Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Mart '13

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
551
 

Bir zamanlar kendi aşımızı üretiyorduk

Tarih dersine giriyoruz: savaşlar, krallar, padişahlar. yenilikler, inkılaplar, gelişmeler, bölgeler, tarihler. Fen derslerine giriyoruz: Keşifler, bilim insanları, deneyler, teoriler, hesaplamalar, işlemler, problemler, tarihler. 

Tarihler... Tarihler öğrencilerin en zor aklında kalan ayrıntılardır çoğu kez sınavda çıkmayacağı için öğrenilmez. Oysa bu iki branşın yani bilim ve tarihinin bize öğretilen ortak-buluşma noktaları tarihlerdir. İşte tam da buradan yola çıkarak bilim magazinciliği benzeri bir hobi edindim. Bu daha çok bilim insanlarının birbirleriyle krallarla, bakanlarla, bizlerle veya padişahlarla ilişkilerini keşfettiren bir çaba. Çünkü ortaokul ve lise eğitimi süresince bu iki branşa ait kişiler birbirinden o kadar uzaklaştı ki bir bilim devinin bir padişahla yakın bir ilişkisini öğrendiğimde bu bana çok tuhaf gelmişti. Bir solucan deliği keşfetmiş gibi heyecan yaşadım. Dünya'nın geçmişi konusunda içimde her geçen gün tamamlanan yapboz gerçekten çok tatmin edici. 
 
Bu seneki tarih derslerinin yakın tarihi anlatması ile bir kaç aydır II. Abdülhamit üzerinde yoğunlaşmış durumdayım. Sessiz kuduz haberlerinin son zamanlarda tekrar ortaya çıkması üzerine konu da tekrar gündeme geldi. Tam da burada beni ilgilendiren bir şey fark ettim ve biraz araştırdım, işte bulduklarım:
 
Louis Pasteur; 1822'de Fransa, Dole şehrinde doğdu. 1895'te gene Fransa'da dünyadan ayrıldı. Mikrobiyolog ve kimyager olan Pasteur, hepimizin bildiği gibi Pastörizasyon yönteminin mucidi. Joseph Meister adlı bir çocuk kuduz bir köpek tarafından ısırıldıktan sonra kendisine getiriliyor. Daha önceden kuduz köpekler üzerinde denediği ve olumlu sonuçlar aldığı ilacı çocuk üzerinde denemekte çekingen davransa da çocuğun her halükarda kaybedileceği gerçeği üzerine keşfini çocuğa uygular. Sonuç olumlu olur ve böylece 1885 kuduz aşısının resmi keşfi, çocuk da kuduz aşısı olan ilk kişi olarak tarihe geçer. Daha sonra Meister 1940'ta Paris'in Nazi işgali sırasında intihar edene kadar Pasteur Enstitüsü'nde bekçi olarak çalıştı.
 
O dönemde II. Abdülmahit, Osmanlı tahtındaydı ve 1301 Nizamnamesi ile çiçek aşısı mecburi kılınmıştı. Pasteur'ün kuduz aşısını bulmasının haberi Osmanlı'ya kadar gelmişti. Abdülhamit, Pasteur'e bir mektup yazdı ve ülkeye çağırdı. Ancak Pasteur gelemeyince 1886 Haziran ayında Zoeros Paşa (Türkiye'de mikrobiyologi biliminin öncülerindendir), Dr. Hüseyin Remzi ve Veteriner Hüsnü Beyden oluşan bir heyet aşıyı öğrenmek için Paris'e gönderildi. Abdülhamit, heyetle Pasteur'e kurmaya çalıştığı Enstitü içim 800 Lira yardım da gönderdi. Ayrıca 1. Derece Mecidi Nişan da risiinsanlık yararına hizmeti nedeniyle kendisine takdim edildi. Bu maddi destekle 14 Kasım 1888'de Pasteur Enstitüsü, Paris'te eski bir imparatorluk şatosunda kuruldu. 
 
Paris'ten dönen heyetin öğrendiklerini uygulamak adına Dünya'nın üçüncü, Orta Doğu'nun ilk kuduz tedavi merkezi Darü'l Kelb Tedavihanesi ve Bakteriyolojihane-i Osmani İstanbul'da kuruldu. Bu kurumlarda kuduz aşısının keşfinden sadece 3 yıl sonra aşı ve serum üretimine başlandı. 
 
II. Abdülhamit dönemi her ne kadar siyasi olaylar ile anılsa da dönemde bugünk Türk tıpını Avrupa ile başa baş hale getiren daha bir çok adım atılmış. Pasteur bunlardan sadece biri bir çok bilim insanına Mecidi Nişanı verilmiş, ülkeye davet edilmiş. Bir çok Batılı sağlık kurumu hala Abdülhamit'in stratejileriyle ayakta durmakta. Yabancı bir filmde bir ilaca "Sultan Abdulhamid's Serum" dendiği bile biliniyor. 
 
Sonrasında Türkiye'nin yaşadığı siyasi sıkıntılar ve savaşlar, yanlış yönetimler, değişen stratejiler, öne çıkan kişisel çıkarlar dönemde Avrupa ile başabaş götürülen tıbbi bilimleri geriletmiş, kurumlar devredilmiş veya kapatılmış. Öyle ki bugün aşı üretiminde ithalatı daha karlı bulan yönetimler yüzünden bir zamanlar desteğimizle gelişen Batı biliminin gerisinde kalmış yetmemiş aşılarımızı onlardan satın alacak kadar muhtaç edilmişiz. Siyasi kavgalarımızı bir yana bırakıp Abdülhamit'in yaptığını tekrar, aynı ileri görüşle yapmazsak; bilim adına destekler çıkarıp, bütçeler ayırmazsak iyi yönetilmemizin ya da şu an sürdürülmeye çalışılan bilimsel çalışmalarımızın bir anlamı kalmayacak. Bizler her zaman "Türk bilim insanının büyük başarısı" manşetleriyle bu işi gözümüzde büyütecek ve ilerleme hızımız dünyanın gerisinde kalacaktır. Bu durumda ilerlemenin bir anlamı kalmayacak bu da söz hakkımızı elimizden alacaktır. 
 
Bugünün kıyaslamalarında "vay be" dedirtecek gelişmelerden bir diğeri ise (ki bir sonraki yazım o olacak) 1889'da Japonlara gene II. Abdülhamit tarafından hediye edilen bir robot, Alamet'tir.
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 17
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 568
Kayıt tarihi
: 11.08.12
 
 

Bilimsel ve kişisel yazılar. Sporcu. Dört yıla kalmaz mühendis de olacak. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster