Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ocak '09

 
Kategori
Yurtdışı Tatil
Okunma Sayısı
2219
 

Bir ortaçağ masal kenti:Prag

Bir ortaçağ masal kenti:Prag
 

23. Temmuz. 2004

Kale bölgesinden, seyyar satıcıların sıralandığı merdivenlerden inerek Mala Strana yani Küçük Mahalle denilen bölgeye geliyoruz.Burada ilk göze çarpan yukarıdan da gördüğümüz St.Nikolai kilisesi...Oksitlenip rengi mavi-yeşil olmuş kubbesi ve kulesiyle büyük bir kilise bu.Küçük mahallenin dar caddesinde tramvay işliyor.Trafik sıkışık.Bu yüzden caddenin iki yanındaki Barok ve Rönesans tipi evleri doğru dürüst izleyemeden hızlı adımlarla – benim için koşar adım- ilerleyip köprü sokağı Mostecka’ya sapıyor, Karel köprüsüne ulaşıyoruz.

Daha önce burada bulunan Judith köprüsü selden yıkılınca, 14. yüzyılda Kral IV. Karl buraya dayanıklı bir köprü yaptırmaya karar vermiş.Gerçekten de yapılan köprü çok dayanıklı çıkmış. 600 Yıldan beri hâlâ görevini sürdürdüğüne göre...

Aslında bu kraldan biraz söz etmek gerek. Lüksemburg hanedandan olan Jan ismindeki kral, Paris’te iyi bir eğitim görmüş ve daha kral olmadan önce de o zamanki adıyla Bohemya topraklarında ve Prag’ın yönetiminde önemli roller almış. 1344 de Papa’yla konuşup Prag’ın başpiskoposluk kenti olmasını sağlamış. 1347 yılında tahta çıktığında adını Karl olarak değiştirmiş. Aziz Vitus Katedralinin yapımını başlatmış- 1344 de başlayan yapım yüzyıllarca sürüp 1929 da sona ermiş- , Prag’ı genişletmek için Vltava nehrinin öte yakasında, Eski kentin güneyinde Yeni Kent’i kurdurmuş. Karel köprüsünü, Yeni Kent Belediye Sarayını yaptırmış, Ayrıca pek çok saray, kilise ve kaleler yaptırarak Prag ve çevresini geliştirmiş -Prag’da dolaşırken her yerde IV. Karl’ın yaptırdığı eserler karşımıza çıkıveriyor-. İlginç olan bir başka şey ise , kenti çevrelemesi için;ama daha çok halka iş ve aş sağlamak amacıyla surlar yaptırması

-Bu surlar Açlık Duvarı adını almış sonradan-.Demek yöneticiler her zaman işsizliği önleme çarelerine başvurmuşlar.Biz de de kaldırımların her yıl sökülüp yeniden yapılmasının, yolların durmadan kazılmasının gerekçesi olarak işsizlik gösterilmiyor mu?

Kral IV. Karl, bunlardan başka Prag’a zanaatkarları, bilim adamlarını ve sanatçıları toplamış, bilime , sanata ve ticarete önem vermiş.Büyük Karl diye anılan bu kral gerçekten de bu adı hak etmiş.Sonunda Kutsal Roma İmparatoru seçilmiş ve o dönem tüm Batı Avrupa’ya hükmetmiş.

1348 de Orta Avrupa’nın ilk Üniversitesini kurması bile ne kadar ileri görüşlü, aydınlık bir kral olduğunu gösteriyor.Öte yandan Karlova adındaki bu üniversitenin rektörü ve reformcuların lideri olan Jan Hus, IV. Karl’ın oğlu IV.Vaclav zamanında Katoliklere karşı reformcu hareketi başlatmış.Bu hareketin beşiği üniversite kampüsüymüş. Jan Hus 1415 de aforoz edilmiş ve bir kazıkta yakılarak öldürülmüş;ancak üniversite öğrencileri reformcu hareketi sürdürmüşler. Demek ki Üniversite öğrenci hareketleri daha ilk üniversitenin kurulduğunda başlayıp günümüze dek gelmiş.İlerici hareketlerde bilimin ve aydınlık düşüncenin kaynağı üniversitelerin lokomotif görevini yüklenmesi çok doğal.

Küçük Mahalleden köprüye geçerken bizi ortaçağ şatolarını andıran iki kule karşılıyor.Biraz daha küçük olan Judith kulesi, selde yıkılan eski köprüden kalmış.Küçük Mahalle Kulesi ise kasabanın kapısı olarak yapılmış.Bu kuleye çıkıp oradan Prag’ı seyretmek mümkün;ama yine zamansızlık yüzünden yola devam ediyoruz.

Orta çağda kent devletleri olduğunu anımsayalım. O dönemde Kale Bölgesi ve karşı kıyıdaki Eski Kent ayrı küçük kentler halindeymiş.Birleşme sonradan olmuş.O dönemde kentler, bir şato , onun çevresinde toplaşmış evler ve onları da çevreleyen kale surlarından oluşuyormuş. Surlar da içi su dolu hendeklerle çevriliymiş.Kent kapısı, aslında kale kapısıymış ve inip kalkan bir tahta köprü su dolu hendeğin aşıp kaleye giriş ve çıkışı sağlıyormuş.Bu köprü kalktığında içeri giriş olanaksız olurmuş.Nehirlerde de köprü başları böyle kale görevini gören kulelerle korunuyormuş. Heidelberg’te de benzeri bir köprü kulesi görmüştüm. Bu konuyla ilgili seyrettiğim filmler aklıma geliyor hemen. Kale kapısını açmak için zorlayan düşmanlarla sarılı bir kale...Yukarıdan oklar, mızraklar yağıyor, düşman askerlerinin üzerine.Metal zırhlar giyip başlıklar takmış şövalyeler ve komutanlar atları üzerinde mağrur dikilip oturuyor ve savaşı uzaktan seyrediyorlar...

Düş dünyasında oyalanmaya zaman yok.Rehberimiz Karel köprüsünün üzerindeki iki yana dizili heykellerden birinin önünde durmuş bir şeyler anlatıyor.Koşup yetişmek gerek.

Aziz John Nepomuk heykeli, başında altından haresi ve elinde haçı ile boynunu bükmüş duruyor.O da öldürüldükten sonra aziz ilan edilenlerden... Heykelin kaidesindeki, azizin son dakikalarını resmeden bronz rölyefin uğur getirdiğine inanılıyormuş.Turistler başına üşüşmüşler, ellerini bu rölyefe deydirerek dilek tutuyorlar. Ben de ülkemizdeki, her yanına çaput bağlanmış türbeleri düşünüyorum.Benzer inanışlar her dinde var galiba...

Bir başka heykel grubu dikkatimi çekiyor.Zindan penceresi gibi bir kaidesi var.Eğilip bakınca içeride acıyla kıvranan insan heykelleri görülüyor.Rehberimiz, zindana dayanmış duran, göbekli, eli kırbaçlı köleci heykelini gösteriyor.Başında sorguçlu sarık, üzerinde kaftan, ayağında şalvarla bir Osmanlı tipi çizilmiş. Zindandakiler, Osmanlı’nın esir aldığı Hıristiyanları anlatıyormuş.Kaidenin üzerindeki heykeller ise köleleri kurtarmak için satın alan tarikat liderlerini simgeliyormuş. Osmanlı ne kadar kötü yer etmiş Avrupalıların tarihlerinde.Daha da kötüsü bütün kitaplar, belgeler Osmanlı olarak değil, “Türk” diye anlatıyor. Türkler gelip kuşatıyorlar, Türkler kaleleri ele geçiriyorlar, Türkler esir alıyorlar... Oysa o yüzyıllarda saldırıp toprakları işgal etmek, savaşta yenilenleri esir almak, köle yapmak savaşı kazananın hakkı olarak görülüyordu –Ben bu düşünceye karşıyım elbette ;ama sonuç değişmiyor- ve sadece Osmanlılar değil, bütün devletler için geçerliydi bu. Devletler varlıklarını sürdürebilmek için güçlü olmak zorundaydılar.Güçlü olmanın kuralları ise saldırganlıktan ve sömürüden geçiyordu –Sanki şimdi çok mu farklı? Sadece üstü örtülüp cilalandı-. Amerika’da bile kölelik daha geçen yüzyılda kaldırılmadı mı?

Sanat gücünü burada gösteriyor işte.Resimle, heykelle, gravürlerle Osmanlı saldırılarını işleyen eserler meydana getiren sanatçılar, onları yüzyıllar ötesine taşıyıp suçlayabiliyorlar. Resim ve heykel sanatı İslam’a aykırı diye yasaklandığından bizde böyle kanıtlar yok.

Avrupalının tarihi Türklerle savaşmak üzerine kurulmuş.Şimdi yabancı düşmanlığı yaparken en çok da Türklere karşı tavır almaları, Avrupa Birliğine giriş için zorluk çıkartıp durmaları boşa değil.Bizim büyüyüp gelişmemize, güçlenmemize karşı çıkıp baltalamaları da bundan. Türk korkusu ve düşmanlığı genlere işlemiş. Önemli olan bu düşmanlığın izlerini silip dostlukları pekiştirmek; ama nasıl? Burada da sanata ve sanatçılara görev düşüyor bence.

Karel köprüsü üzerinde seyyar satıcılar, ressamlar, müzisyenler....Ressamlar turistlerin resmini yapıyorlar. Sergiledikleri kentin manzara resimlerini satıyorlar. Müzisyen gençlerden bazıları gitar çalıyor, bazıları akordeon...İlerde bir laternacı...Başında beyaz, hasır şapkası, sırtında kırmızı yeleğiyle göbekli bir adam.Laternanın kolunu çeviriyor ve kendine has müziği ile çevresine toplananları eğlendiriyor.Turistlerin kimi müzisyenlerle fotoğraf çektirirken çoğu Vltava nehrinde gezinen vapurların, Kampa adasının ya da köprü kenarında dizili heykellerin fotoğrafını çekiyorlar.Bu köprü trafiğe kapalı.Turistlerin gözdesi...Bu yüzden günün her saatinde çok kalabalık.Öte yandan rehberimiz uyarıyor.

“Aman çantalarınıza dikkat!”

Köprünün diğer ucunda sivri kuleleri ve burçlarıyla Eski Mahalle Köprü Kulesi yükseliyor.Nehrin bu yakası Stare Mesto yani Eski Kent adını alıyor.Biz bu kulenin kemerli kapısından geçerek Eski Kent’e giriyoruz.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Paylaşımınız için teşekkürler.Bana Prag'a gitme kararı verdirdiniz saygılarımla

latif100 
 12.01.2009 17:16
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 891
Kayıt tarihi
: 03.12.08
 
 

1946 yılında doğan ve tıp doktoru olarak Türkiye ve Almanya’da çalışan Gülseren Engin’in ilk öyküsü ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster