Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Ekim '10

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
3235
 

Bir Türk filmi: Kavşak

Bir Türk filmi: Kavşak
 

Köşe kapmaca oynar gibiydim cuma akşamüzeri. Ama kendi kendimle, yoksa kaçtığım biri yoktu. Aslında o günkü koşuşturuşuma tam da uymuyor bu tanımlama ama nedense "kavşak" kelimesine yakıştırdım sanki köşe kapmacayı.

Kavşak… Hani sola dönünce denizi gördüğünüz ya da, sağa döndüğünüzde hastane olan yer midir sizin için? Veya dönüverdiğinizde, sevgilinizle buluştuğunuz pastane, evinize giden yol, en yakın otobüs durağı, ağaçlarının gölgesinde dinlendiğiniz park… mı vardır?

Ya hayatınızda bir kavşağı döndüğünüzde ne vardır sizi bekleyen? Sevileni kaybetmek, “kötü yol”a düşmek, işini kaybetmek… belki de daha iyi bir hayat, başarılı olacağınız bir iş, mutlu bir yuva… Bilemezsiniz, kavşağı dönmeden bilemezsiniz. Belki de dönmeden doğrudan geçer gidersiniz, yine de bir şey olur, onu da yaşamadan bilemezsiniz.

Kendimce uzun bir süredir sinemaya gitmemiştim. Bu yüzden gazetede filmin adını görünce ve 1-Ekim; cuma günü ki kavşağı dönerek sinemaya gitmeyi tercih edenler, her cuma günü film gösterimlerinin yenilendiğini bilirler, gösterime başlayacağını okuyunca gitmeye karar verdim. Ve gazetede filmin bir festivalde* ödül aldığı çarptı gözüme, daha başka bir şey okumadım, hiçbir şey bilmeden gitmek önemlidir benim için ki ödül almış filmler bazen yanıltır beni. Yine de ismi ilginç gelmişti, gittim.

Salonda beş kişiydik, bir delikanlı ve üç hanım daha vardı; kendi aralarında konuşan. Eyvah dedim, ya film başlayınca da konuşurlarsa? Korktuğum başıma gelmedi ve üstelik beyaz perde ile aramda kimse yoktu, uzun reklam kuşağı sonrası, ışıklar söndü, salon karardı, perde aydınlandı ve filmle baş başa kaldım.

Ayrıntılardı ilk dikkatimi çeken, saat örneğin, dördü gösteriyordu sık sık, belki de o saatlerde Güven Bey’i artık okula başlayan kızı aradığı için. Düzenli masasının bir kenarında ise eşi ve kızı ile çekilmiş fotoğraf duruyordu. Ve masanın önündeki sehpada Cumhuriyet Gazetesi. Bir şirkette çalışan, yıllanmış, adı gibi güven duyulan sessiz, sakin bir muhasebeci; şef.

Haydar; teknolojiye hakim ve bir derdi olan Haydar. Derdini çözmede Güven Bey’den gereken yardımı alamayınca, bilgisini kullanan, hayatındaki dramı kimseye belli etmeden çözmeye çalışan Haydar.

Bir gün Güven Bey’in odasına masası konularak sadece iş hayatına değil, “ev hayatına” da giren Arzu Hanım. Onun da Güven Bey’in evladıyla yaşıt bir kızı vardır. “İçkiyi bıraktım” diyerek peşinde dolanan, ayrı yaşadığı eşine, karşı durmaya çalışan, çalışan bir anne.

Babacan bir işveren, çok yoğun(!) çalışan bir memur kızımız.

Güven Beyin günleri, sabah erkenden yollara düşüp işe gitmek ve akşam işten çıkar çıkmaz eve dönmekle geçer. Eski ahşap bir evde kiracıdır; daracık bir mutfak, daracık bir oturma odası, daracık bir yatak odası… (Neden bu kadar dardı mekanlar bilemedim ama teknik olarak bir anlamı vardır elbet.) Ve aynı binada oturdukları ev sahibi Saniye Teyze ve üst katta oturan, evde kızına ve karısına hayatı dar eden, akşamcı (akşamdan akşama içki içen) polislikten atılma oğlu; kat karşılığı evi müteahhide vermek isteyen ama annesini ikna edemeyen geçim derdindeki oğlu.

Gerek iş yerinde gerekse evde, günler, birbirlerinden haberdar olmadan, herkesin derdi kendisine yeksenaklığında geçerken, birden ev sahibi, oğlu, torunu ve Haydar ile yolları bir hastanede kesişir Güven Bey’in. Her birinin eteğindeki “dram” dökülür ortaya; sessizce. Hastane odasının duvarlarındaki “organ bağışı” uyarıları bile sessizce alır yerini. Tıpkı Güven Bey’in kendi dramını sessizce yaşaması gibi.

Evet dramatik bir filmdi, üstelik son derece dramatik ama kesinlikle “dramatik” çevrilmemişti. Bir umut; geçinemediği için babadan kalma evi satmaya çalışan oğul için, baba zulmünden yılıp evden kaçan ama sonunda “cep telefonum olmasa da olur diyen ” diyen kız için, anne-babası bir araya gelsin diye “erkenden yatmaya, o sevmediği kerevizi yemeye söz veren” kız çocuğu için, ailesini toparlamaya çalışan “baba” için mutlu olmaya dair bir umut hep vardı; sessizce, sakince uzanmıştı umut dalları da.

Ya Güven Bey ve onun dramı? Umut var mıydı dersiniz?

İyi seyirler olsun. Keyifli bir pazar günü diliyorum.

Not: Filmin ilk yarısı o kadar çabuk bitti ki şaşırdım. Yok ben öyle hissetmedim, neredeyse yarım saatte bitti ama ikinci yarı açığı kapattı. Emek verenlerin aklına, emeğine ille de yüreğine sağlık.

Oyuncular: Güven Kıraç, Sezin Akbaşoğulları, Umut Kurt, Cengiz Bozkurt, Yücel erten, Nihal Kolbaş, Mete Horozoğlu, Dolunay Soysert.

*17. Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen”. “En iyi kadın Oyuncu” . “Umut Veren Erkek Oyuncu” ve “En iyi Müzik” dallarında dört ödül sahibi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ih ıh, bu kadarını öğrendikten sonra gitmem artık. Ama lütfen bir dahaki sefere bana da haber verir misiniz? Belki 6 kişi oluruz salonda?! :-)) Selamla, sevgiyle, saygıyla... MS

Mehmet Sağlam 
 03.10.2010 21:11
Cevap :
Anlatmadıklarım var:)))) Örneğin, hastaneye gidiyor Güven Bey, ve diyor ki "Saniye Hanım hangi odada?" Yanıt: "Bir saniye" Gülümsedim o kadar dramın içinde. Hiç aklıma gelmez Saniye Hanım'ın aslında bir "an" olduğu, iyi mi? Kısmetse haber veririm :) Sevgiler, selamlar.  03.10.2010 21:39
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 209
Toplam yorum
: 2556
Toplam mesaj
: 478
Ort. okunma sayısı
: 3222
Kayıt tarihi
: 29.03.07
 
 

Yazmak... Öyle güzel, öyle hoş ve öyle derin bir eylem ki!.. Olmazları bile oldurabiliyorsun. "Ke..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster