Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Eylül '07

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
2562
 

Bir delinin düşü

Bir delinin düşü
 

“Bana sık sık yalan gelir olup bitenler,
çukura düşerim göğe göz gezdirirken.
Ama avutur ses: "sakla düşlerini, der,
delinin düşü güzeldir bilgeninkinden!"
Charles Baudelaire (La Voix)

Bilgelik yolunda yürümeye karar vermiştim. Yürüdüm, yürüdüm ama hiç bir yere varamadım.
Demek ki benim yürümem gereken yol bu değilmiş. Yanlış yola girmişim. Bir deli olarak daha başarılı olabilirmişim hayatta.

Geçen yıl yoldan sapmaya karar verdim. Çöplük martısı olmak istemediğimi yazarak başladım blog eylemime (http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=6213 ). Enlem boylam ve koordinatlarıma taktım. Değiştirmeliydim bulunduğum yeri. Kararlıydım! Bloga üye olmam bu isyanla başladı.

364 gün önce gitmem gerektiğine karar verdiğim aynı masada oturmaya devam ediyorum hala. Bulunduğum yere kök salmış durumdayım. Kök salmış, köklü bir çınar gibi. Rahatı kaçmış bir ağaç gibiyim artık. Toprağından memnun olmayan ama köklerini derinlere salmış, kopamayan! Artık mutsuzdur bu ağaç. Köklerini söküpte gitmek ister.

Bir zamanlar gövdeme nakışlı harflerle süsleyerek yazdığım her harfin üzerini şimdi kimse görmesin diye aynı çakıyla kazıyorum. İz kalmasın istiyorum hiçbir yerimde. İsterlerse kesip beni, odun yapsınlar hiç acıtmaz canımı. Çünkü bu topraktaki her saniye işkence artık bana. Cesaretimi toplayınca köklerim olmadan topraksız gideceğim. Cesaretim olunca! Çünkü tüm bu karar süreçleri cesarete bakıyor ve hayat gerçekten de cesur insanları ödüllendiriyor. Cesur olamayıp, mevcut durumla tatmin olan “Ne yapalım canım, buna da şükür”cüleri durdukları yerde çürümeye terk ediyor. Çürüyenler öyle kötü bir koku yayıyor ki etrafına, dayanılır şey değil. Kimse kendi çürük kokusunu almıyor. Eğer uzun süre bu kokuyu solursan sen de bir süre sonra duyarsızlaşıyorsun çürümüşlüğe. Gitmem lazım buralardan bir an önce.

Etrafıma bakıyorum sessizce. Masamdaki hayatıma bakıyorum. Öyle bir yerleşmişim ki buraya, gitmeye de pek niyetim yok gibi sanki.

Masanın etrafında sevdiklerimin fotografları var, özenle yapıştırılmış. Ve çerçevenin içine konulmuş özel zamanlarların belgeleri.

Kitaplarım.

Bilgisayarımdaki değerli müzik arşivim.

Sıkıldığım zamanda gözlerine bakıp gülmeye başladığım Sponge Bob’ larım.

Gideceğim gün yakılmak için bekleyen kağıttan yaptığım iki küçük kağıt gemim.

Renkli post-it’ ler, kağıtlar, kalemler…

Kaktüslerim (bir tanesi ölmek üzere)...

Birkaç tane takvim var. Bir tane takvim niye yetmiyorsa, anlamadım, zamanın içine hapsolmuş durumdayım galiba.

Masamda oynamayı en sevdiğim şey, zımba. Her şeyi zımbalayabiliyorsunuz isterseniz. Kağıtları birlik olmaya çağırıyorum, dinlemezlerse, eee bunu siz istediniz, diyorum hepsini zımbalıyorum birbirine. İlk önce söylenmeye başlıyorlar, sonra bir bakıyorum keyifleri yerinde.
Takvimin sayfalarını zımbalıyorum. Günler yok, aylar yok, parçalamaya gerek var mı zamanı? Ayırmaya gerek var mı? Zımbaladım hepsini. Geçmiş zımbalanmış bir takvimde birleşti tek kalemde!
Hatta eğer yeteri kadar cesursanız gereksiz konuşanların dudaklarını bile zımbalayabilirsiniz. Ya da kan çıkmasın istiyorsanız zımbanın tersini kafasına küçük bir hamleyle indirebilirsiniz.
Masamın vazgeçilemez elemanıdır zımba. Bazen sadece zımba telleri kendini gerçekleştirsin diye boş boş zımbaya basıyorum. Aklınızda olsun, çok eğlencelidir zımba. Bakmayın öyle sessiz sakin durduğuna…

Bantı da unutmamak lazım. Zımba kadar muzur olmasa da bantla da eğlenceli şeyler yapılabiliyor. Bant biraz daha zekice oyunlar oynuyor. Örneğin bantla parmak izinizi çıkarabiliyorsunuz.

Elime kum saatini alıyorum, çeviriyorum geri. Kumlar birbirini iteleyerek geriye akıyor. Hiçbir şey yapmadan zamanın akışını izliyorum. Zaman artık soyut değil. Elimdeki kum saatinin içinde, zamanı avuçlarımın içine alıyorum.

Minyatür dünyayı yavaş yavaş çeviriyorum. Gitmediğimiz pek çok ülke var. Hatta adını bile duymadıklarımız. Öğlen arası uyumak için izin veren ülkeler var örneğin. Çoğunluğa aykırı olduğu için taşlanarak öldürülen insanların yaşadığı ülkeler var. Güneşi az gören beyaz tenli sarışınların çoğunlukta olduğu ülkeler. Yaşanılamaz hale gelen ülkeler var ve mülteciler… Ne ülkeler ve ne yaşamlar var bilmediğimiz. Bulgaristanlı bir arkadaşımın ailesi, ülkesini terk etmek zorunda kalmış ve çocukken İsveç'in Oskarshamn şehrine yerleşmişler. Evleri gemi içerisine oturtulmuş iki katlı ve gemi boyunca uzanan bir binadaymış. Odasının camından denize oltasını sallıyormuş. Odasından balık tutuyormuş. Martılar camının kenarına kadar geliyormuş ve onları besliyormuş. Masal gibi gelen hayatlar var. Adını bile duymadığımız ülkeler var. Oralarda yaşayan insanlar var. Bir de yaşadığı şehirden başka bir şehri bile görememiş insanlar var. Dünyayı hızlıca çevirip masamın üzerine koyuyorum.

Aynayı alıyorum elime. Bakıyorum suretime. Suretim de bana bakıyor. Arkasındaki sır’rı kadar saklayarak gösteriyor bende ki beni bana. Yunus geliyor aklıma, sesli söylüyorum; bir ben vardır bende benden içerü, diyorum. Kokular göz olup anlamayan bakışlarla bakıyorlar bir bir bana. Ayna düşüyor elimden kırılıyor, ayrılıyor parçalara. Her parçasından başka bir ben çıkıyor şimdi. Kırılan parçaları toplasam da görüntü birleşmiyor bir türlü. Hayat diyorum, işte bu. Tek bir ben ama her parçasında ayrı bir görüntü. Bazı parçalar elimi kesiyor. Kanıyor ama acımıyor.
Peki, tek dünyam işim olsaydı? Başka hiçbir şeyle ilgilenmesem, hiçbir şey okumasam, hiçbir şey yapmasam, mesai saati bitince koşa koşa yanına gitmek istediğim kişiler olmasaydı? Bütün dünyam iş olsaydı? Daha mı mutlu olurdum acaba? Aynadaki görüntü tamamen beni gösterseydi yani… Sadece suretimden ibaret bir insan olsaydım… 364 gün öncesine gidersek, bir çöplük martısı gibi yani.

"Sadece karnımızı doyurmak için benliğimizden neler kaybediyoruz? Bizi biz yapan değerlerin kaçından vazgeçtik acaba şimdiye kadar? Vazgeçtiklerimizin ya da kaybettiklerimizin farkında mıyız? Bir gün çöplükten beslediğimizi fark ettiğimizde ne kadar uzaklaşmış olacağız kendimize?"

Burnuma kötü kokular geliyor.
Gitmeliyim.

“Bana sık sık yalan gelir olup bitenler,
çukura düşerim göğe göz gezdirirken.
Ama avutur ses: "sakla düşlerini, der,
delinin düşü güzeldir bilgeninkinden!"
Charles Baudelaire (La Voix)

Ayrıntıda gezinmek bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Öyle midir dersin Hezar? Cidden delinin düşü daha mı güzeldir bilgeninkinden. Ya da bantlar, bantlar daha mı eğlencelidir zımba tellerinden? Ya kâğıt alsak bir tane elimize bir de makas; kırpsak, kırpsak, kırpsak... Sonra onları bileştirip çiçek yapsak; acaba daha mı güzel olur öncesinden? Ne dersin?

Ayrıntıda gezinmek 
 02.10.2007 3:08
Cevap :
Bence bir delinin düşü hem daha güzel hem daha saygı duyulası içtenliktedir. Bir kağıda çiçek olma özgürlüğünü kim verebilirdi ki bir deliden başka :) Bir deli kadar bahtiyar kalmanız dileğiyle, sevgilerle...  02.10.2007 10:25
 

İlginç bir uslup, derin bir anlam ve bir an gibiymişcesine okutan bir akıcılık... eee daha ne olabilir ki tebrikler...

Ali Necati Dogan 
 13.09.2007 9:14
Cevap :
Ne diyebilirim ki, çok teşekkür ederim yorumunuz için. Saygılar, bahtiyar kalın...  13.09.2007 10:54
 

tebrik ediyorum.çok güzel bir yazı.devam et.başarılar...

esmermavi 
 06.09.2007 15:37
Cevap :
Teşekkürler, saygılar...  06.09.2007 16:02
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 73
Toplam yorum
: 219
Toplam mesaj
: 49
Ort. okunma sayısı
: 5767
Kayıt tarihi
: 06.09.06
 
 

Yılın en uzun gecesinde doğmuşum. Bu yüzden midir bilinmez ruhlarımızın özgür kaldığı geceleri se..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster