Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Mayıs '19

 
Kategori
Efsaneler
Okunma Sayısı
83
 

Bir Eğitim Devrimcisi


onca hukuk fakültesi
onca adalet sarayı
onca bağımsız mahkeme
durup dururken ortada
kim çıkar da meydanlara
“hak hukuk niçin yok
adalet niçin yok
hâkim niçin yok ülkede?”

diye bas bas bağırır
hem kördür o hem sağır!

H. E.

 

                Çok iyi bildiğimiz gibi, “Vatan Yahut Silistre” adlı bir tiyatro eseri vardır; Nâmık Kemâl’in. 1872’de yazılmış, bir yıl sonra da İstanbul Gedikpaşa Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir.

                Seyirci, oyunu çok beğenir. “Yaşa milletin Kemâl’i” diye uzun uzun alkışlar.

                Nâmık Kemâl’in vatan sevgisini işleyen böyle bir eser yazması ne kadar yanlışsa,(!) seyircinin bu eseri ve yazarını uzun süre alkışlaması da büyük yanlıştı!

                Yazarın, eseri “Padişahın çok yaşa” diye bitirmek yerine, “Vatanımız, milletimiz çok yaşa” diye bitirmesi ne demek oluyordu ki?

                Bu suçun elbette bir karşılığı olmalıydı!

                Sarayın hafiyeleri, durumu hemen bildirirler Padişah efendimize. O, bu vatanı herkesten daha çok sevdiği için, bu tehlikeli yazarın İstanbul’dan uzaklaştırılıp zindana atılmasını ister. Bu arzu üzerine yakalanan tehlikeli yazar, Kıbrıs’taki Magosa zindanına gönderilir hemen.

                Yazar ve şairlere fazla yüz vermeye gelmez. Yüz verdin mi, astarını da isterler. Bu gerçeği çok iyi bilir; büyük devlet adamlarımız.

                “Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin,

                Dönersem kahpeyim; millet yakında bir azîmetten.”                                                                   diyen Nâmık Kemâl, işlediği bu büyük suçun cezasını Magosa zindanında 38 ay yatarak öder.

                Köy Enstitüleri’nden söz edip dururken, nerden mi aklıma geldi Nâmık Kemâl?

                Biraz sonra anlatacağım “Eğitim Devrimcisi”nin doğum yeri Silistre de ondan…

                Silistre, o yıllarda, bugünkü Bulgaristan’ın Romanya sınırına yakın, Tuna nehri kıyısında Osmanlı İmparatorluğu’nun bir eyalet merkezidir.

                Eğitim devrimcimiz, 1897’de (yani, Atatürk’ten 16 yıl sonra) Silistre’nin Totrakan sancağının Tataratmaca köyünde dünyaya gelir; orta halli bir çiftçi ailesi olan Vesile Hanım ve İdris Efendi’nin oğlu olarak.

                İlkokulu köyünde bitirir; “rüştiye” denen ortaokulu Silistre’de…

                Oh, bu kadar okumak yeter; değil mi ya! Fakat o da ne? İsmail adlı yeniyetme bu delikanlı, “Ben İstanbul’a gideceğim” diye tutturmasın mı?

                -Ne yapacaksın İstanbul’da?

                -Ben öğretmen olmak istiyorum. Orda okuyacağım.

Baba, razı olmaz buna. Kötü bir örnek vardır önünde çünkü. İsmail’in amcasını okuması için İstanbul’a göndermiş. Ama o, haylazlık edip okumamış, çok para harcayarak aileye yük olmuş. Ayrıca, köy işlerine de yabancı tembel bir hazır yiyici olup çıkmış!

Onca yıl medresede ezberledikleri, köy yaşamında hiçbir işe yaramamış.

Bu yüzden işte, baba İdris Efendi, oğlu İsmail’in, amcası gibi işe yaramaz bir insan olmasından korktuğu için, İstanbul’a göndermek istemez O’nu. “En iyisi, sana sermaye verelim; ticaret yap.” der.

Der ama İsmail direnir:

-Hayır, ben amcam gibi de olmayacağım; sarıklı bir din hocası da… Ben, rüştiyedeki fesli muallim gibi bir öğretmen olacağım.

                Hayaline inanan, hedefine kilitlenen bir insana kim engel olabilir ki?

                Ve bir süre sonra, İstanbul’dadır; Silistreli köylü çocuğu İsmail. “Şu kişiyi bul, o sana yardımcı olur.” dedikleri avukatı bulur önce. Fakat tam bir sahtekâr olan avukattan hiçbir yardım görmediği gibi, harçlık parasını da kaptırır ona.

                Yine memleketten adını verdikleri bir paşaya gider, son bir umutla. Paşa, “Paran var mı?” diye sorar hemen. “Yok” cevabını alınca, “Parası olan okur. Paran yoksa, ne işin var senin buralarda?” demesin mi?

                Tabii canım! Parası olmayan bir köylü çocuğu nasıl okurmuş İstanbul’da?

                Zekiymiş, çalışkanmış, yetenekliymiş; bize ne! Gitsin, çoban olsun köyünde!

                Silistreli İsmail’in yerinde olsanız, “Yazıklar olsun senin paşalığına” demez miydiniz?

                Bu olumsuz iki girişimin sonunda, yine pes etmez bizim delikanlı. Bu kez, o zamanlar Maarif Nâzırı denen Millî Eğitim Bakanı’nın kapısını çalar cesaretle.

                Yazdığı acıklı dilekçeyi okuyan Nâzır, duygulanır: “En iyisi ben seni, memleketim Kastamonu’daki parasız yatılı bir okula göndereyim.” der.

                Bu eğitim kurumu, Kastamonu Öğretmen Okulu’dur.

                Yıl, 1914... Birinci Dünya Savaşı başladığı için denizyolu kapalıdır. İyi de nasıl gidecek Kastamonu’ya bu çocuk?

                Başka çare olmadığına göre, yaya olarak çıkar yola. Uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra ulaşır hedefine. Hele hele bir konağın kapısında “Darülmuallimin” (Öğretmen Okulu) levhasını görünce, sevincinden ne yapacağını şaşırır:

                 “Okula ayak basınca, dünya benim oldu sandım!” diye anlatır bu sevincini.

                İki yıl Kastamonu’da okuyan İsmail, 1916’da naklen İstanbul Darülmuallim’e (İstanbul Çapa Öğretmen Okulu) gelir. Bu okulu bitirince, 20 arkadaşıyla birlikte Almanya’ya gönderilir. (1918)

                Bilindiği gibi, Dünya Savaşı bir süre sonra, Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisiyle sona erer. Silistreli İsmail yurda döner. Maarif Nâzırlığı (MEB) O’nu Eskişehir Öğretmen Okulu’na “Resim-Elişi ve Beden Eğitimi Öğretmeni” olarak tayin eder. (1919)

                1921’de Eskişehir, Yunanlılarca işgal edilir. Bu kez İsmail, yurtdışı öğrenimini tamamlamak üzere yine Almanya’ya gönderilir.

                İlginç değil mi? Savaştan yeni çıkmış ve yeniden savaşmak zorunda olan bir devlet, 24 yaşındaki bir öğretmeni, askere alıp cepheye süreceğine, yarım kalan öğrenimini tamamlasın diye yurt dışına gönderiyor.

                Para nerde? Döviz nerde? Ödenek nerde?

                Olacak şey mi? Ama olmuş işte!

                Almanya’da Güzel Sanatlar Akademisi ve Beden Eğitimi Enstitüsü’ne devam eden genç öğretmen, 1922’de yurda döner. Önce Konya Lisesi, sonra Ankara Öğretmen Okulu’na atanır.

                O yıllarda soyadı kanunu olmadığı için, okuyup yazanlar, genellikle ikinci bir isim seçerdi kendilerine. Silistreli İsmail de rüştiye denen ortaokuldan itibaren Hakkı adını seçtiği için, “İsmail Hakkı” imzasını kullanır hep.

                1927’de öğretmen Nafia hanımla evlenir. Ve aynı yıl, “Elişleri Rehberi” adlı eseri yayımlanır.

                1931 – 1933 yılları arasında sırasıyla Mürebbinin Ruhu (Eğitimci Ruhu), Resim-Elişleri ve Sanat Terbiyesi, İş ve Meslek Terbiyesi adlı kitapları basılır.

                1935’te Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğüne vekâlet ederken, MEB Saffet Arıkan, Ortaöğretim Genel Müdürü olarak görevlendirir O’nu.

                İşte bizim İsmail Hakkı Tonguç, Tonguç Baba ya da kısaca “Tonguç” olarak tanıyıp sevdiğimiz insan budur.

Hüseyin Erkan

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

Nesrin Öz bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 282
Toplam yorum
: 51
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 261
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster