Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Eylül '08

 
Kategori
Ruh Sağlığı
Okunma Sayısı
793
 

Bir kadın, bir bakış, bir sakat

Bir kadın, bir bakış, bir sakat
 

İnsan hayatındaki köklü bir değişim nasıl özümsenir?

Birçoğumuz buna ‘’değişimin içeriğine bağlıdır’’ diyecektir.
Hayatı fakirlikle boğuşarak geçmiş bir insanı ele alalım.
Piyangodan çıkmış trilyonlar onu mutlu etmeye yeter mi?
Ya da çok zengin bir işadamı;
Tüm varlığını kaybedip aniden yoksulluk denen canavarın soluğunu yüzünde hissettiğinde ne yapar acaba?

Köklü değişimlere karşı insan ruhu çok zaman çaresizdir.
Nerde okudum bilmiyorum, ’’Bir evden kırk sene yoksullukta zenginlikte çıkmaz’’ diye yazmıştı bir yazar.

Bu söz, alışkanlıkların hayatımızdaki değişimlere kolayca ayak uyduramadığını anlatmak istiyordu. Aniden zengin olan, zevksizliklerini, (Eğer zevksizse) cehaletini (Eğer cahilse) lüks tüketimlerle saklayamaz.
Ve aynı şekilde fakirleşen zengin de lüks alışkanlıklarından taviz veremez kolayca…

Peki ya sağlık?
Hayatını sağlıklı (Genel anlamda) bir şekilde sürdürürken aniden engelliler dünyasına yelken açmak…
Yıllarca sağlıklı bir bedeni tapınılan bir mabet gibi koruyup ardından sakatlığın avuçlarında buluvermek kendini…
Doğası gereği insanın zorlanmadan yapabileceği, üstesinden kolayca gelmesi gereken onca aktiviteyi başaramaz hale gelmek…
İnsan ruhu nasıl kabullenir bu durumu:
Nasıl bir süreç sonunda?
Hangi duygularla?
Nasıl bir anda?

Kazayı geçireli beş ay olmuştu.
Doktorlar ağızlarında yuvarlayıp durdukları acı gerçeği sonunda söylemişlerdi.
Yürüyemeyecektim artık!
Gariptir, bende beklediğim yıkıma yol açmamıştı bu gerçekle karşılaşmak.
Şaşırmıştım.
Gerçi ilk günlerden beri savaşmak, ne olursa olsun mücadele etmek benim postülam olmuştu; ama yine de ruhumun bu durumu böylesine sessizce karşılamasına inanamıyordum.
Kendime ’’Güçlü bir duruş” olarak kabul ettirmeye çalıştığım bu durumun garipliği ortadaydı.
Garipti, çünkü ben aşırı neşeliydim.
Neşeliydim, çünkü henüz başıma ne geldiğinin tam farkında değildim…
Aile fertlerim, arkadaşlarım kendimi moralsiz hissetmemem için ne gerekiyorsa yapıyor, başıma gelen durumu tam anlamıyla tartıp gerçeğin soğuğuyla üşümeme izin vermiyorlardı.

O güne kadar…
Memleketim Trabzon’a giderken kazayı geçirdiğim Çorum’da yoğun bakımda iki ay geçirmiş, ardından sevk edildiğim Şişli Etfal Hastanesindeki dördüncü ayımı da bitirmek üzereydim. Omurgama takılan platinler nedeniyle ancak aylar sonra nihayet oturmaya başlamıştım.
Artık tekerlekli sandalyeme oturup doktorlarla ve diğer hastalarla sohbet etmek için odamdan çıkabiliyordum.
Bir süre sonra, sıkılmaya başladım. Bu durumu ziyaretime gelen arkadaşlarımla paylaşmam gizli bir planın yapılmasına yetti.
O gece güzelce giydirilip hastaneden kaçırılacaktım. Planı diğer arkadaşlarımıza da haber verecek ve Taksim e gidip eğlenecektik.
Gece nöbetçisi olan doktor ortalıkta görünmüyordu. Hemşirelere “başka bir servisteki hastayı ziyaret edeceğimiz” şeklindeki yalanı renk vermeden söyledikten sonra yatılı okuldan gizlice kaçan çocukların ruh haliyle sıvışıverdik.

Aylardan sonra Taksim’deyim…
İlk gençliğimin unutulmaz yerleri arasına giren bu semt, tüm ülkenin olduğu gibi benim içinde çok derin anlamlar ifade ediyordu. Taksimin özelliği; orada her türden insan tipini görebilmenizdir. Hırlısı hırsızı, Efendisi puştu, aylağı işadamı, namuslusu orospusu, delikanlısı homoseksüeli, aydını cahili, köylüsü kentlisi, batılısı doğulusu, yerlisi yabancısı…
Bunca çeşit arasında adımlarınızın şaşkın kalmamasını seversiniz…

Tekerlekli sandalyeme oturmuş, arkamdan iten arkadaşlarımın sözlerine kafa sallıyor, bir yandan da gelip geçenlerin yüzlerine bakıyorum…
İnsanların ruhunda -bu yeni halimle- yaratacağım izlenimi yüzlerinde arıyorum sanki…
İnsanlarsa, İstiklal caddesinin o bildik umursamazlığıyla sessizce akıp gidiyor yanı başımdan…

‘’Türkü dinleyelim’’ diyorum arkadaşlara.
Eskiden sık sık gittiğim ‘’Sıla cafe’’ üst katlarda olduğu için uygun değil. Rota, giriş kattaki ‘Munzur cafe’. İçerde kesif bir sigara dumanı eşliğinde İstanbul un varoşlarından kopup gelmiş bezgin insanlar.
Dinledikleri müzikle ‘’çok mutluymuşlar’’ oyunu oynuyorlar.
Birkaç metrekarelik, derme çatma bir sahnede, elindeki sazıyla kalabalığı coşturmaya çalışan bir genç türkü söylüyor. Sesi güzel.
İstek parçaları çalıyor. Genelde eski tüfek sol parçalar.
Arada bir yükselen havayla insanlar tıkış tıkış oturdukları masalarından türkülere eşlik ediyorlar.
Coşkunluklarında bile sezilen yenilmişliklerinin farkında gibiler.

Ben de arkadaşlarımla sevdiğim parçalara eşlik etmeye çalışıyorum.
Bu arada arkadaşlarımın tüm itirazlarıma rağmen önüme koydukları birayı bitirmeye çalışıyorum (Oldum olası içkiyi sevmem)

Bir istek parça da ben istiyorum.
Torpil geçiliyor bana, sıraya sokmadan hemen çalınıyor;


Değmen benim gamlı yaslı gönlüme,
Ben bir selvi boylu yardan ayrıldım...

Program on ikiye doğru bitiyor ve biz çıkıyoruz.

Dışarıda hafif bir rüzgâr esiyor. Temiz havayı derin derin çekiyorum içime. Yine insanların yüzlerine bakmaya başlıyorum. Arkadaşlarımın ‘’İyi eğlendik’’ sözlerine ‘’evet’’ diyorum gülerek.
Sonra birden onu görüyorum. Aniden seyrekleşen insanların arasından, tramvay raylarının üzerinden bize doğru geliyor.
Hipnotize olmuşçasına ona bakıyorum.

Dünyalar güzeli bir kız…
Rüzgârda salınan bir selvi dalı gibi yürüyerek yaklaşıyor. Uzun siyah saçları biçimli vücuduna giydiği tek parça elbisesiyle dans eder gibi uyumlu. Yüzünde berrak pınar suları gibi temiz bir şeyler…
Beni fark etmiyor.
Ben farkında olmadan o eski bakışımı takınıyorum.
Hani her aptal gencin beğenileceğini umduğu bir bakışı vardır ya!
İşte onu…

Yaklaşıyor
Birden beni fark ediyor.
Önce ne olduğunu anlayamamış olacak ki; bir şaşkınlık dalgası geçiyor yüzünden.
Ve ardından, yüzüne o güne kadar hayatımda hiç görmediğim bir ifade yerleştiriyor.
Acıma ifadesi!

Yüzümdeki o aptalca hayranlık dolu ifadeye cevabı; kıvrılan kaşlarıyla dudaklarına yerleşen o memnuniyetsizlik ve acıma dolu çizgiler oluyor.
Yanımdan geçip giderken ben içimdeki meydan savaşıyla donup kalıyorum...
Çöküş anı!

Kazadan bu yana beni tanıyanların benden esirgediği bu bakışı hiç tanımadığım bu güzel kızdan alıyorum.

Ve o an, görünmez bir yumrukla sersemlemiş halde, artık eski ben olmadığımın ayırdına varıyorum.

Beğenilmemek neyse de, “acıma üzerinden reddediliş” çok daha bir ağır geliyor.
İçimde çığlık çığlığa bir şeyler yuvarlanıyor…

İlk kez sakat bir insanın içinde dolaştığı çöllerin farkına varıp ürperiyorum.

İlk kez gururumdan ördüğüm surlarıma yıkıcı bir top mermisi değiyor.

İlk kez çaresizliğimi ve isyanımı bu denli boğucu hissediyorum.

İçimde yükselen çığlıklarımın elinden tutup

Susuyorum…

Şaşkınlıkla bana ne olduğunu anlamaya çalışan arkadaşlarımın sorularına verecek cevabım yok.


Gecenin ilerleyen saatlerinde hastanedeki odama döndüğümde arkadaşlarımın gitmesini bekliyorum sabırsızlıkla.

Hiç tanımadığım o güzel kızın bakışı beliriyor her yerde.
Kendime yakıştıramadığım tüm güçsüzlükler ruhuma doluyor.

Sabaha kadar süren bir hüzün nöbetine giriyorum.


Bu durumda birkaç hafta geçiyor.
Sonra çaresizliğin içinden o bildik sesi duyuyorum,
Acılar karşısında savaşan, onurlu insanlardan duyup ruhuma kazıdığım o ses;
Çanakkale’de ‘’Ben size ölmeyi emrediyorum’’ diyen kükreyiş.
Acılarım küçülüyor gözümde.
Bunca acının yaşandığı hayatta pes etmeye hakkım olmadığını haykırıyor.
Bu yeni hayatımda başarabileceklerime odaklanmam gerektiğini yüreğime kazıyor.
‘’İlk hedefin’’ diyor ‘’ Hayatı her şeye rağmen sevmektir’’
ve ekliyor;
”Her şeye rağmen… “

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çok başarılı bir kaleminiz var, tebrik ederim. Sadece öğle yemeği molamda oyalanmak için blog yazılarını okurken tesadüfen rastladım yazınıza, hani şu park yerinizi işgal eden nezaketsiz dangalakdan bahseden hikayeniz ilgimi çekdi. Engellilerin pek ses vermediği dünyamıza sonradan engelli olarak devam etmenin zorluklarını bilip yaşayarak dile gelen kaleminizi keyifle okudum. Ben de bir kaza geçirdim, çok şükür kazamı hayatımda virgül kabul edebilecek şansla atlattım. Yoğun bakımdan geçip bugünkü yaşama ayak uydurabilmek yüreğinizdeki sevginin gücüdür. O duyguyu asla yitirmemek...çok önemli! Herşeye rağmen...sevgiyle kalın:)

EbRu BatuR 
 03.12.2008 14:30
Cevap :
Ebru hanim, cok tresekkurler...  04.12.2008 22:18
 

Herşeye rağmen yaşamaya değer... yüzümüzdeki gülücükler eksik olmasın, yeter ki yüreğimizdeki sevgi hiç bitmesin, işte o zaman herşeye rağmen yaşamaya değer. Acının hiç eksik olmadığı bu topraklarda inadına yaşamaya, gülmeye, sevmeye devam etmek en güzel hareket olsa gerek...

Arif Onur 
 02.09.2008 20:37
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1061
Kayıt tarihi
: 04.08.08
 
 

İletişim Egitimi aldım. Üniversiteden sonra ABD de politik bilimler ve kriminoloji dersleri aldığ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster