Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ekim '06

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
3554
 

Bitlis' te Ermenilerin soykırımı!

Bitlis' te Ermenilerin soykırımı!
 

"Sen Ermeni misin ki; kardeşlerine böyle yapıyorsun? Ah oğlum!"

Rahmetli babaannem bu ibareyi çok kullanırdı... Kardeşlerimi haksız yere dövdüğümde: Ermeni misin sen? diye bana kızardı. Annem, babam kızdığında ise hep korurdu. Ellerinin üst derisi siyah noktalı buruşuklarla, her bir nokta tüm benliğe işlenmiş ayrı bir anı, canlı tarihti babaanem. Beni çok severdi. Belki de en sevdiği torunu bendim. Diğerlerinin yanında hiç çekinmeden söylerdi. İsmail’im derdi. Ömrüm sana kalsın derdi.

Bir de annemin babası vardı. Allah Rahmet etsin. O da hep Ermeniler'den bahsederdi. Allah o muhacirlik zamanlarını bir daha göstermesin derdi.

Belki size biraz tuhaf gelecek fakat, Babamın Annesi ile Annemin babası kardeştirler. Aralarında 4 yaş var.

Hem babaanem ve hem de annemin babası muhacirlik zamanlarında biri 12 yaşında diğeri 8 yaşında 2 kardeştirler. Bitlis şehir merkezinde, iyi ve sade bir Osmanlı ailesinin 2 çocuğu. Muhacirlikte birbirlerinden ayrılmışlar, tekrar buluşmak için 7 sene beklemeleri gerekmiş. Anlatırken muhakkak gözleri buğulanır, derinlere dalar fakat bir türlü ağlayamazdı babaannem. O yıllarda anne ve babası ile birlikte ağlama duygusunu da kaybetmiş.

"O kadar çok ağladık ki; gözlerimizin yaşı kurudu, genç kızlığımdan beri ağlayamaz oldum" derdi.

Sanırım 13 yaşlarındaydım. Ben yanına oturduğumda, başımı dizine koymayı çok severdim. Çok güzel kokardı. Babaanne kokusu. Hala burnumda tüter.

Başımı okşarken ben sorardım. Babaanne neden ellerin bu kadar buruşuk? Belki yüz kez sormuştum o da en az 100 kez usanmadan cevap vermişti. Amacım hep aynıydı. Onu konuşturup dinlemek. Bayılırdım anlatışına. Arada bir bi şey sorsam tatlı biçimde kızardı: "Sözümü kesme" diye.

Yine aynı hikayeye başlardı. Her seferinde ilk defa anlatıyor gibi dinlerdim. Yüzü koyun tam karşısına uzanır, yanaklarımı iki avucum arasına alır, gözlerim yüzüne dikerdim. Hadi n’olur yine anlat.

Hafifçe doğrulur. Tütün tabakasından filtresiz bir sigara çıkarır. Elindeki benzinli çakmak ile onu yakar ve ilk nefesi çekerken derinlere dalardı.

Ne anlatıyım.. Muhacirlik günleriydi. Zor günlerdi. Hele Ermeniler var ya. Çok çektik Ermenilerden. Sigarasından bir nefes daha çekip, özenle külünü döktükten sonra devam ederdi: O gün ben ve annem evde oturuyorduk, kardeşim içeride uyumuş. Yemek yok, ekmek yok. Süpürge tohumlarını (eskiden ev süpürmekte kullanılan sert saplı bir bitki) tencerede kaynatır, içine arpa unu katar yerdik.

Sonra o gün kapıya çapulcular geldi.
-Çapulcular kimlerdi babaanne?
-Kızarak… "Oğlum sen de benden babasızın, babasını soruyorsun, ne bileyim babasızın babası kim. Çapulcular, Ermeniler işte… Uruslar bile onlara göre nur nimetti. Ne de olsa Asil millet Ruslar. Ermeniler öyle değildi. Ermeniler'den kaçanlar Uruslara sığınırdı."
- Neyse işte Ermeniler kapıya geldi. Annemle beni çağırdılar.
- Hadi çikin dişari.
Babam harpteydi. Annem gelenlerden bir ikisini tanıyordu. Karşı mahallede otururlardı. Çaresiz çıktık evden.
-Yürüyün…
Yürüdük.
Hacı şevketin avlusuna götürdüler. Bütün mahalleli orada. Avlu lebaleb dolu insan. Anam bizi getirenlerden tanıdığı iki ermeni ile konuşmaya çalıştı. Yüzleri nefret doluydu. Sanki yıllarca kapı komşuluğu yapmamıştık. Anlamıştı anam kötü bir şeyler olacak. Beni ve hacı şevketin küçük oğlunu tandırın içine sarkıttı. Tandıra 2 çocuk zor sığdık.

Hırkasını da üstümüze attı. Sadece başımı okşadı. Öpemedi bile beni, tabi ben de onu. Sadece yüzüne baktım. Bu, son görüşümdü annemi. Babam harbe gitmeden iki üç gün öpüp koklamıştı bizi. Ama annem… Kardeşimi evde bırakmıştı. Uyuyordu. Koklayamamıştı bile. Benim ise sadece başımı okşadı. O kadar.

Tandırda ne kadar bekledim bilmiyorum. Tandır kapağından sadece hava giriyordu. Komşulardan bir kapağın üstüne oturmuştu. Bizi fark etsinler istememişti.

Uyuyakalmışım. Sonra deli gibi bağırmaya silahla ateş etmeye başladılar. Ardından iniltiler. Sonra ses tamamen kesildi. Ben, benimle aynı tandırda ve yanıbaşımdaki şevketin oğlu ağlamasın diye elimi ağzında tutuyordum. Orda kaç gün kaldım bilmiyorum. Sonra gelenler bizi tandırdan çıkarmışlar. Şevketin oğlu hiç uyanmadı. Benimse yürüyecek takatim kalmamıştı. Ayaklarım cansızlaşmıştı. Tandırdan çıktığımızda sadece yerde kokular ve kan vardı. Gelenler ağlıyordu. Herkes ölmüş. Ölmeyenleri kesmişler.

Beni bir aile yanına aldı. Aynı yokluk aynı zor günler devam etti. Bir süre sonra Ruslar ve Ermeniler Bitlis'ten çekildiler.

Tam 7 sene sonra gördüm kardeşimi. 7 sene ben başka, o başka bir ailenin yanında kaldı. Sonra evlendim baban doğdu, sonra da sen doğdun. Şimdi benim bir tanecik torunum büyüyecek ve doktor olacak, subay olacak…

(Not: Kısmetimde hukukçu olmak varmış

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çok kötü çok...Savaş, düşmanlık, kin. Üzüntüyle okudum. Ruhları şad olsun. Sevgiyle...

Tülay TERZİOĞLU 
 08.04.2008 9:05
 

Hüzün dolu bir anı! Biz büyüklerimizden bu hikayeleri dinleyerek büyüdük. Doğuda Ermeniler,güneyde Ingilizler,Araplar, batıda Yunanlılar,Bulgarlar. Ama bu gün içimizden kimse bu ırkın torunlarına nefret ve kin duyguları beslemiyor. Üstelik de tek taraflı suçlamalara da büyük tepkiler vermiyoruz. Geçmişi bu güne taşımanın,kin ve nefretin devamının düşmanlık beslemenin ne faydası var ki diyoruz? Bizler mi daha medeniyiz yoksa batı mı?İki toplum arasına kin tohumları atıp onun kanından beslenmek,emperyalist doktrin bu olsa gerek?Hey büyük Atatürk,bunca mücadele ve savaşa rağmen ''yurtta sulh,cihanda sulh''diyen büyük filozof.

memom 
 20.10.2006 16:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 45
Toplam yorum
: 28
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 2915
Kayıt tarihi
: 12.06.06
 
 

İstanbul Hukuk 1990 mezunu. Hukukçu. 1997 T.o.d.a.i yüksek lisans başlama yetkinliğine sahip.&n..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster