Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Eylül '11

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
128
 

Bir Yakacık sevdasıdır içimde taşıdığım

Bir Yakacık sevdasıdır içimde taşıdığım. Benimle birlikte yaşadığım her yere götürdüm. Ankara’ya götürdüm, Çerkezköy vardı devamında şimdi ise Silivri. Yaşadığım yer çok önemli değil benim için hep hep ama hep Yakacık’lı oldum. Ömrümün 44.cü seneyi devriyesine yaklaştım. Aslına bakarsanız dolu dolu sadece 17 yıl yaşadım her sokağında.

Sokağa çıkacak yaşlarıma geldiğimde, topraktı sokağımız. Yağmur yağdığında çamur olurdu her yer, yazın da toz duman. Taşlar vardı toprağın içinde ve oynarken düştüğümüzde fena yakardı canımızı. Kanayan kol bacakların yanında, patlattığımız kafamızdan süzülen kanlar da hediyesiydi bize Pazar Sokağı’nın. Kedi, köpek sürüsüne bereket. Hiç eksilmedi o sokaktan. Bizim değildi ama hepimizindi onlar. İsimler vermiştik onlara. Bazen besler, bazen sever, bazen de kovalardık çocuk ruhumuzun aldığı zevkle. Boy küçük, cüsse minik ve bir köpeği kimlik bunalımına sokup at gibi binerdik kimi zaman üzerine. O garibim de sesini çıkarmazdı ama bir yandan da kurtulmaya çalışırdı elimizden. Isırmadılar mahalleden kimseyi. Ama yavrularını zehirleyen temizlik görevlilerini de hiç pas geçmediler. Göründü mü temizlik görevlisi sokağın başında bizimki havlaya başlardı ona doğru koşmaya. Adamcağız ne yapsın belediye vermiş bir görev, ekmeğinin peşinde. Yavrularamı üzülürsün, ekmeğini kazanıp kendi yavrularına bakmaya çalışan adamın düştüğü hale mi? O da can havliyle sallardı elindeki çalı süpürgesinin sapını bizimkine doğru. Yıllar boyu devam etti mücadele.

Çok zenginde vardı mahallemizde, fakir de. Müslüman da vardı, Hrıstiyan ve Yahudi de. Nüfus kağıdında din hanesinde 3 ünden biri yazdığı halde hepsinden bihaber olanlar da yok değildi.

Köyün yerlisinden de vardı, Anadolu’dan göçen de. Yugoslav göçmeni de vardı, Edirne’den gelen de. Hatta bir de Beyaz Rus bir aile de. Küçük bir sokaktı aslında ama çok büyük bir saygı vardı herkesin arasında. Hani neredeyse aynı kökenden gelen 3 hane yok gibiydi bu sokakta.

Her tabakadan, her kültürden ailelerin çocuklarıydık biz ve birbirimize bir üstünlüğümüz yoktu. Hepimizin burunlarından sümükleri akar, hepimizin patiska donları vardı. Kışı çok sert olduğu için hepimizin elleri de çatlardı soğuk günlerde. Kimsenin annesi “sakın onunla oynama” demezdi. Kapısını sürü olarak çalsak bile arkadaşımızın annesi yüzümüze küfür eder gibi bakmazdı ve sonrasında da demezlerdi çocuklarına “bir daha sakın getirme onları buraya”.

Ve biz çocuklar bilmezdik, aleviyi sünniyi. Adlarından dolayı bilirdik Rum, Ermeni veya Yahudi olduklarını ama sadece buydu bildiğimiz. Öyle ayrı gayrımız yoktu sokakta oyuna başladığımızda.

Bizden bir iki yaş büyük bir Saak vardı mesela. Sonraları öğrendik Ermeni olduğunu. Bir kızdırmak için onu Saat derdik adına. Ama sadece ona özgü değil bu lakap, hemen herkesin bir lakabı vardı. Kimse de bu lakaplardan çok da gücenmezdi. Hatta şimdi bizim çocuklar bu lakapları kullansa “sürerim ağzına acı biberi” der oturturuz bir yana cinsinden lakaplardı.

Saak elinde torpil patlatınca kıyamet kopmuştu mahallede. Çılgındı biraz, biraz da kaçık bilim adamlarının çocukluğu gibiydi kendisi. Şimdi kim bilir nerede ne yapar?

Delilerimiz vardı bir sürü. Onları bir sonraki yazımda anlatacağım. Bir de güzelliğini hiç unutulmayan doğasının.

Şimdilik bu kadar, Sezen AKSU’nun bir şarkısında dediğini bana uyarlayarak; “kalbim Yakacık’ta kaldı”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 71
Toplam yorum
: 48
Toplam mesaj
: 10
Ort. okunma sayısı
: 569
Kayıt tarihi
: 18.12.08
 
 

1967 Yakacık doğumluyum. H.Ü. Edebiyat Fakültesi'nde 2 yıl öğrenimden sonra İ.Ü. Arkeoloji ve San..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster