Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Ocak '17

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
383
 

Bir kadın için ne büyük mutluluktur; böyle bir eşe sahip olmak!

Bir kadın için ne büyük mutluluktur; böyle bir eşe sahip olmak!
 

“Bir insan bir şeyi çok isterse, mutlaka olur o şey” desem, biliyorum ki, birçokları itiraz edip hemen:

               “Ben birçok şeyi çok istedim ama hiçbiri olmadı.” derler.

               Doğrudur. Gerçekten pek çok şey istemişler ve gerçekten de hiçbiri olmamıştır.

Hayır, hayır! Aklınızdan geçtiği gibi çelişkiye düşmüş değilim. İlk cümledeki düşüncemde ısrarcıyım.

Pekiyi, birçokları birçok şey istedikleri halde hiçbirinin gerçekleşmediğini söylediklerinde neden mi, “doğrudur” dedim?

Çünkü efendim, onlar gerçekten de, “Tanrım, şunu da ver, bunu da ver bana” diye çok dua etmişlerdir ama istedikleri şeye sahip olmak için mücadele etmemişler; bırakın parmaklarını oynatmayı, kıllarını bile oynatmamışlardır.

Emek harcamayan, alın teri akıtmayan, istediğini gerçekleştirmek için aklını, zekâsını, yeteneğini son sınırına kadar zorlamayan hiç kimseye, Tanrı’nın vereceği hiçbir şey yoktur.

Tembeli kim ödüllendirir ki, Tanrı ödüllendirsin!

Ahkâm kesmeyi bırakıp gelelim biz, merek ettiğiniz bir konu olan, Malatyalı köylü çocuğu Turan Eren’in, vali olmak hayaline kavuşmak için ne yaptığına…

Bunun için, önce liseyi bitirmesi gerekiyordu ki, hem de başarıyla bitirir. Sıra gelir, SBF’ye yani Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne… Bunun için, üniversite sınavından yüksek bir puan almalıydı elbette.

Türkçe öğretmeni, “Kitap oku” dedi diye, bir yaz tatilinde 75 kitap okuyacak kadar hırslı olan Turan Eren, yüksek puan alamayacaktı da kim alacaktı?

Ve ver elini Ankara… Kendisinden daha düşük puan alan birçok arkadaşı Tıp Fakültesi’ni tercih ederken, O, SBF’ye koşar; hiç tereddütsüz. Ön kaydını yaptırıp İstanbul’a döner. Mutludur. Beynindeki soru işaretleri, yüreğindeki endişeler silinmiştir. Omzundan büyük bir yük kalkmış gibi hafiflemiştir.

Eh artık, O’nun da şöyle bir gönlünce gezip tozmak hakkı değil mi? İstanbul’da ağabeyi, kardeşi ve akrabaları ile on beş gün öyle güzel vakit geçirir ki!..

Ön kaydını yaptırmıştı SBF’ye ama ya esas kaydı? Ankara’ya döner hemen. Ancak iki gün önce bitmiştir kayıtlar ve dolmuştur kontenjan.

Ey vah, ey vah ki, ey vah! Onca emek boşa gitti desenize. Sevinçle gittiği Ankara’dan üzülerek döner. Boşta kalmayayım deyip İstanbul İktisat Fakültesine yaptırır kaydını.

Tıp gibi iktisat da hiç aklında yoktu ki. Ta köyündeki çocukluğundan beri kaymakam olmak, vali olmaktı ideali O’nun. İstanbul’da, İktisat Fakültesi’nin derslerine devam eder ama aklı fikri Ankara’da SBF’dedir. Dersler başladıktan yaklaşık bir ay sonra, SBF’ye kaydını yaptırmış bir arkadaşını arar. İsmail’i… Der ki telefonda, “Ben bu fakülteyi hiç sevmedim. Öğrenci işlerine uğra bir zahmet. Yer var mı? Beni alabilirler mi, sor.” der. Arkadaşı, “Telefonu kapatma, iki dakika bekle, hemen sorayım” deyip bir koşu gidip geldikten sonra, “Turan, bir kişilik boş yer varmış. Hemen toparlan gel!” diye verir müjdeyi.

Kahramanımız da hemen okuldan kaydını sildirip gerekli belgelerini alarak koşar Ankara’ya. Sabah saat 8.30’da görevli memur kapıyı açar açmaz, O da girer arkasından. “Günaydın, dün telefon etmiştim. Bir kişilik boş yeriniz varmış. İstanbul Üniversitesi’nden kaydımı sildirip hemen geldim.” deyince, görevli ne dese beğenirsiniz:

“Dün, arkadaşınızla ben konuşmuştum. Ama sonra başka biri gelip kayıt oldu. Kontenjan tamamen doldu.”

Hayda! Olacak şey mi bu? Ne şanssızlık! Umutla, sevinçle gelmişti. Üzüntüyle mi dönecekti yine?

Siz olsanız, ne yaparsınız bu durumda? Kaydınızı sildirmişsiniz İstanbul’dan. Ülkedeki tüm fakültelere girebilecek kadar yüksek bir puan almanıza karşın, hiçbir fakülteye girememiş bir garip kişisiniz o an. İstanbul’a, Akhisar’a, köyünüze ne yüzle döneceksiniz? Bir şimşek hızıyla bunlar geçerken kafanızdan, elinizde bavul, şaşkın ve çaresiz kalakalmışsınız ortada.

Derken… Kısa boylu, tonton bir kız girer içeri. “Ben, Dişçilik Fakültesine gideceğim. Kaydımı sildirip belgelerimi almak istiyorum.” demesin mi?

Yok canım, güneş batmıyor; yeniden doğuyor. Ve Turan Eren’in gözlerinde yeni bir umut ışığı parlıyor. Ne olacak diye bekliyor. Görevli, “Elbette” deyip dosyasını çıkarıyor. Kaydını silip belgelerini veriyor. Kahramanımız durur mu? Hemen öne atılıp, “Artık ben kayıt olabilir miyim?” diyor. Görevli, “Tabii ki… Belgelerini ver, hemen kaydını yapayım. Ne şanslısın!” deyip yapıveriyor; bizim gencin kaydını.

Ve beş dakika içinde, SBF öğrencisidir Turan Eren.

Böylece, ikinci dileği de gerçekleşmiş olur. Coşkuyla girdiği ilk dersinin hocası kimmiş, dersiniz? Hemşerim, Prof. Dr. Muammer Aksoy

Bayram tatilinde Malatya’ya değil, Akhisar’a koşar. Amcası ve yengesiyle paylaşır mutluluğunu. Ve bir kişiyle daha…

Kim olabilir bu kişi sizce?

“Can dostum” dediği bir sınıf arkadaşı mı?

İlk aşkını yaşadığı bir genç kız mı yoksa?

Kim olabilir ki başka!

Var mı, aklınıza gelen birisi?

İyi bir tahmin yapabildiniz mi, bakalım! Açıklıyorum:

Turan Eren’in, amcası ve yengesinden sonra, Akhisar’da mutluluğunu paylaştığı üçüncü kişi, O’na okuma zevkini ve alışkanlığını kazandıran Edebiyat Öğretmeni Nihat Akseydir.

Ne mutlu o fedakâr öğretmene, ne mutlu o vefalı ve değerbilir öğrenciye!

Yıl 1968’dir. O yıllarda üniversitelerimizde sağ, sol çatışmaları yoğunlaşarak devam etmektedir. Nihat Bey, özellikle bu duruma dikkat çekip Turan ve arkadaşı İsmail’e, “Elbette fikriniz olacak ama önce bilgi sahibi olacaksınız. Bilgili ve becerili yetişmenizi, sağa sola bulaşmadan okulunuzu mutlaka bitirmenizi istiyorum.” der. Gençler de söz verirler; değerli öğretmenlerine.

Biliyorsunuz, Turan Eren söz verince, mutlaka yerine getirir. Ankara’ya, okuluna dönünce, dikkatle dinler konuşanları, bakar ki, sağcılar, “Biz vatanımızı ve milletimizi çok sevdiğimiz için sağcıyız” derken, solcular, “Biz yurdumuzu ve ulusumuzu çok sevdiğimiz için solcuyuz.” demekteler. Yani, anlayanlar için, bu ülkenin sağcısıyla solcusu arasında aslında hiçbir fark yoktur.    

Dolayısıyla, her iki tarafın da, Turan ve arkadaşı İsmail gibilere, “Siz inek takımındansınız;fikirsiz, düşüncesiz!” demelerine aldırmadan, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya kalkmak” gibi bir yanlışa düşmez; Nihat Aksey’in öğrencileri. (Dicleli Hikmet Buluttekin ile Hasanoğlanlı İbrahim Kaypakkaya’ya böyle bir tavsiyede bulunmamıştım ben maalesef. 1964 ve 1966 yıllarında sağ sol çatışması yoktu henüz. Bu tür bir uyarıda bulunsam, dinlerler miydi beni acaba?)

Yıl 1969… Aylardan ocak… Fikir Kulübü’nün önde gelenleri bir toplantı düzenleyip “dersleri boykot” kararı alırlar. “Gerekçesi ne?” mi dediniz. Laf mı sizinkisi! Aranınca gerekçe mi bulunmaz!

Hem de en az bir ay sürecek bir boykot… Taşralı öğrenciler ne yapsınlar? Evli evine, köylü köyüne… Turan da Malatya’daki köyüne…

Herkes iyi, sağlıklıdır ama 79 yaşındaki babası biraz hasta… Turan onu doktora götürmek ister ama baba, “Hayır” der ve direnir; “Yaşadığım kadar yaşadım. Hem de iyi yaşadım. Sen beni düşünme. Okuluna dön, derslerine çalış, sınıfını geç; başarılı ol. Tek isteğim, seni kaymakamlık makamında otururken bir kez görmek. Ama biliyorum, bu olmayacak. Kaymakam olunca, hiç unutma, sen bir köylü çocuğusun. Köye, köylüye yakın ol. Onlara hizmet et. Hizmete çok ihtiyaçları var onların. Senden tek istediğim bu.” der.

Bu ziyaret, babasını son görüşüdür. Bir daha göremeyecektir babayı. Dolayısıyla babasının sözlerini bir “vasiyet” gibi düşünür hep, kaymakamlık yıllarında: Maden’de, Şemdinli’de, Adilcevaz’da… Gevaş’ta, Kemah’ta, Susuz’da, Ağın’da… Ve dahi Vezirköprü’de, ve dahi Malkara’da… Başarılı bir idareci olmasında amcası, yengesi ve edebiyat öğretmeni Nihat Aksey kadar, babasından aldığı bu öğüdün de payı vardır.

Okuması yazması yoktur o babanın ama toprakla uğraşan, ekmeğini alın teri ile kazanan her köylü gibi sağduyu sahibidir. Gerek aile içinde, gerekse dışarıda bağırıp çağırarak, vurup kırarak değil, bakışlarıyla sağlarmış otoriteyi. Sözgelişi, çocuklarını hiç mi hiç dövmemiş. Ve eşine karşı, bırakın elini kaldırmayı, bir gün bile çirkin bir söz söylememiş. (Benim Zohre Teyze’min eşi Ârif Uysal, -nâmı diğer Ârif Çavuş- ile Medine Teyze’min eşi Ali Durmaz ve dahi dayım Kerim Koca ile Eyüp Coşkun -nâmı diğer Eyüp Hoca- dayı da öyle idi. Örnek olmuşlardır bana birçok konuda. Nûr içinde yatsınlar.)

Ne büyük bir şanstır, bir kadın için, öyle bir “koca”nın karısı olmak! Ve ne büyük mutluluktur, öyle bir babanın çocuğu olarak doğup büyümek!

Hüseyin Erkan

 huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 274
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster