Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Temmuz '17

 
Kategori
Aile
Okunma Sayısı
63
 

Bir Hasadın Ardından

Bir Hasadın Ardından
 

Karadeniz’in sahilden yaklaşık otuz veya kırk kilometre iç kesimlerinde, sahilden oldukça uzak sayılabilecek mesafesinde bulunan köyün birinde yaşayanlar, bölgenin en önemli geçim kaynağı olan fındıklarını toplamışlar, kurutmak için düzlük bulabildikleri evlerine yakın yerlere sermişlerdi. Arazi yapısı genel olarak meyilli olduğundan düzlük bir alan bulabilmeleri mümkün değildi. Bölgenin çilesi ve aynı zamanda zenginliğinin temel kaynağı olan yağmur, özellikle fındıklarını kurutmaya çalışan köylüler için böyle bir zamanda arzu ettikleri şey olmasa da çoğunlukla ani yağan yağmurlar dolayısıyla fındıklarını kurutamadan serer ve sonra tekrar toplarlar özellikle hem fındıkları beklemek ve hem de serip tekrar toplamak üzere bir kişinin her daim hazır ve göreve amade olması hava durumlarına da vakıf olmayı gerektirirdi.

Bölgeler ve bölgelere göre yaşayan insanlar yaşadıkları olayların sıklık derecesine göre daima yeni tecrübeler kazanırlar. Öyle ki, bölgesel yaşantılar insanların karakterlerinin oluşumundan önemli faktörlerdenken, yaşam sürelerini, vücut şekilleri ve doğayla yapılan mücadele dahi kişilerin birçok özelliklerini değiştirir.

Simasından, konuşurken kelimelerde yaptığı vurguya kadar birçok özellik insanın hangi yörenin insanı olduğuna karar vermesine yardımcı olur. Karadenizlileri de Türkiye’de insanlar hemencecik tanıyıverirler. Samsunlular e hafini uzatır, Ordulular, Giresunlular yine başka özellilikleri, renkleri ve kullandıkları vurgular farklıdır aynı şekilde Trabzonlular, Rizeliler ve de Artvinliler diğerlerinden farklı özellikleri ile bölgeyi tanıyanlarca birbirinden ayrılır. Bölgede uzunca bir süre yapan kimselerin köy, köy kelimelerini seçerken yaptığı vurgular farklı özellik arz eder. Bu yöresel fonetik farklılıklar, alışkanlıklar bölgede zenginlik olmasının yanı sıra her köyün, şehrin farklı boylardan geldiklerinin de bariz açıklamasıdır aynı zamanda anlayanlar için...

Hikâyeye mevzu köyümüz de işte söz konusu farklılıkları bünyesinde barındıran köylerden biriydi. Herkesin atasından, babasından kalan arazileri bir zamanlar farklı ürünler için ekilip hasat ediliyorken, moda söz konusu bölgede fındıktı. Her ne kadar köyde kalanları tatmin etmeyen fındık artık insanların dertlerine derman olmasa da insanların kısa zamanda alışkanlıklarını değiştirmek mümkün olmazdı.

Köydeki evlerin kimisi yeni, kimisi nispeten daha eskiydi. Arazisi az olanlar köyü erkenden terk ettiğinden ve uzun yıllar bir oda içinde banyosu olan evlerde tıkış tıkış yaşayıp köyün onları doyurmayacağına kanaat getirdikten sonra köyde arazisi az olanlar başta olmak üzere yavaş yavaş köyden terk-i diyar eyleyenler çocukluk yıllarda çektikleri sıkıntılara inat villa tarzı evler inşa etmişler veya ettirmişlerdi. Etmişlerdi diyoruz zira bölgede inşaat işleri, müteahhitlik en çok rağbet etmek mesleklerdendi. Dolayısıyla yıllarca başkalarına ev yapanların kendileri için ev yapmamaları mümkün olamazdı.  Karadeniz’in bazı yerlerinde zenginliğin ölçüsü villa tarzı olarak yapılan konaklardır. Bu konak zenginliği; eski zamanlarda ağalık düzeninden kalan bir gelenek olup, bölgeye hâkim beylerin konaklarına giden, tarlalarında çalışan insanların geçmişlerinde zenginliğin ölüsünü kişinin oturduğu binanın heybetinde aramaları yıllarca ezilmişliğin acısını çıkarırcasına bina yapmaya koyulmalarına şaşırmamak lazım. Bu durum gerçi şehirlerde de kuraldır; gittiğiniz şehirlere şöyle alıcı bir gözle çook dikkatlice bakın, şehirdeki en heybetli binalar kimlere aitse, şehirde kararlar ya mutlaka oralarda alınıyordur, ya da şehirde gerçek söz sahibi hatta şehrin hâkimi, sahibi dahi onlardır. Bu kural kesin bir kuraldır. Şehirde en heybetli, en gösterişli binalarda oturanlar şehirlerin sırtındaki kambur dahi olabilir ancak şehrin efendileri demek daha doğru bile olabilir. Ancak bu durum bizim köy için geçerli değildi. Olsa olsa yeni yetme bir gencin tüm yaz gece gündüz çalışıp, tüm biriktirdiklerini Amerikan, Alman, Fransız hatta Çin veyahut da Japon malı bir telefona yatırıp telefonun faturasını ödemek için bir geliri olmadığından hatları genellikle kapalı olan bu gariplere benzer bir şekilde evlerin de birçoğunun kapısı genellikle hiç açılamazdı. Nasıl açılsın ki, şehirde hayat her geçen gün daha da pahalılaşıyorken, insanların yıllarca alıştıkları şehir hayatından kaçmaları için bin kilometreden fazla yol gelmeleri gerektiği yetmiyormuşçasına birçoğunun başkasının işinde maaşlı olarak çalışıyor olmaları izin almalarını neredeyse imkânsız hale getiriyordu…

İşte böyle bir köyde yaşayan, elinden geldiğince işlerini yapabilen, yapamadığını ise bırakan Ahmet amca ile Ayşe teyze de kendi başlarına fındıklarını toplamak, hasadı kaldırmak için yaşlı bedenleriyle uğraş veriyorlardı. Bazı insanlar onlara bu yaşta bu işlerle uğraşmamalarını söylese onların böyle laflara aldırış edecekleri yoktu. İnsanlar yaşadıkları zamanın büyüsüne kendilerini kaptırmakta oldukça yeteneklidir. Zamanla bütünleşir, güzel günlerin hep böyle süreceğini düşünürler, kötü günlerde ise hep kahredeler. Zamanın onlara neler hazırladığını pek de bilmezler. Hayalleri vardır, borçları hatta senetleri. Yaşayamayacakları zamanlar için son derece hırs yapar, ne bugünden keyif alırlar ne de gelecekte keyif alacaklarını düşündükleri şeylerden keyif alırlar. Bedenler yaşlanınca ruhlar genç kalsa da kokular bile değişir. Yaşlıların kokusu ölüme doğru yol alan bir bedenin son anlarını görebilme açısından değerli bir tecrübedir. Bebeklerdeki taze koku, ergen kokusu, genç insanların kokusu, üremeye hazır insanların kokusu aslında hepsi de birbirinden farklı ve anlayana önemli bilgiler vermesi bakımından oldukça önemli bir husustur. Sadece kokular değişse yine iyi, organlar da zamanla büyür gelişir ve sonra sarkar. Bu galiba tüm canlılarda aynı şekilde vuku buluyor. Ömrü hayvan bakımıyla geçmiş biri sadece atın burnuna bakarak yaşını aşağı yukarı tahmin edebilir.  Gençlerdeki tazelik, hızlı akan kan yavaşlar ve sonunda kan akmaz olur, tazelik ve hayat miadını doldurur sona erer.

Yaşlı çift kendi hallerinde insanlardı ve kesinlikle kimsenin işine karışmazlardı; zaten kimsenin de iki yaşlıdan tavsiye almasına ihtiyacı yoktu. İnsanlar teknolojiyle buluşmuş, hepsi akıllı telefonlarıyla son derece akıllanmışlardı. Bırakın gençlerin ve orta yaşlı köylülerin bu yaşlı çiftten tavsiye almasını yazdıkları yorumlarla, kullandıkları sosyal medya ağlarıyla hemen herkes her şeyi, bilir gibi olmuştu.

Dünyanın kaderi çok kez değişti. Ancak tarihin hiçbir döneminde insanlar üretim konusunda, hayatta bağımsız olarak hayatta kalabilmeyi başarabilmek adına hiç bu kadar başkalarının yardımına muhtaç olmamıştı. Öyle ki, ekonomik düzen üretimde insan faktörü nerede en az maliyetle üretiliyorsa oraya gittiğinden, İsveç’in mobilyasını, Pakistan’dan gelen topları, Malezya’dan gelen ayakkabıları kullanmak suretiyle nasıl yapılır diye kafa yormayı, buna bağlı olarak da üretim yeteneklerini kesinlikle kaybetmişler, insan yerine makinelerin, robotların üretime yaptığı çok hızlı girişle herkes şöyle bir zamanda her şeyi alabilir olmuştu.

Modern hayata inat köyde cep telefonu, bilgisayar, motorlu araç kullanmayı reddeden sadece yaşlı çift kalmıştı. Zaten isteseler de kullanamazlardı ki biri duymuyor, diğeri de az görüyordu.  Yaşlı çiftin bir kızları bir oğulları olmuş, diğer köylülere nazaran fazla çocukları olmamıştı. Birbirine köstek olacak çoklardan azlar demek çoğu zaman hayırlıdır. Azların sayıları yanıltıcı olabilir. Az veya çok olmak maharet değildir. Önemli olan birlik olmaktır ki; iki kardeş de birbirlerine son derece bağlıydılar ve mutluluk da belki de budur. Yaşlı çiftin çocukları büyümüş, evlenmişler yuva kurmuşlardı. İşlerinin yoğunluğu sebebiyle yazın köye gelemeyen çocuklardan biri gelmezse diğeri mutlaka bugünlerde gelir, anne babasını alır ve yaşlı çift de yılın kalan tüm zamanını gelin, damat ve torunlarla geçirirlerdi. Yaşlıların canı evlerini bırakmak istemez, ancak torunlarının ve çocuklarının hasreti ile yuvalarından ayrılma konusunda ikilemede kalsalar da yine de tercihlerini çocuklarından ve torunlarından yana kullanırlardı.

Her ocak bacasında ateş tüttüğü ve içinde yaşayanlar olduğu sürece ocaktır. Hiç kimse doğduğu büyüdüğü evi gözünden yaşlar damlamaksızın terk etmez. Yaşlı çiftin de her yıl yüreğinden bir parça kopar ve belki de son kopuşa hazırlık yaparcasına evlerini arkada bırakırken, defalarca dönüp geri bakarlardı. Anne ve babalarının evlerine düşkünlüğünü bilen çocuklar ise zaman buldukça onları evlerine getirir, hasret gidermelerini aynı zamanda doğdukları yuvanın sıcaklığını tekrar duyabilmek için hem onları köye sık sık getirir, bazen de hafta sonları tüm aile birlikte kalırlardı.

Zenginlik, mutluluk, ancak sevgi varsa, samimiyet varsa mümkündü ve tüm bunlar da bu aile fertlerinde fazlasıyla mevcuttu. Darısı aile fertleri kalabalık olan ancak, fertlerinin hepsinin birbirini rakip hatta düşman olarak gördüğü kendini kalabalık zanneden ancak bir araya geldiklerinde gürültüden başka bir şey ortaya koyamayan ailelere…

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1028
Toplam yorum
: 139
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 212
Kayıt tarihi
: 15.10.14
 
 

Bugünün doğrusu yarının eğrisi, dost görünenler düşman ve herşey aslında zıddı olabilir. Büyük ih..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster