Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Ağustos '18

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
199
 

Bir Tutam İstanbul -2

Bir Tutam İstanbul -2
 

 “Kendimi bir şekerleme paketi kazanmış küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Önce büyük bir zevkle ve iştahla yedim ama azalmaya başladıklarını bir kez hissedince, şimdi teker teker tadını alarak yiyorum.”*

Yaşadıklarımın bir düş olduğunu bilsem de, bazı hayalleri gerçek gibi yaşamanın mutluluğunu keşfetmiş olmanın ayrıcalıklı tadına vararak yürüyorum. Köprüden karşıya geçip Tünel’e doğru gidiyor ayaklarım. Kulaklarımda hâlâ çocukluğumdaki gürültülü vagonların sesleri. Yaşı ellinin üzerinde olan İstanbulluların mutlaka hatırlayacağı o şangır şungur ses. Bugün yağ gibi kayıp giden vagonlar o eski tadı vermiyor bana.

Her Tünel’e binişimde üstü başı perişan, yoksul küçük oğlan çocuğunu arar gözlerim ve Sait Faik’in o öyküsüne misafir karakter olarak katılırım. Mümkün olabilse geriye sarabilsem zamanı. Tünel’den çıktıktan sonra, Beyoğlu’nda başında şapkası, yüzünde sarışın çocukluğu, pardösüsünün yakasını kaldırmış, dudağında sigarasıyla dalgın yürüyen  Sait Faik’e rastlasam…Koluna girip onu Markiz’de bir soluk almaya ikna edebilsem… Bana öykülerinden, Burgazada’dan, Varbet’in topal martısından, Yorgiya’dan söz etse…

Taksim’e doğru yürürken kitapçı vitrinlerine bakıyorum. Yeni açılan birkaç kitabevi içimdeki umut kandilinin fitiline dokunuveriyor uzaktan. Yüreğimi aydınlatıyor hâlâ güzel şeyler yapan insanların oluşu. İçeri girip kitapları karıştırıyorum. Büyükçe bir bölümde “Ne alırsan 10 tl” yazıyor. O fiyattan satılması o kitaba saygısızlık olabilecek kitaplar görüyorum aralarında.  K.Jaspers’in Nietzsche hakkında yazdığı bir kitabı seçip alıyorum. 500 küsür sayfalık kitaba on lira verirken Jaspers’ten özür diliyorum.

Galatasaray’a gelince Duduodalar sokağına giriyorum. Bedir Han yorgun gözlerle bana bakıyor. İkinci kattaki diş deposunda çalışan o kızı hatırladığı aşina bakışlarından belli.

“Sen de yaşlanmışsın!” diyor. “Nerede o güzel kız?”

“Çok uzaklarda kaldı” diyorum.

“Her şey değişti buralarda” diyor. “Beyoğlu, eski Beyoğlu değil!”

“Boş ver, ben de eski Melek değilim zaten” diyorum uzaklaşırken.

Balık Pazarı’nda midye tava, kokoreç kokusu. Ekmek arası midye , bol tarator canım çekiyor. Tavadaki kararmış yağı görünce vazgeçiyorum. Eskiden olsa umurumda olmazdı. İnsan yaşlandıkça canı tatlı oluyor galiba…

İnci Pastanesi’nin önünden geçerken vitrinden içeri bakıyorum. Tezgahın üzerindeki porsiyonlanmış  profitoroller uzaktan göz kırpıyor.

Ama benim tatlı yemem yasak!

Şeker komasına girebilirim.

Olsun, ağzının tadıyla ölen kaç kişi vardır dünyada?

Görünmez bir el omuzlarımdan içeri doğru itiveriyor. Tezgahtan bir tabak kapıp kapının yanındaki küçük masaya ilişiyorum.

İlk kaşıkta müthiş bir hayal kırklığı…

Nerede o çikolata sosunun 1970’lerdeki muhteşem lezzeti?

Bir şeyler düğümleniyor boğazımda, jilet kesiği gibi incecik bir sızı yerleşiyor yüreğime.

Fitaş Pasajı’nın önünde durup afişlere bakıyorum. Pasajın eski sıcaklığından eser kalmamış. Fitaş sineması kim bilir kaç parçaya bölünüp cep sinemalarına dönüştürülmüş, öğrenmek istemiyorum.  Dr. Jivago, Rüzgar Gibi Geçti, Aşk Hikayesi bir telaş geçiyor gözümün önünden…

Birden burnuma nefis bir pilav kokusu geliyor. Etrafıma bakınıyorum, az ötede Ağa Camii’nin köşesinde nohutlu pilav satılıyor. Küçük, üç tekerlekli bir araba, önünde üç-beş tabure.

Hizmette sınır yok!

Bugün arsızlığım üzerimde. İçimdeki çocuk şımarmak istiyor.

Minik taburelerden birine oturuyorum.

“Bir mi, bir buçuk mu olsun abla?” diye soruyor güleç yüzlü genç adam.

“Bir” diyorum.

“Karabiber ister misiniz?”

“Hayır!” diyorum, “Varsa bir tutam eski İstanbul olabilir.”

Genç adam yüzünde soran bir ifadeyle bana bakıyor.

“Aldırma” diyorum, “Karabiber sevmem. Zaten eski İstanbul da kalmamış.”

Bugünü kendime ve anılarıma ayırdığım için mutluyum. Bazı şeyleri ertelemenin nasıl bir hata olduğunu unutuyoruz bazen. İnsan yaşamın çok güzel olduğunu ancak çok az zamanı kaldığında anlıyor. Ve  “Elinde kalan son bir şekerlemeyi bile yitirmek istemiyor…”

 

*M.R.Morais Andrade

 

Ayşegül HAYVAR, bayram aslan bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İstanbul'a bambaşka bir pencereden baktırdınız Melek hanım teşekkür ederim,her şeye bütün özlemlerimize rağmen ben de bir vapurun açık bölümünde martılara (etcil hayvana hamur yedirme hakkımız olmasa da) simit atarak karşıdan karşıya geçmeye,vapurda satıcıların senfonisi olmasa da müzisyenleri dinlemeye bayılıyorum, söz ettiğiniz herkesi saygıyla anarak emeğinize sağlık diliyorum sevgilerimle

Cemile Torun 
 03.09.2018 16:42
Cevap :
Ne çok şeyi vardır İstanbul'un anlatılacak... Bakın siz martılardan söz ettiniz, benim aklıma da hemen güvercinler geldi. Her ikisi de bu güzel şehrin olmazsa olmazları arasında.Kalabalığı ve trafiği ile çekilmez hale gelse de insan vazgeçemiyor İstanbul'dan. Ya da ben vazgeçemiyorum... Teşekkür ve sevgiyle.   04.09.2018 11:50
 

Zarif, hatırlı bir İstanbul Hanımefendisinin düş gibi eşsiz anılarının peşi sıra gelmek heyecan veriyor. Uzun, huzurlu bir ömür diliyorum.Sevgiler..

SAYHAN 
 29.08.2018 9:57
Cevap :
Sevgili S.Ayhan hanım, yorumlarınız bana her zaman kendimi özel hissettiriyor... Teşekkür ve sevgilerimle.  29.08.2018 13:16
 

Zamanı düşünmeden anı yaşamak ve tadına varmak gerek. İçimizdeki çocuğu biraz şımartmanın da çok zararı olmaz diye düşünüyorum... Selamlar, mutlu kalın...

Ayşegül HAYVAR 
 28.08.2018 22:11
Cevap :
Aslında o içimizdeki hiç büyümeyen çocuk bizim yaşama sevincimizdir Sevgili Ayşegül hanım. Ve o çocuk iyi ki var...Yoksa huysuz bir ihtiyar olarak yaşayıp gidecektik... Sevgiyle kalın.  29.08.2018 13:10
 

Sait Faik'in de başında eski âlemlerin sarhoşluğu esiyordu.Son kuşlar öyküsü geliyor aklıma.Yaş aldıkça çoğalıyor hatıralar.Ama çok az ömür kalması niye?An ki ömre değer. Ne güzel bir anlar toplamı yaşamışsınız kaç ömre değer.Sevgiler..

üç nokta 
 27.08.2018 22:10
Cevap :
Son Kuşlar'ı adı gibi saklı bir hüzünle yazmış Sait Faik.Aslında o günlerden bugüne değişen bir şey yok. "Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı" diyor ya, bugün de aynı şeyleri yaşamıyor muyuz? Ve yaşarken hatıralar çoğaldıkça biz eskiyip, eksiliyoruz.Güzel bir "an"ı bir ömre bedellemek de bazen avutmuyor insanı...Teşekkür ve sevgiyle.  28.08.2018 13:17
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 213
Toplam yorum
: 1802
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2072
Kayıt tarihi
: 26.09.07
 
 

Burada yazarken kim olduğumuzun, ne olduğumuzun bir önemi olmadığını düşünüyorum. Önemli olan yaz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster