Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Kasım '17

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
854
 

Bir Tüfekte, İki Fişekte, Üç Eşekte!

Bir Tüfekte, İki Fişekte, Üç Eşekte!
 

Eminim birçoğumuz bu deyişi duymamışızdır. Ben de ilk duyduğumda önce gülümsemiş, sonrasında ise çokça kullanmaya başlamıştım. Askeriyede sıkça kullanılan bir deyiştir. Atış eğitimleri esnasında hedefi vurmada başarısız olan askerler çoğunlukla suçu kendinde aramak yerine, öncelikle hatayı başka yerlerde arar. Örneğin; güneşten dolayı hedefi net görememiştir veya silahın nişangâh ayarı bozuktur.  Rüzgârdan gözüne toz kaçmıştır veya koluna ani bir ağrı girmiştir. Onca karavanadan sonra her ne hikmetse kendi atıcılığına toz kondurmaz. İşte böyle askerlere komutan der ki; ‘’Hadi diyelim birinci hata tüfekte, tamam ikinci hata da fişekte, ama üçüncü hata da artık eşekte(atıcıda).’’ Şimdilik tüfeği, fişeği, eşeği bir kenara bırakalım.

Şu an 32 yaşımdayım. Yirmili yaşlarıma yaklaşırken ki ve yirmili yaşlarımın başındaki hallerimi hatırlıyorum da ne kadar da şen şakrak biriydim. Arkadaşlarımla bir arada olmayı çok sever, şakalar yapmaya bayılır, sıcak sohbetlerin merkezinde olmaya çalışırdım. Oldukça çenesi düşük biriydim. Okul hayatımda ve sosyal hayatımda lider birey rollerini üstlenir, gezi, bilgi yarışması, maç, tiyatro, ziyaret vb. organizasyonların düzenleyicisi olurdum. Belki de bu yüzden birçok farklı ortamda ‘’Abi’’, ‘’Baba’’ gibi lakaplarım oldu. Benim için güzel ve özel zamanlardı. Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki; O yaşların verdiği hayat enerjisi ve hayatın taşlı yollarında henüz yalnız yürümeye başlamamış olmamın üzerimdeki rahatlığı, toplumsal analizler yapmak ve sosyal sorunları algılayabilme noktasında gözümde perde olmuş. O yaşlarda insanın öncelikleri farklı oluyor malum. Hayalleri farklı oluyor. Belki de toplumsal duyarlılığımızın ve algılama seviyemizin en alt noktada olduğu zamanlar.

İleriye doğru akıp giden zaman içinde, okuduklarım, gördüklerim ve yaşadıklarım sonucu yukarıda bahsettiğim özelliklerim aynı oranda geriye gitti. Eski neşem kayboldu. Kalabalıklardan uzaklaşmaya başladım. Girdiğim ortamlarda genellikle sessiz kalmayı tercih ediyorum artık. ‘’Cehalet azaldıkça, huzursuzluk artar.’’

Peki, ne oldu da ben böyle oldum? Çünkü korkuyorum… Neyden mi? İnsanlardan ve toplumdan! Çünkü güvenmiyorum… Neye mi? İnsanlara ve topluma! Korku ve güvensizlik öyle ha deyince insanın içine oturan duygular değil. İnsani ilişkilerin sonucunda ki kandırılma, şiddet görme, maruz kalınan haksızlıklar, şahit olunan yolsuzluklar, adam kayırmalar, dolandırılmalar, adalet arayışında sonuçsuz çabalar, toplumsal hayal kırıklıkları ve benzeri birçok yaşanmışlığın sonucu. Sizde bu çarkın dişlilerinden biri olurda sisteme ayak uydurursanız sorun yok. Ama uyduramazsanız sizin açınızdan sorun çok.    

Siyasilerin ve medyanın(özellikle taraflı medya) teoride bize empoze ettiği ülke ve toplumla, benim pratikte yaşadığım ülke ve toplum aynı değil. Dilimizle en üst tondan hassasiyet gösterdiğimiz milli ve manevi duyguların, toplumsal düzen içerisindeki karşılığı yok denecek kadar az. Konuyu biraz daha somut hale getirelim. Sosyal ahlak seviyemiz yerlerde sürünüyor. En basit ve güncel örneklerden biri trafik! Artık trafiğe çıkmaya korkuyorum. Yayasından sürücüsüne herkes de bir saygısızlık, bir tahammülsüzlük, bir kural tanımazlık. Haklı olan da haksız olan da birbirine hakaret ediyor, biraz üstelesen fiziksel şiddete maruz kalman içten bile değil. Yol boşken kırmızı ışıkta neden bekliyorsun diye küfredene bile şahit oldum; varın gerisini siz düşünün. Bu ülkede trafik tartışmaları yüzünden insanlar öldürülüyor. Daha dün iki gazimizi aileleriyle beraber hastanelik ettiler. Trafik kazalarının çokluğu zaten malumunuz.

Lafa geldiğinde Müslüman ülke olmakla övünürüz ama İslam ahlakının gerekliliklerini yaşamayız. Peygamber Efendimizin dediği gibi; ‘’Ahlaksız, Din olmaz.’’ Konu para olunca herkes Din’i bir kenara bırakıyor. Paranın cebimize girmesini sağlayan her yol mübah artık. Alışverişlerde herkes bir fırsatçılık peşinde, birbirini kandırma derdinde. Yalan artık pazarlama stratejisi olmuş normal karşılanıyor. Yalanla, hileyle iş bitirenler gözde bu devirde.  Birçoğumuz borcuna sadık değil artık. Ödememekten rahatsızlık bile duymuyoruz. Birçok işyeri biliyorum alacaklarını tahsil edemediği için kapanan ya da sektör değiştiren. Muhasebecilerimiz ne yaparız da patronumuzun en az vergi vermesini(vergi kaçırma) sağlarız derdinde. Büyük işverenler arkalarına aldığı maddi ve siyasi güçleri ile işçi sınıfını sömürme derdindeler. Neymiş efendim… Haftalık kırk saatten fazla çalışılamazmış ve en az asgari ücret ödenmeliymiş kanunen. Haftada atmış saat ve asgari ücretin altına çalışan işçi ordusu var bu ülkede.

Her gün çocuk tacizlerinin, tecavüzlerinin haberlerini okuyor, izliyoruz. Tekrar, tekrar ve tekrar.

Azrail’in her an karşımıza çıkabileceği bir ülkede yaşıyoruz. İş kazaları(özellikle), miras kavgaları, namus cinayetleri, trafik kazaları, yan baktın kavgaları, yanlış tedavi vb.

Bir değil, iki değil, beş değil, on değil… Her yıl yüzlerce kadın öldürülüyor bu ülkede, sadece bugün üç kadın öldürüldü. Neden? Sadece kadınların bacak aralarında ‘’namus’’ aradığımız için. Namusun sadece kadına has bir olgu olmadığını bir türlü anlayamadığımız için.

Hukuk ise bir örümcek ağı misali ülkemizde, küçük sinek ağa takılırken, büyük sinek delip geçiyor. Adam kayırma had safhada, eline fırsatı geçiren yedi sülalesini bir yerlere getiriyor. Liyakat mi? O da ne? Sadakat var ya o yeter. Siyasi teşkilatlar güç elde etme sistemi gibi çalışıyor. Parti ilçe başkanını kapıda karşılayan kaymakamlar biliyorum. Dürüst insan zaten siyasetten uzak duruyor.

Çevreye, canlıya saygı dessen yok! Her gün hayvanlara işkence edenlerin videolarını, haberlerini izliyoruz. Tekrar, tekrar ve tekrar. Hafta sonları bize kucak açan ormanların, piknik alanlarının, plajların af edersiniz kucağına sı…yoruz.

Aslında her problemin kaynağında aynı olgu var; ‘’sosyal ahlak’’ yani bizde eksik olan.

Tek tek örnek vermeye kalksam blog değil kitap olur. Beni anlayan anlamıştır zaten. Her şey gün gibi ortada… Hepimiz aslında aynı konulardan şikâyetçi, aynı sorunlardan dertliyiz. Ama her daim haklıyız. Haksız olan diğer insanlar.

Yollar, köprüler, havaalanları inşa ediliyor! Araba, uçak, gemi yapacağız! Teknolojimiz gelişiyor. Peki, gerçekten geliştiğimizi mi düşünüyorsunuz? Öyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. İnsani gelişmişliğimizi tamamlamadığımız sürece ne yapsak fayda etmeyecek.

Sizi bilmem ama ben huzursuzum!

Gelelim yazımın başında bir kenara koyduğumuz tüfek, fişek ve eşeğe. Biliyorsunuz yukarıda birçok sorunumuzun kronikleştiğinden ve tekrarlandığından bahsettim. Neden tekrarlanıyor da düzelmiyor?

Birinci hata tüfekte, ikinci hata fişekte, peki ya üçüncü hata?

Saygı İle… 8 Kasım 2017-Denizli / Özkan SARI

E Ruhi YALÇIN bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 102
Toplam yorum
: 339
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 3697
Kayıt tarihi
: 05.09.15
 
 

Kalın Sağlıcakla... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster