Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Aralık '10

     
    Kategori
    Ben Bildiriyorum
    Okunma Sayısı
    321
     

    Bir gün mutlaka...

    Bir gün mutlaka...
     

    MEVSİMLİK İŞÇİ KAMPI


    -“Çocuklar gördünüz mü F16 geçiyor.” -“Hayır abi baksana F15 o.F16’nın kasası daha geniş olur.” Alana ulaştığımda çocuklarla muhabbeti kurmak için seçtiğim yöntem beni bir gerçekle yüzleştirmişti. Bu çocuklar savaş araçlarını benden iyi biliyordu. Öylesine kanıksanmış bir ses ki jetinki.Ben uçağın geçişini bir çocuk edasıyla izlerken, onlar hiç yukarı dahi bakmıyor. Ardından yanıma geliyorlar. -“Abi boynundaki ne?” diyor F16 ile F15 in ayrımını yapabilen Ferhat. Hemen kulağına takıyorum steteskopu. Kalbimi dinlerken tebessüm ediyor, o ara geçen jetin sesine sinirlenip yukarı bakıyor. Devletin onlara hangi yüzünü gösterdiğini anlatıyor bana Ferhat’ın gözleri. Ferhat’tan sonra Sinem yapışıyor steteskopa.Ama onun bu alete yabancı olmadığı -Bir kere ben de takabilir miyim steteskopu? demesinden anlaşılıyor. Ona da veriyorum. Kulağına takmadan önce yıllarca istediği oyuncağa şimdi kavuşan bir çocuk misali parıltılı gözlerle adeta okşuyor onu: -“Ben doktor olmak istiyordum.” diyor. Di’li geçmiş zamanı neden kullandığını da devamında anlatıyor: -“Her yıl buralara geliyoruz.Hep öğretmenlerden izin istiyoruz. Ama böyle giderse ben liseye gidemem.O zamanda doktor olamam. Bir kerecik de olsa kalp sesini duymak çok güzel.” Ne diyeceğimi bilemiyorum. 12 yaşındaki bir kız, durumunu öylesine açık bir şekilde özetliyor ki onun vücut diliyle perçinlediği anlatımı, tüylerimi diken diken ediyor.Hemen panik bir şekilde muhabbeti değiştiriyorum: -“Hangi oyunları oynuyorsunuz?” O ana kadar sessiz sessiz bizi izleyen Serap atlıyor öne: -“Vayp aut oynuyoruz.” -“Tv’deki Wipe out mu?” -“Evet. İzliyoruz onu. Sonra ordaki oyunları burada yapıyoruz. Şaşırıyorum. Müthiş düzeneklerle kurgulanan bir oyunu burada nasıl oynayabilirler ki?! İşte tam o anda ‘Hayal Gücü Prodüksiyon’ iftiharla sunuyor: -“Bak mesela. Pet şişeyi alıyoruz. İçine suyu dolduruyoruz. Sonra ucuna ipi bağlıyoruz. Ebe kim olmuşsa o alıyor ipi, ortaya geçiyor. Sonra diğerleri de çevresinde daire oluşturuyor. İpi salladığında kime değerse ‘Vayp auutt!’ diye bağırıyoruz.” diyor ve hep birlikte gülüyorlar. Ancak içlerinde hiç gülmeyen ve hiç muhabbete katılmayan bir kız gözüme çarpıyor. Ona lafı atıyorum: -“Senin adın ne?” O cevap vermeden soruya farklı bir cevabı diğerleri veriyor: -“O çavuşun kızı.” -“ Ee siz nesiniz? Onbaşının kızı mı?” diyerek bilmeden realiteye gülüyorum. -“Ee çavuşun kızı, sen oynuyor musun wipe out?” Yine o cevap vermeden diğerleri: -“Onların evinde tv var. O tv izliyor. Arada dizi olunca bizi de çağırıyor. Birlikte izliyoruz.” Diyorlar. Çavuşun evi ile diğer barakaları karşılaştırdığımda geçte olsa ‘tabi ya feodalite!’ diyorum kendi kendime. Feodal hiyerarşi çocukların ilişkisinde de göze çarpıyor. Çavuşlar onların lugatına göre işveren ya da daha doğrusu işçi bulan. Geriye kalanlar ise genel geçer bir sosyal kavram: İşçi! … Serap elimden tutuyor ve beni barakalarının önünde duran kardeşinin yanına götürüyor. Oraya gelmişken yaşam şartlarına da bakmak istiyorum. Hemen önüme set kuruyor: -“Ya burası bizim asıl evimiz değil. Geçici olarak buradayız. Sen bizim Diyarbakır’daki evimizi bir görsen.” -“Biliyorum Serapcım. Ama benim de durumunuzu not almam gerekiyor. Burada senin geçici kaldığını aslında gerçek evinizin çok güzel olduğunu yazacağım.” diyerek ikna ediyorum. İçeriye kafamı uzattığımda Serap eliyle delikleri gösteriyor tavandaki. -“Abi yağmur yağınca çok ıslanıyoruz. Ayrıca çok soğuk oluyor. Ama soğukta kardeşlerimle sarılıp yatıyoruz, sıcak oluyor.” Deyip sıcak bir tebessüm bırakıyor o soğuk barakaya. -“Bu aralar çok yağmur yağıyor abi. Dua et de bir daha yağmasın biz buradayken.” İşim gereği duygusallığı barakada bırakıp çıkmam gerekiyor. … Muayenelerin yapıldığı konteynıra gidiyorum. Neredeyse herkes hasta. O baraka kentte 1300’e yakın kişinin yaşadığını raporlardan okumuştum. Temel sağlık sorunları da enfeksiyon hastalıklarıydı. Bunu da biliyordum. Zaten içme suyu, wc-banyo şartları bu haldeyken mikroplara davetiye çıkarmamak mümkün değildi. Ancak konteynıra akın edenler arasında kronik hastalıkları olanlar hiçte az değildi. ’Hazır bulmuşuz devleti, bir daha gelip gelmeyeceği muamma, ne var ne yoksa gösterelim” anlayışı hakimdi sanırım. Konteynırın içinde ‘sahalarda ender gördüğümüz’ hummalı bir hareket vardı: “Emek-Güler yüz-İyi niyet” Yetki alanının dışına çıkmak suretiyle mevsimlik işçi kampına giden Halk Sağlığı birimi mevcut sağlık sistemine de en güzel mesajı veriyor ve koruyucu hekimliğin önemini vurguluyor. … Konteynırdan çıkıyorum. Biraz ilerde Alparslan Hocanın yanında baraka kentin ‘ileri gelenleri’ var. El kol hareketlerinden siyasi bir tartışma olduğu belli oluyor. Sessizce yanlarına oturuyorum. -“Artık kutuplaşma olmasın.” -“İnsanlar buraya gelmek zorunda kalmasın. Destek verilsin, bizim oralarda yapalım.” -“Halk bizi hor görmesin.” -“Yaşadığımız koşulları tv den izleyip değerlendirmesinler. Gelip görsünler, bizlere hak versinler.” Tartışma gündemi bu eksende ilerliyor. Haklılık payları tartışılır.Ancak bir masanın etrafında oturup konuşabilmek çözüme giden yolun habercisi olmalı. O ortamda en çok kulağıma çalınan söz “açılım” oluyor. O konudaki talepler dile getiriliyor devlet rolünü üstlenmiş bizlere. Açılımın göstermelik sosyo-kültürel düzenlemelerle olabileceğini düşünen siyasi iktidara inat, feodal yapının yok edilmesi gerektiğini savunuyoruz onlara. Yalnızca ekonomik özgürlüğün, özgür hayata yol açabileceği gerçeğini anlatıyoruz, problemin etnik değil ekonomik olduğunu ispatlama çabasıyla. Günübirlik sağlık kontrollerinin sağlık sisteminin açığını kapatmayacağını, devamlı kontrol mantığının temel politika olması gerektiğini söylüyoruz. … Kontroller bitiyor, ilaçlar dağıtılıyor, eller sıkılıp yanaklar tebessümle birleştiriliyor ve yola çıkılıyor. Arkada bize el sallayan bir fakirlik, bağırıp çağıran bir çaresizlik bırakıyoruz. Yaşadığım semtime, Görükle’ye dönüyorum. Çevremdekilere anlatmak istiyorum yaşadıklarımı, yaşananları, yaşanacakları. Duygu selinde boğuluyor dinleyenler. O hiddet konuşmalara yansıyor. Devleti batırıp çıkarıyoruz. Sonra “şu an” elimizden bir şey gelmeyeceğini bilip dönüyoruz evlere. … Gözümü açıyorum gece 3 sularında. Tanıdık bir ses duyuyorum cama sağanakla vuran. Sonra Serap geliyor gözümün önüne. Yaşlı gözlerle söz veriyorum ona: “Bir gün mutlaka…”

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
     
     

    size yazınızın içeriği hakkındaki düşüncelerimi yazmadan önce bir okur olarak şu önerimi ya da kişisel düşüncemi iletmek istiyorum. Bir yazıyı okurken içeriği kadar görüntüsü de etkiler okuyucuyu. Bloğunuzu okumak için sayfanızı açtığımda bir an yazıyı okumaktan ürktüm. Çünkü hiç paragraf yok. Paragrafsız bir yazıyı okumak hem zordur hem de sıkıcı. Konu bütünlüğünü bozmadan verilecek paragraflar ve bazen çok önemli bulduğunuz bir satırı da tek paragraf olarak koyarsanız yazı hem daha kolay okunur hem daha iyi anlaşılır kanaatindeyim.. çalışmalarınızı ve etkinliklerinizi ilgiyle ve hayranlıkla okudum..Birçok kişinin görmemek için gözlerini sımsıkı kapaması bile gerçeği değiştirmiyor yazdıkların bu ülkenin çok çok eski bir sorunu yazını okurken, bu gün artık emekli olmaya yakın bir eğitimci dostum ilk görev yaptığı yerde yaşadıklarını anlatıyor sandım ondan önce de öyleydi...umarım Bir gün mutlaka...

    Meltem Şahin 
     30.12.2010 16:39
     
    Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 1
    Toplam mesaj
    : 1
    Ort. okunma sayısı
    : 321
    Kayıt tarihi
    : 08.12.10
     
     

    Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisiyim. Üniversitede geçirdiğim 6 yıl boyunca çeşi..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster