Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Nisan '08

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
294
 

Biricik'in Gurbet Kuşları

Biricik'in Gurbet Kuşları
 

Annem Yağlıboya çalışmam 100x120 (İlk Çalışmalarımdan)


Gel küçük kız... Çok üşüyorum... Yan yana oturursak ısınırız... Sana Rehni’yi anlatayım... Ama sen de bana o karanlık odayı anlat o gün ne olmuştu... Hem korkuyorum hem de çok merak ediyorum...

Küçük kız başını omzuna yaslayıp “Sonra” deyip gözlerini kapatır. “Sen anlat.” Küçük kızın varlığını birden unutmuş, sadece Rehni’yle birlikte gibiydi...

Küçülmüş, çukura kaçmış pınarlarından eksilmeyen birer gözyaşı bulunan gözlerin, buruşuk, esmerleşmiş tenin, çürümeye yüz tutmuş takma dişlerin... Ellerin, o yılları aşındırmış nasırlı ayakların... Yorgun, yaşlı bedenini de üzerimde taşıyorum... enerjim var sana da bana da yetecek kadar... Senin ölmediğini biliyorum... Canciğerlerinin ihaneti, o iki ortak... Onların ineze, pestenkerani sözleri, yaşamında gri rengini yoğunlaştırdılar... “Tebriye” uzun zamandır bu kelime aklımdan çıkmıyor. Bu kelime ile adeta özdeşleştim... Topal karıncanın hac yolculuğu hikayesi gibi, tamamlayamazsam hiç olmazsa son nefesim de bu uğurda olur... “Tebriye le Rehni”

Ayaklarımda pranga varmışçasına yıllarca geren topraklardaki sin içinden güneşin serin kızıllı, sarı kızgın, mahmur kızıllı, masum bir çocuk gibi derin uyguya dalan yüzünü seyrettim. Dar bir üstüvane içinde uçup duran, boynundan sarı, kırmızı tüyleri dökülmüş saka gibiydim. Hac yoluna çıkan topal karınca benden hızlıydı. Elimde yoğrulmuş, dinlenmiş hamur, un, oklava, altında ateşi korlaşmış; açılmış hamuru bekleyen sac var: ne senit ne de ruhumda açma cesareti var...

Bilinçaltımda saklı konularla yıllarca birlikte yaşadım... Paylaşamama duygusunun verdiği huzursuzluk benliğimi sarmıştı. Yanlışlarımı, eksikliklerimi bilme isteği içimde büyüdükçe büyüdü...

Uyanalı yaklaşık bir saat olmasına karşın halâ rüyamın tesiri altındaydım. Kalbim küt küt atıyordu. Üzerinde çalıştığım konuyu adeta yaşıyordum. Düşümde beynimin devinimi sürekli değişiyor. Değişirken de, yerçekimi olmayan, oksijeni az acımsı karanlık atmosferin ortasında duran, yoğun ışık kütlesi altında ter içinde görünüyordum. Uzak bir köşede eğreti oturmuş, heyecanla sürekli değişen görüntümdeki yüz ifademe bakıyordum. Ortama Van Gogh sarısı hakimdi. Tatlı bir Ultrillo grisi hafif hafif kendini köşelerde gösteriyor. Kızıl kahverengi gözbebeklerim oldukça iri görünümde... Gözlerimden keskin ışıklar saçılıp kayboluyordu. Saçlarım da kızıl kumral... Belki bir zamanlar olmak istediğim, bilincime yerleşmiş görüntümdü... Konular ard arda sıralanıyor. Her taraf Yumurtalık sahillerinin kumu renginde ışıl ışıl Kum hareketli.. Kum sarı-beyaz...

Rehni’nin öyküsünü yazarken dinlediğim, o zamanlarda pek güncel olan, beni etkileyen, “Biricik” adlı ses sanatçısının seslendirdiği “Gurbet Kuşları” adlı şarkıyı duyar gibiydim... Kızıl renkli kaya, yaklaşık iki metre genişliğinde üç metre yüksekliğinde. Öykümün kahramanları belirdi. Altı çocukla anneleri Rehni... Toprak hafif nemli... Belki de fazlaca kırmızı olduğundan bana öyle görünüyor... Akşamüstü... Çobanın yakınında üç beş koyun. Büyük bir kısmı görünmüyor. Düşüncemin zoruyla koyunların hiç olmazsa birkaç tanesini daha çobanın yanına getirmek istiyorum. Gelmiyorlar. Tepenin arkasında hepsini görüyorum. Kurumuş bir dere yatağından yukarı doğru tırmanıyorlar. Anne, çobana bir şeyler söylüyor. Duyamıyorum... Yaklaşıyorum..Cümle bitince ağzını görebiliyorum. Yolun devamını mı soruyor, konaklayacakları yakın bir köy mü anlayamıyorum. Çocuklar zaten sessiz... Hepsi yorgun...

Bu satırları yazdığımda henüz rüyamın atmosferinden kurtulmuş değildim... Biraz geriye dönmek istedim...

Daha dün gibi onunla birlikte kalaylı büyük salata tabağına doğranmış domates salatasına ekmeğimizi banarak yemiştik. O an her ikimizin de elleri dikkatimi çekmişti. Onun olgun, nasırlı, renkleri koyulaşmış ellerine hayranlıkla bakmıştım. Benim ellerim ne kadar da küçüktü...

İlkbaharın başlangıcıydı... Evimizin duvarından içeri sızan ışık, karşı duvara onun görüntüsünü yansıtmıştı. Küçük iskemleye oturup duvara yaslanıp güneşleniyordu. Turunç dalından yontulmuş değneğe tutunarak ayağa kalkıp bir iki adım attıktan sonra, tekrar bir yere ilişip oturuyordu. Nemli gözleri hüzünlü, öksüz... Dünya büyüdükçe büyüdü...

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 74
Toplam yorum
: 69
Toplam mesaj
: 20
Ort. okunma sayısı
: 499
Kayıt tarihi
: 03.07.07
 
 

Yaşamsal boyutta etkilendiğim; kimi zaman bir kısım, kimi zaman bütün insanların orijininde birle..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster