Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Haziran '14

 
Kategori
Müzik
Okunma Sayısı
3580
 

Bir Bilinmeyenin Hikayesi: Deli Selim

Bir Bilinmeyenin Hikayesi: Deli Selim
 

Deli Selim; Edirne Romanları albüm kapağı: Kalan Müzik


-İstanbul 1997; babamın arabasında bulduğum, sanatçısının ve şarkılarının isimleri hayli ilginç bir kaseti teybe koymuş ve şu melodi yükselmişti; "çamaşırcı kız bulaşıkçı kız mintanım kirlendi yıkasana kız..." Bu neydi böyle? Dinlediğim şeyin ne olduğuna karar verememiştim ama keyif aldığım apaçık ortadaydı....-

Albümden;

"Çarşıdan aldım patlıcan, Uzunköprü, Edirne, Keşan; Kız ben seni alacam git o kocandan boşan..." diye veciz sözleri bulunan şarkıyı bir Edirne'liden başka kim yazabilirdi ki? Ya da; "ayılana gazoz bayılana limon..." ve "al kızını koy çuvala salla salla vur duvara..." , "aşağıki maalle bizim maalle..." diyerek gündelik hayatın sade dilini kim kullanabilirdi? Ve çok basit ve doğal bir biçimde; "yağmur yağdı kaç kaç kaç, şemsiyeni aç aç aç..." diyerek kim bizi yağmura karşı uyarabilirdi? Bir de Kako Sali(h) şarkısı var ki her dinlediğimde gülerim; "Ay Kako Sali Ay Kako Sali, bırak artık bu eski kafalari, alalım sana bir kocakari, yıkasın kirli şalvari..."

Bazılarını yaşamımızda sıkça duyduğumuz, özellikle her düğünümüzün her eğlencemizin vazgeçilmez şarkıları olan ve genellikle de anonim sandığımız bu şarkıların yazarı, bestecisi, müzikçisi ve herşeyi olan müzisyenini ise birçoğumuz bilmeyiz. Bu enteresan adamı, bu kısa yazıyla biraz olsun tanıtabilirsem ne mutlu bana!

Edirne; Osmanlı'nın Avrupa topraklarındaki ilk başkenti olan Edirne, padişahların her zaman gözbebeği olmuştur. Her Avrupa seferine ordugah olmuş bu kent; tarihi ve stratejik önemiyle birlikte, Selimiye Camii'nin kente kattığı uhrevi duygularla da hep ön planda olmuştur. Kentin bu uhrevi atmosferini yırtan ise -hiç kimseyi rahatsız etmeden, okunan ezana saygısını yitirmeden, kente olan aidiyetlerini kaybetmeden-  Romanlar olmuştur. Kentin kültüründe önemli bir yere sahip olan Romanlar, bu kentle özdeşleşmiş bir topluluktur. Onların dünyaları şehirde beraber yaşadıkları muhacirlerden çok farklıdır. Bu farklılık hiçbir zaman çatışmaya, öfkeye dönüşmese bile yine de Romanların mekanları kenar semtlerde gettolaşmış bir durumdadır. Ancak gündelik hayatta Romanlar hep vardır. Savaştan kaçan ve sürgünde çok yokluk gören muhacirlerin aksine Roman toplumu hızlı yaşamayı ve para harcamayı, yemeyi, içmeyi severler. Romanların bu özelliği kente ayrı bir dinamizm kazandırmıştır. Bugün tüm Trakya'da gördüğümüz "hayatı yaşa, bugünü yaşa, hayatın adamı ol" tarzı yaşam biçimi belki de bu uzun yılların etkileşimi ile gerçekleşmiştir.

Edirne 1945; Kentin Roman mahallelerinden Küçükpazar'da, bir kış günü Klarnetçi Salim Kızılcıklılar ile karısı Münevver'in 3. çocukları dünyaya gelir. Erkek olan çocuğun ismini -belki de Edirne'nin sembolü olan Selimiye'den esinlenerek- Selim koyarlar. Tek göz odalı evde, dönemin konjonktürünün de etkisiyle yoksulluk içinde başlar Selim'in hayatı. Birkaç sene sonra Selim daha çocukken, annesinin evi terk etmesiyle yaşadığı hayat daha da zorlaşır. Bu yoksulluk içinde Selim için okula gitmek hayal olur; yaşadığı kentin ve mahallenin atmosferinin gereği olarak babası, dedesi ve mahalledeki birçok erkek gibi müzikle ve ölümüne kadar elinden bırakmayacağı klarneti -ya da gırnatası- ile tanışır. Bundan sonrası çetin hayat mücadelesidir...

Edirne'de çok klarnetçi vardır ama Selim diğerlerinden ayrı bir üfler; adeta "deli" gibi. Selim'e bundan dolayı Deli lakabı takılır. Gerçekten de nota bilmemesine rağmen  ritmi öyle bir ayarlar ki oynayanların hareketlerini kontrol etmeye başlar. Hatta O'nun için "üflemeye başladığı zaman Selimiye'nin çimenleri oynamaya başlar" diye söylenir. Müzisyen arkadaşı Hüseyin Körüklü ise "nota bilmeyen bir adam öyle bir çalardı ki ölüyü bile oynatırdı" der. Bu özelliği sayesinde düğünlerin ve eğlencelerin aranılan ismi olur. Ünü, Roman toplumuyla ve sadece Edirne'yle sınırlı kalmaz; önce tüm Trakya'ya, sonra İstanbul'a Bursa'ya, Adana'ya ve hatta yurtdışına kadar ulaşır. Öyle ki, düğün yapılacağı zaman kız tarafı Deli Selim'de ısrar eder, O gelmediği zaman da düğünü yapmaz olurlarmış.Yine böyle düğünlerden birinde gördüğü Ayşe'ye -Ayşe nişanlı olmasına rağmen- sevdalanır ve bir süre sonra evlenirler. Öyle aşıktır ki karısına, sensiz yapamıyorum der ve askerden kaçar. En sonunda Ankara'dan Van'a sürülür ve karısıyla beraber askeri cezaevinde yatmasına izin verilir. Askere başladığı gün ile terhis olduğu gün arasında ise tam yedi sene geçer. Terhis olmasında ise askeri hastanenin verdiği deli raporu da etkili olur. Deli'dir, evet. Çünkü; Unkapanın'da bir albüm yaparak kazandığı parayı bir gecede mahallede kurduğu sofrada bitiren, çocuklarının rızkı olan etleri, sucukları dayanamayıp, çok sevdiği mahallenin aç köpeklerine yediren ve köpeklere çay söyleyen, kafası estiğinde alıp başını giden ve uzun süre sonra kendiliğinden geri dönen, havasını bulamadığı zaman milyar kazanacağını bilse yine de o düğünde çalmayan, kısaca paranın kölesi olmayan ama koca bir yüreğe sahip olan bu adam tek kelimeyle, "delidir biz akılıların dünyasında".

"Bu fasulya yedi buçuk lira...em kaynasın em oynasın...akşam oldu kocam(!) gelmedi kızancıklar evde yorganları yidi..." Bu şarkıyla başlar Ata Demirer'in çok tutulan Eyvah Eyvah filmi. Bu güzel filmde kullanılan "fasulya şarkısı" ise Deli Selim'indir. Ne varki yaşarken hiçbir şarkısına telif almadığı için bu şarkı da filmde anonim olarak geçer. Aslında Ata Demirer gibi bir sanatçının bu şarkının anonim olmadığını bilmesi ve filmin künyesinde Deli Selim'in ismine yer vermesi gerekirdi. Belki de filmin tek kusuru buydu! Ancak şu var ki, Deli Selim'in eserleri bugün bile birçok sanatçı için para kazanma metası olmuştur. Eserlerini bir kurala, notaya, diziye bağlı kalmadan ve yazıya dökmeden sadece sözlü doğaçlama usulüyle yaratan Deli Selim, Kibariye ile katıldığı MFÖ'nün bir programında soru üzerine şöyle der: "bunlar notadan çıkmıyor, nota, kalem falan değil bunlar, bunlar kafadan beyinden çıkıyor."  Gerçekten de, hepimizin çok iyi bildiği Mastika şarkısını, bir şişe Mastika rakısı ile bir paket Malboro sigarasını yanyana görünce birkaç dakika içinde bestelemiştir. Aynı şekilde "Ayılana gazoz bayılana limonu" ise Mastika rakısını içip sarhoş olduktan sonra yazar. Şarkının sözlerinden bunu anlayabiliriz zaten. Yine aynı programda MFÖ'den Özkan Uğur, Deli Selim'in müziğini nasıl tanıdığını şöyle anlatır: "Bir kasetçinin önünden geçiyordum veTürkiye'de ilk defa duyduğum bir melodi geldi kulağıma; ilk Türk rap parçası gibiydi bu ve ondan sonra hayranı oldum Deli Selim'in.."  Şarkılarında mizahi bir yön olsa da -belki deliliğinin bir eseridir- verdiği mesajların tamamı insana özgüdür. Hoş, kendisi şarkılarıyla mesaj verme çabasında değildir zaten; O'nun derdi insanları eğlendirmektir. Ve bunu da yaşarken çok iyi becerebilmiş, ölümünden sonra da bu devam edegelmiştir.

Hollanda 1994; Ekim ayında Deli Selim ve ekibi; kanuncu Naci Kokina, kemancı Selami Karaali, oğulları Selim ile Murat ve yakın arkadaşı cümbüşçü Kadir Üründülcü Hollanda'daki Kulsan (Türkiye Kültür ve Sanat) Vakfı'nın daveti üzerine Avrupa turnesine çıkarlar. 15 günde 11 konser vererek orada yaşayan insanları kendilerine hayran bırakırlar.

Edirne 1995; yoğun geçen Avrupa konserleri sonrasında, Ocak ayının 15. günü, 1945 yılının Şubat ayında doğduğu mahallesinde bir kalp krizi sonucu 50 yaşında deliliğiyle beraber alıp başını gitmiştir yine ama bu sefer bir daha hiç dönmemek üzere....

1998; Kalan Müzik, Deli Selim ve Ekibinin Avrupa konserlerini bir albüm haline getirir ismini "Edirne Romanları" koyar.

2011; TRT'nin çektiği "Saklı Tarihin Gizemli Çocukları Romanlar" adlı belgesel filmde birinci bölüm tamamen Deli Selim'e ayrılmıştır. Belgesel filmin yapımcı ve yönetmeni Müjgan Taner bu büyük sanatçıya bir vefa örneği göstermiştir. Belgeselde, mahalle sakinlerinden biri O'nun için şöyle der: "şu semtte kaç hane varsa hepsinin gırtlağında bir lokması vardır Selim Abi'nin..."  Yine müzisyen arkadaşlarından Süleyman Kaba; "Selim Abi öldü, Küçükpazar'da müzisyenlik bitti, ahlak da bitti" diyerek O'nun toplumun önünde bir karakter olduğunu söyler aslında.  Selim Kızılcıklılar olan gerçek adının bilinmemesini ise kendi ismini verdiği oğullarından biri olan Selim şöyle paylaşır: "Baba, sana niçin deli diyorlar? Oğlum deli dediler deli olduk bari sana Akıllı Selim diyelim de akıllı olursun belki.."  Ve eşi Ayşe Kızılcıklılar: "Toprağını sevsin, beni çok severdi..."

2014; Evet, O öldü belki ama hala biryerlerde yankılanıyor sesi... Hala birileri için ekmek parası olmuş şarkıları söylenip duruyor... Düz yolda eğri yürüyen adam Deli Selim ise, zaten yıllar önce hayatın basit çıkarımını yapmıştı kendince:

"Çalış çabala, bir dilim ekmek iki köfte!!!" 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 49
Toplam yorum
: 167
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 7771
Kayıt tarihi
: 14.05.14
 
 

Kamu yönetimi ve sosyoloji öğrenimi... Tarih bölümüyle devam eden öğrencilik... Siyasetbilim, top..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster