Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Portakal Çiçeği ve FISILTI

http://blog.milliyet.com.tr/elvince

14 Aralık '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
1599
 

Bir kadın fotoğrafıydı gizlice çaldığım...

Bir kadın fotoğrafıydı gizlice çaldığım...
 

Ruhum ve ben ...


İlk ve son hırsızlığımdı, o fotoğraftan yana kullandım. İstanbul Taksimdeyim. Daracık ve çok basamakları olan merdivenli bir sokaktayım. Adını unuttum, eski bir sokak burası. Nasıl geldim buraya bilmiyorum.

İstiklal caddesinde yürüyorum, aşırı kalabalık… Kalabalık korkutur beni, içime kaçarım saklanırım. Neyden, kimden bilinmez… İnsan sesleri mi yoksa insansı bir hayvanın haykırışları mıydı beni bu kadar korkutan, alışılmışlığın dışında hiçbir şey yoktu oysa; ama ben durmadan içime kaçıyordum… Ayaklarım sükunetle itaat ediyorlardı, öylesine yürüyordum. Sokağın başında durdum, çok yakın bir camiden yükselen ezan sesi bir hüzün dalgası gibi yerleşiyordu kulaklarıma. Sesli düşündüm bir an “Allah” dedim. Bir delikanlı başıyla döndü sesime, gözlerinde tuhaf bir hal vardı. Baktım, baktım “Allah” dedim. Eğildi yerden bir taş aldı, “taşlar zikreder” dedi, kulağına dayadı “duyuyor musun?” Cevabımı beklemeden yürüdü gitti.

Merdivenlerin sonunda ufak bir sahaf vardı, hatırladım. Gülümseyerek girdim içeriye… “Taşlar zikreder duydunuz mu” dedim. Eliyle işaret etti, eski kitapların birer yığın halinde üst üste konduğu bir dolap eskisi tezgahı. “Taşlarla ilgili çok kitap var orada, içlerinde yabancı dil olanlar bile var. En alta bak, mavi kaplı kitaba” dedi. Türkçesi ne kadar düzgündü, sanki bir kitaptan okuyarak konuşuyordu. Kıyıda, köşede bir suflör aradı gözlerim. Yavaşça işaret ettiği yere yöneldim.

Eskimiş kitap kokusu ağır bir yük gibidir.Toz ve o ağır koku, yakarak genzimi iliklerime kadar işliyordu. Eski ve zaman… Zaman durmuştu işte bu kitaplarda. Durmuşsa zaman, neden eski oluyordu? Eski kılan onları neydi? Yıpranmış ciltleri mi? Sararmış sayfaları mı? Yoksa sahiplerinin, artık birer anı olarak bile hatırlanmayışları mı? Anımsanmayan gölgelerin sahiplik ettiği bu kitaplar. Raflarda unutulmuş; bilmem kaçıncı sayfalarında, sahiplerinin göz yaşlarını paha biçilmez hazineler gibi saklarlar, kiminden -açarsan sayfalarını- fırlayıverecek belki de o esrarengiz kahkahalar. Yüz yıllık bir kokuyla çevrili kimi sarı sayfalar. Yorgun, yaşlı ve ölümü bekleyen insanlar gibi sabırla emerler zamanı…Tozlu raflarda hayalet ellerin, hayalet gözlerin ve hayalet dudakların arasında.

İlkokul dönemlerinde matematik kitabımı kapladığım türden bir kaba benzeyen mavi kabıyla, en altta olan kitap, ilk aşkın saralı titremesinin esir aldığı ellerimdeydi. Kış günleri çıplak ayaklarımla bastığım babaannemin ayaz taşlığı gibiydi ellerimde… Ayazıyla yaktı, öylesine güçsüzleşti ki ellerim tutamadım. Önce tezgaha, oradan birkaç kitapla beraber yere düştü. Sahafta ruhlar belli belirsiz yer değiştirdiler, kimi saçlarıma, kimi gözlerime, kimi kulaklarıma doluştu. Haykırıyorlardı hep bir ağızdan “kaldır yerden al onu.”

Dizlerimin üstündeydim, itaat ettim. Gülümsedim. “İncitmek değil derdim, Üstüme gelmeyin.” Diye söylendim. Vanilya kokuyordu sahaf , içeri girdiğimde bu kokuyu hissedemediğimi anımsadım. Aceleyle aldım zamanın şahitlerini yerden, mavi kaplı kitap sayfaların arasından elime bir fotoğraf tutuşturdu ve sustu. Bir kadın fotoğrafı siyah beyaz. Dalgalı saçları sarı olmalıydı. Omuzlarına dökülen gül yaprakları gibiydi ve bir tutam saç ustaca şekillendirilerek alnına bir gül gibi yerleştirilmişti. Dudaklarına çapkınca bir gülümseme konuk olmuştu. Gözleri gözlerime değdi… İçim sızladı… Aşinası olduğum ne varsa bu gözlerde saklıydı.Veremli bir kardeşi yitirmişti, kardeşi beş yaşındaydı... Bembeyaz bir ipek mendili, saçlarından aldığı altın tellerle işleyip asker bir yare göndermişti... Bir kadeh rakıda boğulup “ Beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı, felekler yandı ahımdan muradım şem’i yanmaz mı” diyerek ağlamıştı bu gözler. Umudu, aşkı, ölümü içine çeke çeke yaşadı bu gözler, gözler, gözler...

Kitabı aynı tezgaha koydum. Bir uğurlama beklemeden çıktım, merdivene bakan kapıdan. Ardıma bakmadan yürüdüm sessiz sedasız. Çok sonra fark ettim, elimdeydi fotoğraf ve ben ağlıyordum… Omzuma aslı çantamdan cüzdanımı çıkardım. Özenle yerleştirdim sevdiklerimin fotoğraflarının yanına çapkın gülüşü ve aşina gözleri…Cüzdanım vanilya kokuyordu...

Haziran 2004 den kalan bir yansıma...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Serin, ıslak bir İstanbul bu akşam eşlik eden bize. İade-i ziyaret bâbında uğramıştım halbuki sayfaya, çok geçmeden başlığındaki büyüye kapıldım sanırım. İlmek ilmek örülmüş ipekten bir kozanın içinde gibiyim adeta, oturduğum yerden sözcüklerinizin karşığı olan sahneleri kazıyorum belleğime. Siz yazıyorsunuz, ben yazdıklarınızı izliyorum. Yazdıklarınızın izdüşümü olarak düşüyor gölgeler zihnime, esir alınıyorum. Tuhaf, karşı koyulamaz bir merak uyandırıyor cümle sonlarındaki her nokta bir sonraki başlangıç için. Kaldırımlara çarpıyor yüzüm, omuzlarımı alamıyorum duvarlardan, yalpalıyorum. Taksim ilk kez bu kadar darmadağınık görünüyor gözüme, gönlüme. Sahafların tozuna bulanıyor üstüm başım, sanki tüm sinirlerim parmak uçlarımda toplanmış. Mısralarınıza dokunuyor, mısra mısra çözülüyorum sonra. Bu bir itaat mi yoksa başlı başına bir isyan mı çözemiyorum aslında. Ama biliyorum, başlığı ile esiri olduğum bu anının yansımalarını izliyorum hala duvarlarımda. İzliyorum aldırmadan tozuna..

Private 
 17.01.2010 19:12
Cevap :
çok eski bir yazımı okumuş olmanız ne güzel. Yazmaktan ziyade okumayı sevdiğim daha doğrusu yazmak bana zor geldiği için, okumayı tercih ediyorum. sevindirdi yazımı okumuş olmanız. Yazmak yürek dilidir ve ben bu dili pek iyi çözemiyorum. Yorumunuzla yaptığınız katkı için teşekkür ederim.  18.01.2010 18:52
 

Çok geç okuduğum için bağışlayın. Öncelikle, anılar kategorisinde yazmış olduğun deneme yazıyı begendim, seni ilgi ile takip edeceğim, ayrıca beni de takip edersen memnun olurum ve yorumlarını beklerim, Eski fotoğraflar, bir kavdan alev, alevden ateş, ateşten yükselip bulutlara duman olmuş sonrada sinip küllenmiş hayatların derin hikayesidir, ta ki birileri ona üfleyip, küllerini etrafa saçıncaya dek. Siz yüreğinizin derinlerinde hissettiğiniz o küllenmiş hayatın örtüsünü kaldırdınız ve biz de keyifle okuduk, Bu vesileyle teşükkürlerimi bildiririm, Sevgi ve saygıyla kalın. NoT:O fotoğrafı sayfanızda bizim de görmemiz mümkün mü?

Ali Emir KARAALİ 
 12.05.2008 19:07
Cevap :
Yorum için çok teşekkür ederim. O fotografı yayınlamayı önce düşündüm sonra vazgeçtim... Hayatta olmama ihtimali beni vazgeçirdi... ESEN KALINIZ..  12.05.2008 20:49
 

sen yaz ki biz okuyalım diyorum burnumda vanilya kokusuyla...başka da bir şey demiyorum

beenmaya 
 25.12.2007 13:05
Cevap :
Tatlı arım, arı mayam... Bal kokulu arkadaşım.. Yorumun için teşekkür ederim. sevgimle..  25.12.2007 17:36
 

Caddelerini kâh koşar adım, kâh aymaz tavırlar içinde arşınladım istanbul’un; bazen merakla daldım izbelerine, bazen umarsız geçtim elde bıçak ana avrat sövenlerin yanından…Çoğunca; ansızın, umulmadık ama hep bekleyegeldiğim bir şey bulacakmışçasına yürüdüm sahaflar çarşısında , arsız mütemadi bir iştahla... Ne şanslısın… 2004’te bulmuşsun.. Şansın ve bahtın hep açık, bayramın kutlu olsun…

Ömer Sebahattin Çetin 
 20.12.2007 0:11
Cevap :
şanslıyım çünkü sizden yorum aldım, teşekkür ederim. Bayram sabahı yüzümde tebessüm oldunuz.  20.12.2007 9:45
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 76
Toplam yorum
: 1905
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 2632
Kayıt tarihi
: 06.11.06
 
 

"Yasamak sakaya gelmez,büyük bir ciddiyetle yasayacaksinbir sincap gibi mesela,yani yasamin disinda ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster