Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Ağustos '19

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
24
 

Bir Eski Zaman Kasabası: Göllet

Çocukluğumda, beni sık-sık bir sebep bulup Göllet'e gönderirlerdi.. Kanat çırparak uçmaya çalışan yavru kuşlar gibi, biraz isteksizce de olsa, her seferinde annem için kutsal olan bu köyün yolunu tutardım.. Soğmun’dan çıkıp Karataş sırtlarına varınca, tüm köyleriyle birlikte bütün bir Göllet havalisi, pamuk topakları gibi gökyüzüne saçılmış bulutların altında, rengarenk bir tablo olup önüme serilirdi.. Aşağıya doğru türküler söyleyerek, adeta yuvarlanır gibi, hoplaya-zıplaya iner, domuz derelerinin yakınından geçerken üç İhlas bir Fatiha okuyup sağa-sola iyice üflerdim; çünkü o derelerde, değirmenlerde, maden sahalarında, cinlerin, cadıların, devlerin, hortlakların, gulyabanilerin, nallı tavşanların yaşadığına inanırdım.. 
Benimkisi, mezarlıktan geçmek zorunda kalan adamın, korkusunu yenmek için söylediği türküye benziyor.. Adam daha, "Ay akşamdan ışıktır.." der demez, arkasından koro halinde, "yaylalar, yaylalar!.." diye tempo tutan bir kubur ehli ile karşılaşınca, ayakları birbirine dolaşır.. Ve lakin, benim işim daha kolaydı, bir İhlas Suresi ile o canavarların tamamını yerlere serebilirdim..
 
Çocukken okuduğum onca kitap, rahmetli Güllü ve Sultan nenemden dinlediğim onca masal, sonunda bana sihirli, fantastik bir dünyanın kapılarını aralamıştı.. Hayal dünyam o kadar geniş ve bir o kadar da büyüktü ki, bu canavarların bir çoğunu, belli-belirsiz gölgeler halinde görür, çoğu kez ete kemiğe büründürürdüm..
 
Neyse ki, iyiliksever peri kızları, zümrüdüankalar, aksakallı dervişler ve keloğlanlar başta olmak üzere tüm iyi yürekli masal karakterleri köyümün dağlarında, ormanlarında, yemyeşil çayırlarında yaşardı..
 
Ve ben o dağlarda, bir çocuk değil, bir masal dünyasının içinde, bir masal kahramanı gibiydim.. Peri kızlarına eşlik eder, devleri yener, Zümrüdüanka'ların kanatlarına kurulup, Kaf Dağı'nın ardına ulaşırdım.. Neylersiniz ki, çocukluk böyle bir şeydi işte!..
……...
 
Bir nahiye olarak Göllet, altmışlı yıllarda bile köy olmanın sınırlarını çoktan aşmış, çevresindeki onlarca yerleşim noktası için bir çekim merkezi, belki küçük ölçekli bir kasaba olmayı başarmıştı..
 
Bilmem kaç pare köyün asayişinden sorumlu jandarma karakolu, mülkü idaresini yürüten nahiye müdürlüğü Göllet'de bulunurdu.. Nahiye müdürünün ve bir başçavuş da olsa karakol komutanının o yörede ki forsunu sanırım anlatmama gerek yok.. Allah korusun, nihayetinde dayağın cennetten çıkma olduğuna inanılan yıllardan ve düşmeye görün, karakol nezarethanelerinden bahsediyoruz..
 
Nahiye Müdürü, jandarmalar, ebe, sağlık memuru, posta dağıtıcısı ve öğretmenleriyle küçük de olsa bir kamu örgütlenmesi bu küçük kasabayı karşımıza devlet olarak çıkarıyordu..
…………
 
Göllet’i ikiye bölen derenin kuzeye doğru en yukarısında dut bahçeleri bulunurdu, özellikle temmuz ayında Göllet'e gidiyorsam, ana motivasyonum dut ağaçlarıydı.. Gittiğimiz bahçe galiba Abbas dayıya aitti, Mustafa dayımın ya da Sultan nenemin götürdüğü bu bahçede dut yemek ve dönüş yolculuğu için bir stil dut toplamak, çocukluğumun belki de en büyük eğlencelerinden, tarifi imkânsız zevklerinden birisiydi. Dutların Eyüp Peygamberin yaralarındaki kurtlar olduğu hekatı yerine cennetten çıkmış olduklarına inanmak isterdim.. Bu bereketli ve cömert ağacın asıl sırrı, sadece unutulmaz bir lezzet sunması değil elbette, aynı zamanda benim için bir cennet taamı olmasıydı.. Şimdi en sevdiğin ağaç hangisi derseniz hiç düşünmeden dut derim.. Doğrusu, Abbas dayıya ve Göllet’e borçluyum.. 
 
İyiliklerini gördüğüm, lakin borcumu hala kapatamadığım başka Göllet’liler de var.. "...Minnet duygusu büyük olanlar, duygularını açığa vuracak ifadeyi bulamazlar; şaşkın-şaşkın susarlar, utanırlar..." diyor Stefan Zweig, doğru söylüyor..  
 
Evliyalık diye bir kurum varsa, en çok ona yakıştırdığım dünya iyisi Ayten halam ve sevgili eşi Hüseyin ağabey, Kaya, Ömer ve Orhan Doğan kardeşler, Ruhigül anne, Mehmet Efendi, Çiçek Abla, üniversite yıllarımda verdiği desteği asla unutmadığım ve sonsuz bir minnetle andığım sevgili Turgut (Acar) ağabey!.. 
 
Beni bağışlasınlar, tek yapabildiğim onlar için dua etmek: ödemeye gücümün asla yetmeyeceği alacaklarını, belki bende olan az bir iyiliği alıp, üstüne çokça rahmet koyarak cennetin kapılarını onlara ardına kadar açması için Tanrı’ya dua etmek.. Neylersiniz ki, bu dünyada onlar hep alacaklı, bense her zaman borçlu kalacağım..
…….
 
Söğüt ve dut ağaçlarının süslediği dere boyunca, belli aralıklarla sıralanmış dükkânlar, bu küçük kasaba için mini bir çarşı havası yaratırdı. Köyün tam orta yerindeki caminin hemen altında Kahraman Efendi'nin, biraz aşağısında Kaptan Efendi'nin, onun altında Lütfü Efendi'nin, köyün çıkışına doğru derenin diğer çaprazında Hacı Ahmet Efendi'nin dükkanı bulunurdu.. Az ileride tam çıkıştaki terzihane Selahattin dayıma aitti, çevre köylerden gelen müşterilerle dolup-taştığını hatırlarım.. 
 
İnsanlar karşısında sürekli gülümseyen ve tıpkı şeyhine bağlı bir derviş gibi çoğu kez tevazunun sınırlarını alabildiğince zorlayan Selahattin dayımı, bugün bile anlamakta yetersiz kaldığımı düşünürüm..
 
Odun kömürüyle ısınan döküm ütü, şal kumaşların üzerinde gıcırdayarak gidip gelirken etrafa bir yün kokusu yayılırdı, ki bu kokuyu, kaşağı ile taradığımız ineklerin, öküzlerin tüylerini, tükürüklerimizle yuvarlayarak, yapmaya çalıştığımız toplardan da bilirim.. 
……
 
Yokluğu daha ağır şartlarda yaşamış bizden önceki kuşaklar bilirler ki, Sümerbank basmalarının, pazenlerinin, kağıt bezlerinin tahsisle satıldığı günlerde, Kahraman ve Kaptan Efendi'lerin dükkanları, bugünün migros'ları, carrefour'ları gibi, ışıltılı birer mağaza, yaşayan birer alışveriş merkezi gibiydiler.. Aynı zamanda bu dükkânlar, köyün erkeklerinin toplanıp hoşça sohbetler ettiği yerlerdi.. Beni en çok etkileyen, geleneksel ahşap mimarisi ile yapılmış, Kaptan Efendi'nin ağaçlarla dolu bir bahçe içindeki o şipşirin ve masalsı dükkanıydı.. Birkaç basamaklı merdivenle, hem yola hem bahçeye bakan verandaya, oradan da mağazaya girildiğini hatırlarım..
…….
 
Rahmetli Yusuf Usta ve Asım Pehlivan, o yıllarda Göllet'de bir ulaşım ve lojistik devrimi yaratmışlardı.. Yarım otobüsleriyle her gün Şenkaya'ya, uzun burunlu ve çift şoför mahalli olan BMC kamyonlarıyla Oltu'ya yolcu taşırlardı..
 
Altmış sekiz yılıydı, Oltu Ortaokulu"nda okumaya başlamıştım.. Oltu'ya gidip gelirken, biraz şanslıysam şoför mahallinde, yoksa kamyonun açık kasasında yolculuk yapardım.. Kamyonda teyp yoktu, galiba polis radyosu ya da Erzurum radyosu sabah saatlerinde, Ali Kızıltuğ, Mevlüt İhsani ve Reyhani gibi ozanların türkülerini yayınlar ve böylece yolculuğumuz bir parça renklenirdi..
…….
 
Soğmun'dan, Tecirek'ten, Pancurot'dan, Pertuvan'dan, hülasa Göllet havzasını çepeçevre saran yemyeşil dağlardan, yaylalardan daha aşağılara doğru inildikçe bitki örtüsü etkisini kaybeder ve ormanlar yerini ilik, kuşburnu, sarol gibi çalılara, çalılar daha bodur ve dayanıklı olan taş kirazlarına, tavşan elmalarına, gevenlere bırakır.. Sonunda, çıplak ve killeşmiş tepelerin arasından, kendisine yakın köylerin belki başka isimler verdiği, ancak bizim adına Düz dediğimiz vadi tabanına inilir.. Ova diyebileceğimiz kadar geniş olmayan vadi tabanının doğuya doğru en dip noktasında ise Göllet bulunur.. 
 
Yıllar önce Tokat'a yerleşen Göllet’lilerin etkisi nedir bilmiyorum, ancak elma ağaçlarının, dutların, kirazların, vişnelerin Göllet'de bu kadar çok olmasının Tokat'tan getirilen fidanlarla bir ilgisi olmalı.. Gölet'in çorak topraklarında, nahiye sınırları içindeki hiç bir köyde olmadığı kadar çok meyve ağacının olması, doğrusu iflah olmaz bir doğa sever olarak beni oldukça etkilerdi.. Şimdi ne durumda bilmiyorum, ancak o yıllarda, dikilen her meyve ağacıyla birlikte, tıpkı güzel sözler söylenmiş bir kadın gibi daha bir güzelleşen Göllet, belki de nahiye olmanın getirdiği saltanatın cazibesini taşıyordu üzerinde.. Öyle ki, çiçekler Soğmun dağlarında, yaylalarında açar ve fakat balın en iyisi Gölet'te olurdu..
…….
 
Akarsuların getirdiği alüvyonlar tarafından doldurulmuş Göllet havzasının çevresinde sıralanmış köylere ait onlarca hektarlık ekilebilir, verimli arazi bulunur.. Kamhıs, Göllet, Hanımkomu, Balkaya, Susuz, Deliklitaş ve hatta daha yukarılarda kalan Soğmun'a ait tarlalar sadece bahar aylarında yeşil, diğer zamanlarda yer-yer kül rengine dönüşmüş tepelerle birlikte çölleşmiş bir görüntü verir..
 
Oysa daha aşağılardaki Penek Çayı havzası  bölgenin en verimli topraklarına sahiptir.. Sümmani Baba'nın; "Penek kazasında bağlar seyrinde / bir gelin seyrettim eller kınalı..." diye başlayıp devam eden türküsünden de anlaşılacağı üzere, 19. yy da Tavusker, Göle ve Oltu gibi Penek'de önemli bir kaza merkeziydi.. Tavusker, Karnavas, Bardız ve Soğmun ise camisi olan büyük köylerdi.. Penek kazası o yıllarda Penek Çukuru adıyla anılıyor.. Göllet küçücük bir köy, Soğmun ise yüz elli'ye yaklaşmış hane sayısıyla Penek Çukuru'nun en büyük köylerinden birisi. 1890'larda Ruslar, Penek Çukurunda kadastro çalışması yaparlar..Elbette ki, Soğmun gibi büyük bir köye, Düz'den Göle Kılıç Boğazı'na kadar çok geniş araziler tahsis edilir.. 
……..
 
Göllet diyince aklımıza hiç kuşkusuz Kelamı Baba gelir.. Kelamı Baba'nın yaşam öyküsünü şiirlerinden daha etkileyici bulurum.. İnsan güzeli sayılmayacak bir adam, çarpık yamru-yumru bacaklar, üstelik arkasından konuşup öküz tezgahına (öküzlerin bağlanıp ayaklarına nal çakılan ahşap tezgah) benzediğini söyleyenler var.. Bir gün köy meydanında: "Komşular!.." diyor. "Sizler çok haklıymışsınız.. Bir kendime, bir de şu öküz tezgahına baktım da, meğer ona ne çok benziyormuşum.."
 
Kendisiyle dalga geçebilen insanlara oldum olası hayranlık duymuşumdur.. Güven duygusu, tevazu ve cesaretin ölçüsü gibi gelir bana.. 
 
Cuma namazları için her hafta Soğmun’a gelen bu dertli aşık, köyün hemen altındaki Gözetaşı'nda kaya'lara yaslanıp, koltuk denilen çıkıntıya oturur, derinlere dalar ve bir süre dinlenirmiş.. Kim bilir belki de; "Sevda pınar oldu aktı dilimden / Kimse bilmez oldu dertli halimden.." diye şiirler okuyarak Bedişhan'daki Belgüzar'ını düşünürdü.. Hülasa şu ki, Ağıltaşı'nda kendisine maşukası gösterilen Kelamı Baba, Gözetaşı'nda kayalara oturup onu hayal eder, belki de onun için gözyaşı dökerdi.. 
 
Soğmun'daki konağı Hedis dedemin evi.. Rahmetli Güllü nenem, "onu Gözetaşı'nda görür görmez, hemen çay demlerdim" derdi..
 
Rahmetli dedem Mehmet Efendi'nin kaleme aldığı Kelamı Baba şiirlerini, sigara kağıdı olarak havaya savuranlar, aslında aşığın kendi yakınlarıydı.. Bu durumu, Yunus'un her bir şiirini, taa ki sonunda: "Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme / Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.." dizesine gelinceye dek, "şeriata uygun değil" diyerek sayfa-sayfa nehre atan Molla Kasım'a benzetirim.. Gönlüm, tıpkı Yunus gibi Kelamı Baba'nın da, henüz yaşarken duruma uygun bir laf etmiş olmasını arzu ederdi..
 
Kelamı Baba'nın günümüze kadar ulaşan şiirleri, belki de ağızdan ağza nakledildiği için, her seferinde bir şeylerini kaybetmiş ve ne yazık ki, yapıları ve anlam bütünlükleri bozulmuştur.. Tıpkı o bölgedeki tarihi eserlerin tahrip edilip yok edilmesi gibi, Kelamı Baba'nın kelamları da, kanatları kırılmış kuşlar misali menzillerine ulaşamamışlardır..
 
Neylersiniz ki, elimizde kalan tek şey, güçlü bir hikayeden ibarettir.. Ve bazen hikayeler, gerçeklerden daha fazla etki yaratır..
……..
 
Ve maden işçileri.. Yerin yedi kat altında, karanlıklar ülkesinin doymak bilmeyen devlerine hizmet eden zavallı maden işçileri.. Onları İlk defa Göllet'de gördüm.. Alınlarındaki karpit lambaları, siyaha boyanmış elleri ve yüzleri ile başka dünyalardan gelmiş gibiydiler.. 
Hatırlayınca bugün bile anlatılması zor bir hüzne kapılırım; efkârla içtikleri sigaraların dumanı, sadece bir çift gözün cam gibi parladığı kapkara yüzlerini bir sis bulutunun arkasında bırakırken, belki de hiç bir zaman gerçekleşmeyecek hayallere dalarlardı
Nihat Dayı bir maden işçisiydi, tanıdığım ilk maden işçisi.. Göllet'e her gittiğimde, rahmetli Sultan Nenemin evinde görürdüm onu.. Hülasa şu ki, o bu dünyanın adamı gibi görünmezdi gözüme.. Ne kendisi, ne çalıştığı maden sahaları benim bildiklerime, hele de tıpkı bir cenneti andıran Soğmun'a hiç mi hiç benzemezdi.. Kil tepelerin arasında tuz göllerini andıran çorak ve çölleşmiş doğasıyla belki Tanrı’nın bile unuttuğu maden sahaları, bu işçiler için bir ömür törpüsü olmalıydı.. Kaçı bugün hayatta, bir madencinin ortalama ömrü ne kadardır bilmiyorum..
 
Nihat Dayı, tıpkı bir gök gürültüsü ya da kuşağından vaveyla ile kopmuş kocaman bir kaya gibi, bir insandan çıkmasını asla beklemeyeceğiniz coşkulu bir sesle konuşur, bir at gibi şahlanıp bulutlara, kim bilir belki de geldiği öteki dünyalara akacakmış gibi coşkuyla gülerdi..
Göllet'de tanıdığım birçok insan, Nihat Dayı kadar olmasa bile oldukça yüksek sesle konuşurdu.. Mustafa dayım mesela, Selahattin dayımın aksine, hırçın bir nehir gibi gürül-gürül konuşur ve bu yaşında bile, Firkati mahlasıyla yazdığı o güzelim usta işi şiirlerini, coşkulu ve tiyatral bir sesle okuyarak dinleyen hemen herkesi kendisine hayran bırakır.. Mustafa dayımın, yakın çevresinde bile henüz tam olarak anlaşılmadığını düşünürüm.. 
……..
 
Laf uzadı, lakin 1920 yılındaki Ermeni işgalinden birkaç sahne anlatmama müsaade ediniz..
1917 yılının Ekim ayında Rusya karışıyor. İhtilal yaparak yönetimi ele geçiren komünistler, kırk yıl boyunca egemen oldukları bölgemizden askerlerini çekerler.. Ne yazık ki bu çekilme, bize felaket olarak geri döner.. Meydanı boş bulan Ermeni çeteleri tüm doğu bölgelerinde katliam yapmaya başlarlar.. 
 
1918 yılının mart ayında kurtuluşu yaşayan Erzurum ve Oltu bir daha düşman işgaline uğramadığı halde, 1920 yılının bahar aylarında Penek ve Kosor havzası başta olmak üzere bütün çevre köyler Ermeni çeteleri tarafından yeniden istilaya uğramıştır.. 1920 yılının eylül ayında, Halit Paşa komutasındaki ordumuz Ermenileri Gümrü’ye kadar sürmüş ve böylece, Şenkaya, Penek, Kosor ve Göllet havzası Ermeni çetelerinden temizlenmiştir..
 
İzzet Bey adında enteresan birisi var, Kosor’da oturuyor.. Her nasıl olmuşsa, Ruslar gitmeden önce ona paşalık unvanı vermiş, lakin  ikili oynuyor.. Ermenileri geri çağıran da o, Halit Paşaya “gel bizi kurtar” diye haber gönderen de.. Tuhaftır ki, ipe dizilerek kurşuna dizilmeyi bekleyen halkı kurtaran da o..
 
Yıl 1920, aylardan mayıstır, herkes çiftinde çubuğunda.. Birden bir kara haber duyulur; “Ermeniler geliyor, kaçın Ermeniler geliyor,” diye.. Soğmun’da herkes beyninden vurulmuşa döner.. İş güç bırakılır, birkaç saat içinde arabalar düzülür, hayvanlar toplanır ve tüm köylü yola koyulur.. Penek Çayına yaklaşılmıştır ki, silah sesleri duyulur.. Mevsim bahardır ve çay delice akmaktadır.. Mermiler suya düşerken, davar sürüsü geride bırakılarak zoraki de olsa karşıya geçilir.. Rahmetli Hedis Dedem kıyamaz koyunlara, geri dönüp hiç olmazsa bir tanesi almak ister.. Azgın suyu geçer, koyunlardan birisini alır kucağına, ancak mermiler sağından solundan yağmaya başlayınca, canını zor kurtarıp geri döner. Soğmun’lular artık göç yolundadır.. Göllet, Tecirek, Pertuvan ve Kahmıs gibi diğer çevre köyler işi biraz ağırdan aldıkları için geç kalmışlardır ve daha Penek Çayına varmadan önleri kesilip geri çevrilirler. Toplanan yöre halkının erkekleri Balkaya önünde iplere bağlanıp sıraya dizilir, kadınlar ise başlarına gelecek korkunç akıbeti beklemeye koyulurlar.. Katliam başlamak üzeredir ki, İzzet Bey, nefes nefese kalmış atıyla yetişir.. Ne konuşulur bilinmez, ancak halk ölümden kurtulmuştur..
 
İpe dizilenler arasında, Yusuf adında Göllet’li bir delikanlı da var. Genç, yakışıklı ve hayata son derece bağlı.. Herkes o korkunç sonu bekliyor, lakin Yusuf daha bir hüzünlü.. Cebinden bir ayna çıkarıp, uzunca bir süre kendisini seyrediyor, bıyıklarını buruyor, saçını, kaşlarını düzeltiyor.. Aynayı hüzünle cebine koyarken, köylülerine dönüp; “Ola uşaklar!” diyor. “Siz neyse ne de, bana çok yazık olacak!..”
 
Rahmetli Güllü Ninem, kaçakaç denilen göç yolunun onları Aşkale’nin Hatuncuk köyüne götürdüğünü söylerdi.. Hatuncuk’lu birçok aile ise daha batıya gitmiş.. Ekim ayına ulaştıklarında haber gelir; Halit Paşa komutasındaki birliklerimiz Ermenileri Gümrü’ye kadar sürmüş.. Baharda çıktıkları köye sonbaharda geri dönen dedemler, hoş bir sürprizle karşılaşırlar.. Kamhıs’lılar göç edememiştir. Bu köyde yaşayan Lalogilin Asker, dedemlerin tüm tarlalarını biçmiş, harman etmiş ve tahılı, dedemler döndüklerinde teslim etmek üzere depolamıştır.. Yıllardır, Türkmenlerle aramızda bir düşmanlık yaratılmak istendiği herkesin malumu.. Oysa onlar, bu topraklarda özbeöz Türk kalabilmiş tek topluluktur.. İşgal yıllarında Zuvart’lıların sekiz şehit verdiğini hatırlatarak şimdilik konuyu kapatalım..
 
Geriye dönüşten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz.. Savaşlar bütün bir ülkeyi tüketmiş, yeni kurulan devlet vergilere yüklenmiştir. Çift çubuk düzmek, öküz bulmak adeta imkânsız hale gelmiştir. Bunun üstüne bir de kurak geçen yılları eklerseniz, 1960’lara gelinceye kadar, ne yazık ki yöre halkı yoksulluğu en ağır şekliyle yaşamıştır..
 
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 17
Toplam yorum
: 7
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 601
Kayıt tarihi
: 01.03.11
 
 

1957 yılında Erzurum ilinin Şenkaya ilçesine bağlı Evbakan Köyünde dünyaya geldim. İlkokulu doğduğum..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster