Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ekim '10

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
1216
 

Bir iç savaşın sonuçları / dünya üzerindeki etkileri

Bir iç savaşın sonuçları / dünya üzerindeki etkileri
 

m.s.d. nin albümünden..



— Ellerimi bugün dördüncü defa yıkıyorum ve hala mavi su akıyor. Sanırım ne zamandır yazamadığımdan olsa gerek, içtiğim mürekkebi terliyor vücudum!
— Saçmalamaz mısın? Yeni aldığın kot pantolonundandır.
— Ne yani terleyemez miyim? Sürüngen mi demek istiyorsun sen bana?!
— Bu saçma sonuca nasıl ulaştığını merak ettim şimdi.
— Sürüngenler terleyemez. Ter bezleri yoktur. Basit bir biyoloji bilgisi.
— Her muhabbetimizin arasına devletin dağıttığı ders kitabı sayfalarını sokmasan olmaz. Ne güzel susuyorduk. Mavi mavi terleyen ellerinin konusuna nasıl bir sıçrayış yaptın anlamadım gitti.
— Rüyalarımdaki gibi.
— ?!
— Rüyalarımdaki gibi işte. Üç gündür yatakta sıçrıyor ve ağlayarak uyanıyorum.
— ?!

“Fayt Kılap” boşluğunda geçiyor günlerim. Çoğu zaman kendimle içimdeki sürüngenin konuşmalarını dinliyorum. Yolculuk esnasındaki düşüncelerimin Jack’ten /Tyler Durden’dan (ki filmi izlemeyenler için gıcıklık olsun diye söylüyorum; aynı kişilerdir esasen.) farkı yok.

“Jack (Narrator): Gittiğim her yerde tek kişilik kahvaltı, tek kişilik şeker, tek kişilik krema, tek kişilik tereyağı, tek kişilik mikrodalga tavuk kızartması, tek kullanımlık gargara, minik sabunlar.. Her uçuşta tanıştığım insanlar, tek seferlik arkadaşlar; kalkış ile iniş arasındaki zamanı paylaştığım..”


— Biraz daha konuşmazsan ben başlayacağım terlemeye!
— Sahi, hiç şahit olmadım ter kokuna ben senin. Hangi parfümü kusar acaba tenin?
— Senin kadar kozmetiğe düşkün değilim arkadaşım. Ayak kremi kullanmaya başlamadım henüz mesela.
— O askerden sonraydı bir kere. Hem açma şu ayak kremi konusunu. Utanıyorum.
— Dur dur, utanma. O zaman daha bir çekilmez oluyor suskunluğun.
— Sağ ol yani.
— Önemli değil.
— Önemli olmaz mı? Tabi ki önemli.
— Ne önemli?
— Sağ ol demem.
— Neden önemli?
— Bilmem. Değil mi sence?
— Tamam tamam önemli.
— Tekrar sağol o zaman.
— Önemli değil.
— ?! (“Marla Singer” şaşkınlığı.. Bu filmi seviyorum sanırım.)

Baldırıma bağladığım zincir kemeri bir delik daha sıkıştırıyorum. Gittikçe morarıyor. Ben gülüyorum.

“Acaba aynısından koluma da yapsam mı ki?”


— Elimdeki su şişesini atsam yüzüne konuşmana sebebiyet verir mi?
— Suyu severim. Memleketten dolayı sanırım. Ama bunun çok faydalı olacağını sanmıyorum.
— Ee.. Oturacak mıyız böyle?
— Ben durumdan şikâyetçi değilim.
— Öteye kayar mısın biraz!?
— Neden ki? Zaten farklı koltuklarda oturuyoruz.
— Olsun.
— Nasıl “olsun” ?!
— Olsun. Farklı koltuklarda oturuyor olsak da, ufuk çizgisinden çekilecek bir fotoğrafta bile aynı kareye sığamayacak kadar boşluk da olsa aramızda, biraz daha uzaklaş lütfen. Çok iticisin bugün.
— Üç gündür aynaya baktığımda söylediklerimi duysan hemfikir olduğumuzu anlardın.
— Ne var bu “üç gün” ’de üstelik?
— Ne varmış ki?

Bir bıçak arıyor ama bulamıyorum. Kaldığın pansiyonun karşısındaki market yetişiyor imdadıma. En kocamanından bir ekmek bıçağı alıyorum. Ardından adını değiştiriyorum bıçağın. Boynunda haç taşıyan oda arkadaşımın su şişesinden bir miktar su aşırıyorum gece gece. Ve o “kutsan su” (!) ile yıkayarak, ekmek bıçağını “Bacak Bıçağı” yapıyorum!

— Bende onu diyorum işte. Ne oldu üç gün önce?
— Boş ver.
— Boş veremem. Haline bakar mısın? Kaçırıyorsun gözlerini benden.
— Bu ne anlama geliyor sence?
— Bir şey var ve söyleyemiyorsun anlamına geliyor.
— Doğru.
— O zaten doğru. Paylaşmaman yanlış değil mi?
— Aslında şimdilik o da doğru.
— Paylaşmaman mı?
— Evet.
— Yani?
— “Yani” den sonrasını yarın anlatsam?
— Yarın mı? Neden şimdi değil?
— Bir gün daha olsun güzel geçen.

Kutsal su (!) ile ısladığım bıçağı bacağıma sokuyorum. Kemiğe dayanınca duruyor. Garip bir şekilde acı çekmiyorum. Bir damla bile kanın akmaması ise ikinci bir şaşkınlık oluyor benim için. Sapından tutup saat yönünde çeviriyorum. (Ki olayı yaşayan ile karşıdan oturup izleyen için saat yönü değişir. Beni izleyen yoktu ama sadece belirtmek istedim.)

— Demek ki anlatınca kötü şeyler olabilir.
— “Olabilir” diye bir olasılık görmüyorum. –ebilir, -abilir ile biten cümleler bu sonuca yakışmıyor. Kesin ve keskin sonuçlar doğuracaktır. Bir “Bacak Bıçağı” gibi !
— “Bacak Bıçağı” ??
— O’nu sonra anlatırım. Çok sonra..
— Saçmalamaz mısın lütfen? Dikkat edersen ikinci defa kuruyorum bu cümleyi.
— Farkındayım. Ama bir yanım sürekli saçmalar benim, bilirsin.
— Neyin var Allah aşkına?
— Bunca şeyden sonra “..bir şey yok..” desem sanırım kafi gelmeyecek.
— Bak kızıyorum ama!
— Lütfen. Anlatmıyorsam bir bildiğim var. Ama söz ilk ve son kez seninle paylaşacağım zamanı geldiğinde.
— Hayır!
— Hayır oranı %42 çıktı arkadaşım. Çoğunluğa uyar mısın rica etsem?
— Sen ne zaman çoğunluğa uyduğumu gördün benim?
— Haklısın.
— Ee.. Anlatacak mısın?
— Hayır.
— Bak bu defa da sen azınlığa uydun.
— Ben sadece sana uydum. Uyumlu bir tipimdir, bilirsin.

Bıçağı çevirdikçe kaslarımdan gelen çığlıklara rağmen hala ve hala hiçbir acı hissetmemem mahkeme kayıtlarına geçirilebilseydi keşke. Kesilen, iğdiş edilen ve parçalanan kaslarım içinde sağ kalanların tuttuğu avukatlar, tüm iç organlarımdan oluşan jüriye şikâyet etse de beni; organ mafyası ile Deri Mont Boyayıcılarını Koruma Vakfı’nın anlamsız bir şekilde sponsorum olması ile ipten dönüyorum. Ayak parmaklarımdaki kontrolsüz kasılmalar sıklaşıyor. Bacağımın diğerine göre daha soluk ve daha soğuk bir renk aldığını fark edebiliyorum artık. Uzun yıllar sonra yaptığı kazı sonrasında büyük bir imparatorluğu keşfeden bir arkeolog ya da bir Maden Tetkik Arama üyesinin petrol bulma umuduyla kazı yapması gibi derinlerde bir yerde senden iz bulabileceğim umuduyla yaranın derinliğini arttırsam da, gizliden gizliye karşılaşacağım en son şeyin çocukluktan beri tüm kalsiyumlarımı biriktirdiğim kemiğimin olacağını biliyorum.

— Konuya gelebilir miyiz?
— Ben bu kadar konudan uzaklaşmak isterken, çekiştirme beni konuya lütfen. Yırtacaksın yeni aldığım gömleği.
— Hadi ama!
— Üstelik bu gömlek “31 Mart Vakası”ndaki gömleğin değişik bir tonu. Yeni aldım. Nasıl, yakışmış mı?
— Şimdi üstüne kusmak istiyorum.
— Aman dur yapma! Sonra gördükçe kusasın artıyordu değil mi?
— Arkadaşım, halini fark etmiyorsun. Kireç gibi yüzün. Gerginsin. Anlatır mısın lütfen.
— Kusura bakma. Zaten şu an bakıyorsun. Farkındayım, gözlerinin üzerimde olduğunun. Ama anlatamam. Üzgünüm.
— Öfff !!
— Sanki anlatmak isteyip de inadına anlatmıyormuşum gibi bir izlenim oluşsun istemem. Oyun oynanacak husus değil.
— Ama anlatamazsın?!
— Evet, ne yazık ki.. Sadece görüşmeyelim bir süre..
— ..
— Ben başka bir çare bulamadım.
— ..
— Bu söyleyeceğim bencillik kokuyor, farkındayım. Ama daha fazla zarar görmememiz adına, böyle olmalı..
— ..
— Bunu anlamanı beklemiyorum senden.. Yeterince anlamsız bir şeyi ben bile anlayamamışken. Ama bu konuyu etraflıca düşündüğümü tahmin edersin sanırım. Sadece biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var.
— ..
— ..
— ..
— Söylemesi benim için de zor ama bir süre böyle olmalı..
— Şaşırmadım..
— Nasıl bir şey şaşırtırdı seni?
— ..bilmem. Bacağını kessen şaşırırdım mesela.
— ..
— ..

Akan kanın kırmızıya boyadığı kemiği görebiliyordum. Sıyırdığım etin arasından parmaklarımla dokunuyor, sertliğini hissedebiliyordum. Böyle bir durumda “ağzı açık kalmak” gibi bir deyim tüm mecaz anlamlarından sıyrılıp aynen yaşanabiliyor. Hatta kan görünce “ağzının suyu akmak” deyimini de yaşıyorsanız o zaman şapkanızı kenara koyup düşünmeniz lazım;

“Tek kaybettiğiniz kan mı?”


— ..
— ..
— Susacağız yine sanırım biz böyle.
— Yakışıyor ama bize susmak.
— Ee oturacak mıyız böyle?
— İstersen diğer gezegene doğru kayabilirim.
— Bakıyorum dilindeki baklayı çıkarınca rahatladın.
— Deme öyle lütfen. Bu durum daha iyi bir durum değil. Farkındayım ama bu şıkkı işaretlemek zorunda kaldım. İç gıcıklayıcı bir durum bu. Seni kırmak istemem biliyorsun. Tek inancım böyle olmasının daha sağlıklı olduğu arkadaşlığımız adına.
— Benim isyanım burada başlıyor işte. Neden sen karar veriyorsun ikimiz adına?
— Haklısın. Bencillik derken kastettiğim buydu zaten. Belki aynı şeyleri sen yaşasan benim yaptığımı yapmazdın ama ben mecburum. Mecbur kaldım.
— Nasıl bir mecburiyet olabilir ki bu? Daha iyi mi olacağını sanıyorsun böyle?
— ..
— Bir süre görüşmeyelim derken, o “bir süre” bittikten sonra karşıma hiçbir şey olmamış gibi çıkıp, “merhaba” mı diyeceksin?
— Ne diyeceğimi bilmiyorum inan. Üzgünüm sadece. Çok.. Hem de çok..
— ..
— İnsanlar bir seçim yaparlarken karşılarındaki seçeneklerden biri iyiyi biri kötüyü temsil etmiyor her zaman. Bazen iki yolda da acı, iki yolda da hüzün, her ikisinde de yalnızlık olabiliyor. Ben öyle bir yol ayrımına geldim ki, ya sadece kendim acı çekeceğim yada bu sırrı anlatacağım kişiyle birlikte..
— Sana yardımcı olmak isteyen bir arkadaşın varken yanında, bunun kararını sadece senin vermen ne kadar doğru?
— Doğru işte!! Olması gerektiği kadar doğru!! Olması gerektiği kadar yanlış!! Tüm bu anlattıklarını düşünemeyecek biri değilim ben! Tüm bunlara rağmen bu yolu seçtiysem, bu tercihteki tek sebep senin de kırılmaman, senin de üzülmemen değil de nedir sence?!
— Sesini yükselterek haklı bir sonuca vardığını ifade etmeye çalışman ne kadar da anlamsız.
— Özür dilerim.
— Aynısını ben sana yapsam ve yüzüne haykırsam, ne hissederdin acaba?
— Empati yapılacak durum değil. Tek söyleyebileceğim, umarım benim düştüğüm bu duruma düşmezsin.
— Düşmek??
— Başkaları bu durumu “düşmek” değil de “yükselmek” olarak bile adlandırabilir ama bence “düşmek” tir bu bas baya.. Hiç kimse tercihen böyle bir şey yaşamak istemez. Birden avucuna alır sizi hayat. Çıkmak istersiniz. Kabul etmez. Rüşvet verirsiniz yaralarınızın kabuklarından yaptığınız gemiyi. Alıp başını gitmez. Gidecek olsa da, sizi de almadan gitmez. Tek düşünebildiğiniz kendinize gelmenizdir. Bir yolculuğa çıkmalı, kendinizden başlayarak hayatınız boyunca öğrendiğiniz her terimi, her kelimeyi, her nesneyi, her; her şeyi yeniden tanımlamak istersiniz. Ama dünya böyle bir yer değil. Hayat her istediğinizi vermez size. Verecek olsa istekleriniz bitmeyecektir.. Yine de istedim. Kimseye belli etmeden, kimseciklere duyurmadan kulağına fısıldadım hayatın.
— Belki de fazlaydı isteklerin. Neler istedin kim bilir?
— ..
— ..
— Kalkalım mı?
— Sen bilirsin...

Kemiğime dokunmak isterken temas ettiğim sinirler sol omzumda, kulaklarımda ve sırtımda kasılmalar oluşturuyor en güçlülerinden. Dilimin kuruduğunu hissediyorum öncekinden daha yoğun olarak. Öyle ki tüm metal cisimleri kendisine çeken bir mıknatıs kadar ağır, bir o kadar kir ve pas içinde. Kalp atışımın yavaşladığını hissediyorum. Baktığım her taraf bulanıklaşıyor. Ağlarmış gibiyim sanki. Yerlerdeki karıncalar şemsiyelerini açıyorlar. Gözlerimin seğirdiğini, aldığım nefesin ciğerlerimden çok mideme dolduğunu hissediyorum.

Tek kaybettiğim kan değil sanki sadece!

— Tekrar merhaba diyeceğim güne kadar hoşça kal.
— Tekrar merhaba diyeceğin gün her şey aynı olmayabilir.
— Biliyorum. Bir bacak eksik olacak.
— ?
— Neyse. Yok bir şey.
— Bir şey soracağım nerden aklına geldi böyle yazmak.
— Üç gün önce “İskender” yemiştim. Yan etkisi olabilir.
— Ha haa.. Güzeldi.
— Hala bir mektup borcun var. Unutmadım. Allah’a emanet ol.
— Sende.

(Marla'la aşık olan ne Tyler ne de Jack/Narrator.. Benim, ben!!)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 40
Toplam yorum
: 23
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 530
Kayıt tarihi
: 14.03.09
 
 

1983 doğumluyum.Esasen kendi halimde biri olsam da, söz konusu "yazmak" olunca durum değişebiliyor.Ç..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster