Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Haziran '09

 
Kategori
Haftasonu
Okunma Sayısı
2440
 

Bir İsveçli, bir Mısırlı ve dört Türk'ün Alara kampı

Bir İsveçli, bir Mısırlı ve dört Türk'ün Alara kampı
 

Kamp yapmak benim için bir aktiviteden çok çok öte. Başlı başına bir tutku. Bulduğum her fırsatı doğayla değerlendirmeye çalışıyorum. Geçen cumartesi de bu günlerden bir tanesi idi. Sabah erkenden otelde kalan turist arkadaşlarımızı almaya gittik. İsveçli Daniel ve Mısırlı Robin. Türkiye’ye ilk gelişleri fakat ülkemiz hakkında hayli bilgililer. Yol boyunca terörden, Davos’tan, Osmanlı’dan ve Atatürk’ten söz ettik. Türkiye’nin dış politikasını öğrenmişe benziyorlar, laf arasında “Yunanistan’ı çok seviyoruz.” deyip güldüler. Sanıyorum tepkimizi merak ettiler. Arabada hümanizm olduğu için bu esprili yaklaşıma gülümseyerek karşılık verdik. İstediklerini alamayan yabancı dostlarımız bu sefer de; “Kebapları çok güzel, lokum, baklava, cacık” dediler. Kardeşim hemen atıldı, “Nüfusları İstanbul kadar bile değil! İstesek yığarız onları!” Kabaran ulusalcılık damarımızla yiyeceklerin bize ait olduğunu izah etmeye çalıştık. Bunu onlar da biliyordu ama bizi kızdırmak hoşlarına gidiyordu.

Türk-Yunan münasebetlerini noktalarken Alara yazan yön tabelasını da gerimizde bırakmıştık. Alara Kalesi, 1232 yılında Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından yaptırılmış. Kale İpekyolu üzerinde olduğundan hemen kıyısındaki Alara Çayı’nda mola veren kervanların güvenliğini sağlıyormuş. Biraz ilerisinde de bu kervanların konaklaması için aynı adda han var.

Aslında bu kaleye çıkmak başlı başına bir yazı ister zira sarp bir tepenin üzerine kurulu. Zirveye tırmanmak aşağı yukarı 1 saat sürüyor. Mağaralardan geçildiği için mutlaka bir el feneri gerektiriyor. Bende bu doğa tutkusu, misafirlerimizde de gezip görme arzusu oldukça bu kaleye daha çok tırmanırım gibime geliyor.

Alara Çay’ı, yazın bile çok soğuk fakat buraya gelmişken bu doğa harikasında yüzmemek olmaz. Zaten siz çaya girer girmez akıntı sizi sürüklemeye başlıyor. Dolayısıyla hayli temkinli olmak gerekiyor. O suyla gece boyunca bol bol Türk kahvesi yaptım konuklarımıza. Konuklarımız öyle kibardılar ki aramızda olan samimiyete rağmen oturduğumuz sofrada duran börekten her alışlarında izin istediler. Bu beyefendi duruşları yalnızca bize karşı değildi. Doğaya karşı da oldukça merhametliydiler. İçtikleri sigaranın izmaritini yeniden sigara paketine koymaları, ellerine poşet alıp sağda solda gördükleri atıkları toplamaları beni hayli etkiledi. Bizden daha evvel buraya gelen piknikçiler, attıkları boş şişelerin bir İsveçli ve bir Mısırlı tarafından toplanacağını hiç düşündüler mi acaba? Düşünseler utanırlar mıydı, hiç sanmıyorum.

Gece gökyüzü ormanda ayrı bir güzeldi. Bir an gruptan ayrılıp gökyüzünü izlemek istedim. Yıldızlar karanlığın etkisiyle bana yaklaşmıştı. Sanki parmak ucumdaydı her biri. Öyle dalmış, zamanı unutmuştum ki Robin yan tarafımdaki zakkumlara bir taş attı. Hentbolcu olduğundan mesafeyi ayarlamakta oldukça başarılıydı. İrkildim, çıplak gözle uzay gözlemi yaparken yanı başımda aynı gezegeni paylaştığım biri… Neden olmasın başka diyalarda, başka hayatlar? Daniel’in da dediği gibi “Maybe…”

Derin uzay gözlemime çomak sokulunca kalktım grubun yanına döndüm. Türkçe bir şarkı dinlemek istediğini söyledi Daniel. Nedense ilk aklıma gelen Türk Silahlı Kuvvetleri marşı oldu. “Dat dat daaaaaat diri daat şahlan artık ey deniz Ummanlara hükmeden barbaroslar geliyor…” Beni tanımayan birisi bu refleksimi yabancılarla aynı ortamda olduğum için geliştirdiğim savunma mekanizması zannedebilirdi.

Neyse ki içimizde kafası çalışan birisi çıktı da gitar konusunda kabiliyetli bir arkadaşımızı çağıralım diyiverdi. Fakat karanlıkta onun buraya gelmesi mümkün değil, orman içinde bir yerlere düşmesi yahut kaybolmaması çok zor. O bize gelemiyorsa biz gideriz dedik. Toparladık çadırımızı, kamp ateşimizi söndürdük dönüş yoluna girdik. Şans bütün gece bizimleymiş de haberimiz yokmuş. Aradığımız kişiyi gitarıyla sahilde bulduk. Arkadaşlarıyla tipik bir yaz gecesi geçiriyordu, biz de onlara katıldık ve Zülfü Livaneli şarkıları ile sabah güneşini karşıladık.

“…Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma
Ben Asyalıyım Afrikalıyım…”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 76
Toplam yorum
: 83
Toplam mesaj
: 32
Ort. okunma sayısı
: 1511
Kayıt tarihi
: 10.01.08
 
 

Atatürk'ün; kurduğu Cumhuriyete, komutanlığını yaptığı Türk Silahlı Kuvvetleri'ne, halkına bellettiğ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster