Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Kasım '13

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
562
 

Bir damla mürekkep bir milyon kişiyi düşündürebilir.- 1-

Bir damla mürekkep bir milyon kişiyi düşündürebilir.- 1-
 

okumak


“Bir tohum eken seneye on ürün biçer, seneye on tohum eken, ertesi sene yüz ürün biçer. -Çin Sözü-“
Şair ve öykü yazarı bir arkadaşımla sohbetteyken bir ara arkadaşım;
-Farkında mısın, günlük sözcük hafızamız 50 sözcüğü geçmiyor, aynı sözcük dönencesi içinde dönüp durduğumuz gibi yeni bir fikir, düşünceye açılmıyor-projeler de üretemiyoruz. Ne kadar eksiğiz ve bir o kadar da yalnızlaştık!..
“Ne kadar eksiğiz!”
“Yalnızlaştık!”
Bu sözcükler defalarca gidip geldi beynimin labirentinde…
O anda bulunduğum ve birkaç yıldır yaşadığım, küçük beldenin stabil bir öz yaşamsal sorunu olduğunu düşünmeden de geçemedim.
Kimi insanların “Filler Ülkesi” adını bile verdiği, insanların bu yazlık beldede yazın büyük anakent kültürünü taşıdığı, kışınsa kendi yalnızlıkları ile yine görsel medya (-TV-de yarışmalar-evlilik-arkadaşlık sunumlarıyla…-) ile haşır –neşir, adeta düşüncelerinin uzun süreli tatilde-bir kış uykusunda emekliler beldesi olarak düşündüm.
Konuşmayan, iletişim eksikliği içinde olan yalnızların sayısı da 40 binlere varmış; beldenin kırsal çay bahçelerini gözlemlediğimde de tanık olduğum görüntüler hiç de hoş değildi. Sigara dumanlarının atıl nikotin kokusu içeriyi sardığı gibi, içerideki tek tek ses “okey” taşlarının sesine eşlik eden de beynin tüm hücrelerinin ölümüne neden olabilecek yükseklikte, adı müzik olan gürültü kirliliğiydi…
Zamanı acımasızca ve hoyratça, üleşip tüketen bu insanlara bir yandan da acımıştım. Yönetmelik gereği ruhsat verilen çay bahçesinin kapalı bölümünde bir kitaplık da bulunuyordu. Ama hiçbir elin değmediği, yalnızlıklarına terk-edilmişliği ile…
Acaba yalnız olan kitaplar mıydı, yoksa o kapalı havayı soluyan kalabalığın içindeki yalnızlık mıydı?
O insanların düşünmeyi unutup okey taşlarına değen parmaklarının, aslında kitap sayfalarına değmesiyle ne güzel bir duygu saracaktı yüreklerini…O güzel duyguyu bir tatmaya görsünler hele…24 saatte milyonlarca hücrenin öldüğü beyinlerini bilgiyle besleyeceklerinden bihaberdiler. Bu konuda onların ne kadar fakir olduklarını düşünüp üzüldüm…
Çünkü insanlar sözcüklerle düşünürler. Bu düşüncelerinde spor yapan insanları da gelişen kaslar gibi zekâları da gelişir. Düşünce boyutunun uzaması sözcük zenginliği ile olur. Analitik düşünce yetisi gelişmemiş insanlar, bir içsel yalnızlıklarda kendilerini ifade etmekten ziyade “hayırlar-evetler” arasında gidip gelmeyle özgüven eksikliği de yaşarlar. İşte bu nedenledir ki yaşam arenasında almış oldukları yanlış- hatalı kararları neticesinde; hep eksiktirler. Bu eksik hissetmeler, ileriki yaşamlarını “pişmanlık-keşke-ler” kuşatacak ve ruh dünyalarında hasarlar olacaktır...
İşte bu eksiklik kişiyi yetisiz kılacaktır. İnsan, özellikle daha geniş bir belleğe sahip olabilmesi için kitap okumanın yaşamın diğer gereksinmelerini de beraberinde getirecek ve geliştirecektir. Özellikle artan zekâ ile sayısal zekâsı da gelişip us yürütmede daha yetkin, mantıkta başarılı olacağı da kaçınılmazdır.
Maalesef, günümüzün insanı zamanını iyi tüketmediği gibi seri düşünme yetisini de yitirmiş durumdadır. Gençlerimizin sürekli test çözerek bunaldıklarını hepimiz tanık olduk. Onlar yüksek öğretime girme öncesi hızlı okuma ve okuduğunu algılamanın zaman kazanma açısından ne kadar değerli olduğunu ancak okuyarak başarı merdivenlerini aşabileceklerini bilmeliler.
Okuma özürlüsü bir geleceğin ardımızdan geldiğini düşündükçe tüylerim diken diken olmakta. Bu konudaki haklı tepkinize ve düşüncelerinize katılacağım. Ebeveynler olarak kendimize sormamız gereken öncelikli sorumuz şu olmalı:
“Acaba biz çocuğumuzu okumayı sevdirmede, özendirmede yeterli ve gerekli özveriyi gösterdik mi?”
Yasaklama, bir şeyi “men etme” insanın doğasında “al-beni” der gibi karşıt bir isteği kışkırtır. Özellikle çocuk yetiştiren ebebeynler, yap-lar/yapma-lar arasında sıkışarak bocalar. Zaman zaman da çaresizlik rolü ile yalnızlaşır, 0-6 yaş okul öncesi iyi ve sağlıklı bireyin, topluma kazanılması gerektiği gibi varlığının devam için psikolojik davranış desteği almasından yanayım. Anne-baba okulları işte bu dönemlerde çok elzemdir, hatta “anne-baba” olmadan önce alınması gerekli bir ön-eğitimdir.
Kendimle alakalı bir örneği vermek istiyorum izninizle.
“Çalışan bir anneydim ve bir gün küçük kızım iş yerime geldi. İş yerim kültür sanat beşiğinin tam merkeziydi. Tiyatro, Opera sanatçılarının -yazarlarının ve yönetmenlerin dinlencesi olan öğle vaktinde, küçük kızım birden hiç beklemediğim anda bir soru sormuştu:
‘Anne orgazm ne demek?’ diye…
Masamızda çok değerli bir yazım ustası varken ve ben tüm gözler üzerime çevrilmişken, nasıl bir yanıt vereceğimi belleğimde evirip çevirdim. Bu hızlı düşünme sürecimde us yürüterek hem üç yaşındaki küçük kızıma yeterli olmalıydım, hem de üzerimdeki bakışların onaylamasını sağlamalıydım. Aziz Nesin gülümsedi hoş bir şekilde;
-’Hadi bakalım annesi buyur, söz sende…’ demez mi?
O anda aklıma gelen ne oldu biliyor musunuz? Evimizde yıllardır besleyip, baktığımız kafesteki muhabbet kuşları… Havada kuş sesleri ve bahar kokusu benim foto belleğimi ön plana çeki-vermişti.
Kızıma verdiğim yanıtta işte bu esnada dudaklarımdan dökülü-vermişti:
“Canım yavrum, hani evimizde muhabbet kuşları var ya, işte o kuşlar sık sık ne yapmaktalar?”
Küçük kızımın soru ve yanıt vermedeki en cıv cıvlı yaşıydı. Anında yanıtlamıştı.
“Öpüşüyorlar anneciğim”
“İşte orgazm da onun gibi bir şey, ama bu konuyu bana evde anımsat sana daha detaylı anlatacağım.”
Böylelikle küçük kızımı az da olsa yanıtlamış, bilgi vermeyi ertelemiş, ama öğrenme iştahını kesmemiştim. O gün kendimi üç yaşındaki bir kız çocuğa verebileceğim “cinsel bilgiler” konusunda “tam” olmadığımı ve “eksik” olduğumu anlamıştım.
“İşte %40 larda bir küçük aklı” diyen, Aziz Nesin Hocamdan hoş bir kahkaha ve masadaki bakışlarda ise hoşgörülü bir sevecenlik gözlemlemiştim.

Ertesi gün soluğu kitapçılarda almıştım. Cinsel bilgilerle ilgili 0-6 yaş çocuklarını “nasıl sağlıklı bilgiyle kuşatabilirim?” Sorusu her yaşta karşıma, o yaşın sorularını da beraberinde getirmişti.
Bir süre sonra evimizin kitap rafları felsefe, çocuk psikolojisi, davranış bilimleri, çocuk klasikleri kitapları ile dolmaya başlamıştı. Ve minik eller boyu uzadıkça raflara uzandığı zaman, ne çok sorularla karşılaşmıştım. Okul öncesi, kızım ve oğlumla birlikte adeta yeniden büyüyordum:
Bir çocuk büyütürken gıdasını-giyimini düşündüğümüz gibi ona okumayı sevmesini de öğretmeliydik.
Yaşamının son dönemlerinde inzivaya çekilen, sıra dışı bir hayatıyla özel yaşamında da marjinal olan Francis Bacon;
“Bazı kitaplar tadılmak, bazıları yutulmak ve çok azı da hazmedilmek içindir” sözlerini çok benimsemişimdir.
Latin düşünür Cicero kendisini iki şeyle zenginleştirmiş:
“Bir bahçen ve bir kitabın varsa hiçbir eksiğin yoktur demektir.”
Diyerek kitapları ve bahçesiyle zengin tutmuştur dünyasını...
Benjamin Franklin ise,
“Kimseye ödünç kitap vermem, çünkü ödünç kitaplardan bir kütüphanem oldu.”
Ünlü yazarın bu sözlerini benden ödünç kitap alan dostlarım hep haklı çıkartmışlardır. Onlara verdiğim kitaplarım hiç geri gelmemiştir.
Kitaba sahip olmak gerek/Tutku gibidir.
Kitabı saklamak ve korumak gerek/Altın gibidir.
Kitabı koklamak gerek/Çiçek gibidir.
Kitaba dokunup, sevmek gerek/Aşk gibidir.
Kitabı okumak gerek/ Her insan bir kitap gibidir.

Kitapsız yaşayamayacağımı biliyorum.

*

Devam Edecek

Emine Pişiren/Edremit-Akçay
Nisan.2010  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 141
Toplam yorum
: 73
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 1172
Kayıt tarihi
: 02.11.08
 
 

Kayseri- Develi doğumluyum. İlk- orta- lise ve üniversiteyi istanbul'da bitirdim. Kültür Bakanlığ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster