede biraz oturmaya karar veriyoruz. Ne yalan söyleyeyim Belçika'da en çok bu kafeyi beğendim. Kafenin pencereleri devasa, mekanın içi çok güzel ışık alıyor. Mekanın içindeki aydınlatma çok güzel, sağda solda müşterilerin okumaları için dergiler var. Satranç oynamak isteyenler için satranç takımları, duvarlarda haritalar, fotoğraflar. Fotoğraflardan birinde bir grup çıplak çocuk bir nehre atlıyorlar; bir diğer fotoğrafta elinde bir sopa bulunan koyu renk şapkalı ve koyu renk giysili bir bayan, bir öğretmen veya rahibe olsa gerek, bu çıplak çocukları nehir boyunca kovalarken görülüyor... De Metafoor'da eşimle beraber pencere kenarında bir masaya oturup, caddede gelen geçeni seyrediyor ve güzel bir sohbete dalıyoruz. Ne iyi yapmışız da gelmişiz Leuven'e! De Metafoor'dan çıktıktan sonra aynı cadde üzerinde Sax Worldmusic isimli müzik CD'leri satan bir dükkana giriyoruz. Dükkan sahibi Jos'la biraz sohbet edip, Belçikalı bir müzisyenin veya müzik grubunun CD'sini satın almak istediğimizi söylüyor ve bize bir tavsiyesi olup olmadığını soruyoruz. "Murat, size Kadril diye bir grubu tavsiye edeceğim. Çok güzel müzik yapıyorlar." "Tamam Jos, aldık gitti." Jos'la bir süre sohbet ediyoruz, Facebook'ta kendisini arkadaş olarak eklememizi istiyor, "Belçika'da bir sorun yaşarsanız Facebook üzerinden bana mesaj at. Bilgisayarım daima açık." "Tamam Jos, teşekkürler." Belçika'da bulunduğumuz süre içinde Jos birkaç kez mesaj atarak tatilimizin nasıl geçtiğini, herhangi bir sorun yaşayıp yaşamadığımızı soruyor. "Jos, dükkanında herhangi bir Türk müzisyenin CD'si var mı?" "Şurada birkaç Sezen Aksu CD'si olacak." Hey gidi Jos...

Leuven gezimizi tamamlayıp geldiğimiz gibi trenle Brüksel'e dönüyor, otelde bıraktığımız eşyaları alıyor ve tekrar tren garına gidip, Brügge şehrine gitmek üzere yola çıkıyoruz. 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 42
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1003
Kayıt tarihi
: 13.11.12
 
 

1995 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi Bölümü'nde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster