Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Haziran '09

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
2954
 

Bitmeyen gece

Yazar dönem sonunda sınavlara hazırlanırken, gözlerinden rahatsız olur ve bir türlü iyileşemez. Kısa bir süre sonra babası İstanbul’a gelir. Bir sürü göz doktoru gezerler. Her biri, ayrı bir hava içerisindedirler. Yazar ise bu durumun sürekli olabileceğini düşünmek bile istemez, nasıl olsa bir çare bulunur diye umar…


Böylece yaz gelip geçer. Cemil ağabeyi ile birlikte Viyana’ya gelir. Muayene neticesinde, sol gözü için çözüm olmadığını, sağ gözün ise belli bir görme oranını yakalayabileceğini, bunun için ameliyat olması gerektiğini söylerler. Kabul eder. Ameliyattan sonra üç gün mumyalar gibi kıpırdamadan sırt üstü bekler. Üç gün sonra sargıları çözerler, ancak sonuç tam bir hüsrandır.


Kapanıp kaldığı bu zindanı unutmanın yolunu bulur. Yapacağı tek şey, düş dünyasına dalıp gitmektir… Yaşamı boyunca nice kör, topal, çolak insan görmüştür. Her şeyi kaybetmelerine rağmen bir yaşamdır sürdürüp gidiyorlardı. Yazar bu duygular içerisinde iken, sol gözünü tamamen alırlar. Bir müddet sonra da ayakta tedavi edilmesi gerektiği için pansiyona çıkar.


Bayan Strauss adındaki pansiyoner, dul kaldığı için evinin diğer odalarını kiralamıştır. Çok iyi bir kadındır. Durumunu bildiği için, orada kaldığı süre boyunca ondan hiçbir yardımı esirgemez. Onu oğlu gibi benimser. Ama yine de psikolojik durumu çok iyi sayılmaz. Pansiyonda etrafında sanki cinler dolaşmaktadır. Delirdiğini hissetmektedir aynı zamanda… Böyle aylar geçtikten sonra, sağ gözü için bir ameliyat daha geçirir. Ancak, hiçbir olumlu gelişme olmaz. Körlüğü, her ne kadar kabul etmek istemese de kesinleşmiştir. Artık Avusturya’da kalmasının hiçbir anlamı kalmamıştır…


Göremediğini herkesin hemen fark etmesini istemez. Daha sonraki günlerde de elinde olmadan gören bir kişi olduğu izlenimini bırakmaya özendiğini fark eder. Ancak, Celal onu istasyonda karşılayıp evlerine götürdükten ve orada bir gece kaldıktan sonra, durumunun öyle yalın aldatmacalarla avunulabilecek bir yanı olmadığını bütün acılığı ile anlamaya başlar.


Aynı düşünceleri evine döndüğünde de devam eder. Ayrıca, evinde yaşam, etrafındakilerin olağanüstü yardım etme duygusu yüzünden kendine olan güvenini sarsıcı boyutlara ulaşır. Yalnız bir adım dahi atmasına izin verilmez, hemen yardımcı olacak birisi yanında olur. Onları incitip üzmeden bu zinciri kırmanın bir yolunu bulması gerektiğini düşünür. Sonunda başarır da. Ancak, ne olursa olsun bir kıyıya atılmış, günden güne eskiyen bir tekne gibi hisseder kendini. Kendine acıma duygusu yoğunlaştıkça, genç gövdesi bunu protesto edercesine hayatla ilgili her türlü canlılığı yapmak ister. Bu duygularla giyinip kendini sokağa atar.


Çekiç seslerini, kebap kokularını, Berber Ahmet’in makas tıkırtılarını geçip Camlı Kahve’nin köşesindeki dört yol ağzını bulduğu zaman içini, fatih duygusu doldurmuştur. Kentler ve kıtalar, kılıcı önünde boyun eğdikçe fetih hırsı daha da artan Büyük İskender gibi dört yol ağzında da duraklamaz. Yaz başı sıcağında her yanından sızan ter dereciklerine rağmen, kent girişindeki Baş Karakol’a kadar gider. Dönüşte evdeki panik havası ve sitemler karşısında kesin tavrını koyarak istediğini kabul ettirir.


Bir yandan da bir gün gözlerinin açılacağı ümidini hep taşır. Yalnız, böyle boş boş gezmek, dolaşmak, oturmak onu oyalamaz. Ne olursa olsun onu bir hedefe doğru sürükleyecek bir uğraş bulmak zorundadır. Babasının işleri epeyce bozulduğu için, mekânını kapatmıştır. Hiç değilse bir dil öğreneyim diyerek, Almanca bilen birini arar. Bayan Strauss’un yanında az da olsa öğrenmeye başladığı Almancasını ilerletmeyi planlar. Bulamayınca, çocukluğunda onu tedavi etmiş bulunan Doktor Hoşep’in yardımıyla, haftada iki gün kız kardeşiyle birlikte giderek İngilizce dersi almaya başlar. Onun bu çabası, babasına da şevk getirmiş olacak ki, bir nevi komisyonculuk olan ambarcılık yapmak için bir yer tutar ve birlikte burada çalışmaya başlarlar.

Amerikan misyoneri Isely, bir gün elinde bir paketle evlerine gelir. Koltuğunun altında körler için Braille denilen ve parmak ucuyla okunan alfabeyi getirmiştir. Yazar artık bu alfabe ile okuyup yazmaya başlamıştır. Isely, sık sık gelip kontrol eder. Bir gün: “Belki bu hastalığın yolu ile Tanrı sana yeni bir görev veriyor. Memlekette binlerce kör var. Yoksulluk içinde yaşıyorlar. Sen onlara aydınlığın yolunu gösterebilirsin, ” der. Yazar ise halen gözlerinin bir gün açılacağını düşünmektedir. Yaz sonunda, bu amaçla Viyana’ya tekrar gider. Bu sefer ameliyat süresince ve sonrasında doktorlara fazla güvenmez. Bu nedenle, ona yardımcı olan Bayan Strauss’a buradaki Körler Okulu’nu ziyaret etmek istediğini söyler. Sonra da engelleri aşarak bu okuldaki derslere katılmaya başlar. Sabahları, küçüklerin sınıflarına girerek Almancasını geliştirmeye çalışır. Öğle sonraları ise kabartma matbaa ve kitaplığa kapanıp kitap okur.


Tesadüfen tanıştığı bir kör genç sayesinde, yüksek tahsilini yapabilme olanakları olduğunu anlayınca, hemen çarelerini aramaya girişir. Bu arada Almanca bilgisi yeterli olmadığı için, gazete ilanı ile bulduğu iki ayrı kadınla birlikte Almanca çalışır. Ayrıca ona okuması gereken kitapları da okuyorlar, böylece çok yardımcı oluyorlardı. Daha sonra da Pedagoji Enstitüsü’ne kaydolur. Ancak, bu arada, siyasette kötü gelişmeler olur. Hitler’in Avusturya’yı ilhak planlarının bir parçası olarak, Viyana’da Nazilerin eylemleri her geçen gün daha da artar. Memleketten gelen haberler de hiç iyi değildir. Babasının işleri bozulduğu için dönmesi istenmektedir. Bu nedenle burs aramaya girişir. Girişimleri reddedilir.


Tesadüfen Türkiye’ye gidecek birisine Türkçe dersleri verip, biraz para kazanır. Ne olursa olsun, kaldığı pansiyonun sahibi Bayan Strauss olmasa idi, bu kadar yokluk içerisinde Viyana’da kalması mümkün olmazdı. Anladığı kadarıyla Isely’nin çabalarıyla, Amerika’da körler için burs veren zengin bir karı koca gelip, onu bulurlar ve isterse Amerika’da öğrenim görebileceğini bildirirler. Kabul eder ve Ankara’ya gelir. Çünkü Bakanlıktan yol parası işini halletmesi gerekir.


Birkaç gün bekledikten sonra, bakanla görüşür. Çok ilgilenmesi ümidini arttırmıştır. Ancak, özel kalem müdürünün kayıtsızlığı, ümidini endişeye dönüştürür. Eylül ayında Amerika’da olması gerekir. Bu nedenle, memlekete gidip neticeyi beklemeye başlar. Uzun yazışmalar sonucu, Amerika’ya gidebilmesi için İzmir’deki bir Körler Okulunda biraz kurs görmesi gerektiği kararı eline ulaşır.


İzmir Karşıyaka’ya gelip okulu bulur ve yerleşir. Burada, ilk başlarda zorluk çeker. Sonra da, küçük çocuklara okuma yazma öğretme isteği kabul olur ve bu görevi içten gelen bir hevesle yapmaya başlar. Bir müddet sonra, okul müdürü isterse onu bulunduğu okula “asil öğretmen olarak tayinini yaptırabileceğini, ” söyler. Günler böyle geçip giderken, bakanlıktan Amerika’ya gönderilmesi için beklediği yazı gelir.

Amerika’ya gitmek için, önce evine gelir. Sonra İngilizcesini ilerletmek için Isely’nin evine yerleşir. Isely’nin asıl görevi, savaş boyunca kapalı kalan koleji (Amerikan) öğretime başlayabilecek duruma getirmektir. O bir misyonerdir. Yazar, sonraları Amerika’da geçirdiği yıllar sırasında misyonerliğin, her meslekten gençler için bir kariyer niteliği taşıdığını öğrenir.


Eve dönüşünde, hapisliği bitmiş mahkûmlar gibidir. İçinde, kazandığı özgürlükten mutlu; fakat hayatına yeni bir düzen vermek zorunda olanların tasası vardır. Artık, gözlerinin açılmasından ümidimi kesmiş, kör olarak bir hayat planı çizmeyi benimsemiştir. Okuma ve yazma sorununu da bir ölçüde çözebilmiştir.


Evine yerleştiği gün Isely, “Rüyalarını İngilizce görmeye başladığın zaman bu dili öğrenmiş sayılacaksın, ” dediğinde bunu şaka sayarak güler. Fakat orada geçirdiği dört ayın sonunda gerçekten de arada bir rüyada İngilizce konuşmaya başlar. Haziran ayı sonlarında onlardan ayrılıp evine döner. Sonunda da yola koyulur.


Eski Dünyadan gelenlerin gerçek Amerika’yı tanımada en elverişsiz başlangıç noktası hiç kuşkusuz New York’tur. Sanki burası, eski dünyadan gelenlerin oluşturduğu yamalı bir bohçadır. Yerleştiği pansiyonda on sekizinden yukarıya her yaştan insan vardır. Dünyanın öteki kısmıyla çok kısıtlı ilişki ve bilgileri olanların, yalnız körler olmadığını burada öğrenir. Burada da dünyadan habersiz bir yığın insan vardır. Yine bu kentin yaşamında gevşeyip, dinlenmenin de yeri yok gibidir.


Ağustos sonunu bulup da öğrenimine başlayacağı Boston’un yolunu tutunca çok sevinir. Orada ne bulabileceğini bilmediği halde, yaşama hızı ve zevklerinden çoğuna ayak uyduramadığı bu beton ormanından uzaklaşabilmek ona bir tür kurtuluş gibi gelir.


Burası henüz trafik illetine boğulmamış sessiz bir kasabadır. Sabahları nehir yatağı boyunca yankılanan çan sesleri ile uyanıyor, motor homurtusu ve korna yaygarası duyulmayan pencerelerinin dışından gelen kuş cıvıltıları ile şenlenir.


Buradaki eğitim çok değişiktir. Öğretmenler sınıfta öğrencilerin bir parçası gibi durur, herkes her konuda tartışabilir. Bunun dışında, kurallara kesinlikle uyulması gerekir. Boston’un bazı mahalleleri, Türkiye’den gelmiş Ermenilerle doludur. Bir gün, Malatya’dan gelmiş bayan Kelleciyan gelip onu bulur. Hoş beşten sonra, zorla ütülenecek pantolonlarını alıp götürür. Bir gün de ona, çok güzel bir memleket yemeği yapıp getirir. Durmadan Malatya’nın kayısı ve armutlarından söz eder.


Burada yöneticilerden Bay Gibson, aralarındaki bu yakınlığın nedenini bir türlü kavrayamaz. “Sen gelinceye dek bu kadın Türklere ateş püskürüp dururdu. Şimdiyse evde senden değerlisi yok, anlayamıyorum bunu, ” deyip durur. Bir gün evlerine yemek yemeye gittiğinde, bunu kadına anlatır. O da ona şunları söyler: “Burada adet olmuş. Ermeniler, Rumlar Türklere atıp tutmazlarsa sanki ayıplanıyor. Ne yaparsın sıla özlemi söyletiyor.”


Sorunun bir başka boyutuna da Ermeni asıllı bir avukatın babası ışık tutmuştur. Adam şunları söyler: “Bizimkiler sürgünün sorumluluğunun kendi sırtlarında olduğunu söylese, kimse onlara aldırış etmez. Ağlayıp, yakınarak kendilerine acındırmaya çabalıyorlar. Oradaki rahat battı onlara. Sanatın, ticaretin en iyisi ellerindeydi. En iyi evlerde oturur, en âlâ yemekleri yerlerdi. Osmanlı üç kıtada yedi düvelle savaşırken askerlik bile yapmaz, paralarının üstüne para yığarlardı. Üç beş kafası bozuğa uyup, ‘Ermenistan’ diye tutturunca ne yapsın Osmanlı? Kalkıp bu beş on çeteciye, “Eh, al şurası da sana Ermenistan olsun!” mu diyecekti? Sonra burada durumları bu kadar iyi olmasına rağmen, yine de arkalarında bıraktıkları pınarın, bahçe bostanın özlemini çeker dururlar. Daha da kötüsü kin ve öfkelerini çocuklarına da aşılıyorlar. Dertleri Ermenistan ise işte Moskof elinde var bir tane, gidip orada otursunlar!” der.


Zaman geçip gider, buradaki eğitiminin sonuna yaklaşır. Niyeti üniversite diploması almak olduğundan bu konuda gösterdiği çabalar sayesinde, nihayet amacına ulaşır. Bundan sonra Metropolis’e gidip, eğitimine orada devam edecektir.


Burası, otomatik kapılarından durmadan insan selleri yutup kusan yeraltı ve hava trenleri; bir nefeste 70'nci katı boylayan ekspres asansörleri; caddeleri tıkayan taşıt hortumları ve nihayet durmadan koşturan insan yığınları ile bir cehennem gibidir. Allah’tan okulları öyle değil, bu cehennemin ortasında bir sükunet adacığı gibidir. Ancak, günlük hayatta ilişkiler oradan çok farklıdır. Yine de kaldığı yer okula uzak olduğu için, bu koşuşturmacaya alışmak ve bunun kendi kendine üstesinden gelmek zorundadır.


Metropolis’te edindiği bir başka izlenim de, alabildiğince savurganlıktır. Amerika, tam anlamıyla bir tüketim ülkesidir. Ortada sömüren ve sömürülen Amerika’dan çok, varlık içinde yüzen bir ülke ile çoğunluğu yokluk, açlık ve hastalık içinde kıvranan bir dünya sorunu vardır. Yokluğu görmüş ve içinde yaşamış olanların bu eşitsizlik karşısında yüreklerini katıksız hayranlık doldurmaz. Bu dönemde, Avrupa’daki Nazilerin yükselişi devam eder, Amerikalılar olayı bir kayıtsızlık içinde izlerler. Derken Avusturya, Almanya tarafından ilhak edilince, Yahudi ve muhalifler Amerika’ya akmaya başlar. Eğitiminin sonuna gelir. Bulunduğu okul ve çevresindeki insanlar, onu içtenlikle kutlarlar.


Yavaş yavaş dönüş hazırlığına başlar ve buraya yabancı dil öğrenmeye gelen kuzeniyle birlikte gemiye binerek yola çıkar. Bavulunda bulunan ikî diplomamın tüm kapıları açacağından emin gibidir. Ankara’da bir Körler Okulu kurmak ister. Bunu, Başbakan Refik Saydam’la görüştüğünde anlatır. Başbakan ilgileneceğine söz verir. Ama öncelikle bunu herkese kabul ettirmek için, çok güzel bir rapor hazırlaması gerektiğini söyler. O da her şeyi olmuş bitmiş sayarak, Güneydoğu katarına binip evinin yolunu tutar.


Evde, birkaç gün sonra, raporu hazırlamaya başlar. Yüz sayfalık bir çalışmayı koltuğunun altına alarak, babasıyla birlikte Ankara’ya gelir. İkinci Dünya Savaşı’nın yükseldiği günlerdir. Bu karışıklık içerisinde, ancak birkaç gün sonra bakanla görüşebilir. Savaş koşuları içinde, böyle bir okulun açılamayacağını, isterse İzmir’deki Körler Okulu’na tayininin yapılabileceğini söyler. İzmir’e gitmeye razı değildir. Şayet giderse, orada çakılıp kalacağını düşünür. O daha fazlasını yapmak istemektedir. Bu sebeple o günkü Milli Eğitim Bakanı olan Hasan A1i Yücel ile görüşür. Onun ilgisi ve kararlı tutumu sayesinde, Gazi Eğitim Enstitüsünde göreve başlar.


Yüksek okulda ders vermek, yüz yüze kalacağı yeni bir yaşantı gibidir ve onu istemediği bir gerilim içine iter. Uzun süre nasıl bir yöntem izleyeceğini düşünür. Nihayet yirmi öğrenciden oluşan sınıfla ilk dersine başlar. Zaman içerisinde, dersleri zevkli bir hale dönüşünce, dışardan da dersine katılmak isteyenlerin sayısının artması onu mutlu eder. İlk kez alnının teri ile kazandığı, okuldaki hademeden daha düşük olan maaşını aldığında, çok büyük bir sevinç duyar. Ancak yine de, bulunduğu konum pamuk ipliğine bağlıdır. Bu sorunu da uzun yazışmalardan sonra aşabilir ve asli olarak görevinin sahibi olur.


Gazi Eğitim’de göreve başlayalı on yılı geçmiştir. Mesleki olarak kendini birçok alanda kabul ettirmiştir. Bu arada evlenmiş, iki de çocuk sahibi olmuştur. Eşi de İngilizce öğretmenidir.


Ancak onun asıl amacı, özürlü insanların eğitimine yardımcı olmaktır. Ne zaman bu yönde bir girişimde bulunsa, yetkililer hep “Hele bir sağlamları eğitelim de” anlayışıyla, bu süreci uzattıkça uzatırlar. Nihayet, yıllar sonra, İzmir’deki “Sağırlar ve Körler Okulu”nun “Körler” bölümünün Ankara’ya alınmasını başarır. Yılardır kullanılmayan bir binayı, okul haline getirebilmek için, gerekli bütün girişimleri yaptıktan sonra, eğitimdeki son gelişmeleri yerinde görmek için, yapılan davet üzerine, eşiyle birlikte dört aylığına Amerika’ya gidip gelir. Döndüğünde okulun tamamen hazır olacağını zanneder.


Ancak, her şey bıraktığı yerde durmaktadır. Yeniden, hızlandırma çabalarına başlar. Amerika’daki görüşmeleri sırasında sağladığı yardımların katkısıyla da yavaş yavaş okulu oluşturur. Sıra “topluma kazandırılacak çocukları toparlamaya” gelmiştir. Bu amaçla, geceleri polis ve jandarma ile birlikte yapmış olduğu görüntüleri, ömrü boyunca unutması mümkün değildir. İzbe yerlerde, hayvanların dahi kalamayacağı koşullar içerisinde, her türlü ahlaksızlığa muhatap kalan yüzlerce çocuğun bu halde bulunmasının sorumlusu kimlerdir?


Tutum ve davranışı hoş görülmeyenler karşısında, çoğu kez erdemli geçinip, “Kan bozuk”, “Soyuna çekmişi” diye geçiştirenler, hatta bunu bilimsel kılıklı kuramlara bile dönüştürenler çıkmıştır. Oysa bu insan çöplükleri içinde yaşam kavgası vermeye çalışanları yakından tanıdıkça, bozuk olanın kanlarından çok, içine itildikleri çevre olduğu daha iyi anlaşılır.


Beş yıl içinde özel eğitimin ana çizgileri, çeşitli kurum ve hizmetleri ile ortaya çıkmıştır. Hatta Bakanlıkta İlköğretim Genel Müdürlüğü’nde bu alanla uğraşacak bir Şube Müdürlüğü de kurulmuştur.


Yaşı kırkı aşkın olmasına rağmen, doktora için yeniden ailecek, Amerika’nın yolunu tutarlar. İki yıl, tam bir koşuşturmaca içerisinde, doktorasını tamamlar. Dönüşte, tezkere almış askerler gibidir.


Çocukken, anne ve babamızın bizi sevmediğini zannederek, arada bir kaybolup, kıymetimizin anlaşılmasını isteriz. Son Amerika’ya gitme isteğinin altında, biraz da yokluğunda kıymetinin anlaşılması düşüncesi yatar. Ancak, karşılanışı hiç de öyle olmaz. Sanki gelmesi istenmiyormuş gibi bir hava vardır. Didişe didişe, bıraktığı derslerin bir kısmını geri alır.


Bu arada olumlu bir gelişme olur ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi bünyesinde, yeni bir Eğitim Fakültesi kurularak dekanlığının tarafına verilmesi kararlaştırılır. O da, bir an önce işleri tamamlamak için eşiyle birlikte çalışmaya başlar. Ancak, o kadar çok engel, o kadar çok müdahale olur ki, zaman zaman bu işlerin tamamını bırakmayı dahi düşünür.


Amerika’da bulunduğu süre içerisinde, eş ve dostunun gönderdiği mektuplardan, Türkiye’nin her geçen gün bir kargaşa ortamına sürüklendiğini anlar. Hatta bu nedenle bazı arkadaşları hiç gelmeyip, oraya yerleşmelerini dahi öğütlemişlerdir.


Onlar döndükten bir müddet sonra, 27 Mayıs darbesi olur. Onu da Talim ve Terbiye Kurulu üyeliğine atadılar. Bu sefer de mağdur olduğunu söyleyen bir yığın insan, hak etmediği şeyleri elde etmenin peşine düşmüştür.


Otuz yıldan beri Milli Eğitim Bakanlığına bağlı çeşitli kuruluşlarda çalışır. Sanki bakanlığın sürekli bir eğitim politikası yok gibidir. Bunun ilginç örneklerinden birisi de öğretim dilidir. Türkçeyi yabancı dillerin hegemonyasından kurtararak arıtmak ve yeterli bir bilim dalı haline getirmenin politika ile hiçbir ilişkisi olmaması gerekir. Ama değişen siyasi yönetime göre, uygulanacak sistem de sürekli değişir ve ortada kesin bir uygulama yürütülemez. Rahat bir bilimsel ortamda çalışma özlemi duymaya başlar. Bu da olsa olsa üniversite olabilir diye düşünür. Bunun için de Ankara Üniversitesine geçer. Burada da şunu görür ki, üniversitelerimizde gerçek bilimsel davranış ve tutumun giremeyişinin önemli nedenlerinden birisi, akademik yükselmenin törensel niteliği daha baskın çözümlere bağlanmış olmasıdır. Böyle törenlerden geçmeyi bir yana bırakıp, çalışanın ortaya koyduğu bilimsel ürünleri gereğince değerlendirip ödüllendirecek bir düzen kurulabilse, bilim adamları cüppe biçimi ve renginden kurtularak gerçek kisvesini bulmuş olurlar.

Kendi özel işlerinde çalışanlar, hiç değilse bir açıdan mutludur. İsterlerse dişleri dökülüp saçları ağarana kadar işleri sürdürebilirler. Kamu hizmetlerinde çalışanlar ise ne kadar farklı iş tecrübesi ile yoğrulmuş, gücü kuvveti yerinde bir memur olsalar da, belirli bir yaşa erince en çok bir teselli ödülü verilip, çıkış kapısı gösterilir. Emeklilik, ona da önceden beklenmeyen bir konuk gibi gelip, yaşamına çöker. Yıllardır, bugün gelip çatınca ne yaparım diye fikri bir hazırlık yapmıştır. Bu nedenle ilk birkaç günün burukluğuna rağmen, Ankara’dan Yalova’ya göçerler. Okuldan kurtulmuş tembel öğrenciler kadar mutluluk duymaktan da kendini alamaz.


Kişinin geleceğini düşünmesi, tasarlaması ve ona yön vermesi gerekir. Ancak bu gelecek, doğuşumuz gibi gücümüz dışında kalan bir zaman dilimine, ne dilersek dileyelim bildiği yönde akıp gitmektedir. Öyleyse yapılacak en akıllı iş, elde kalan sermayeyi en iyi şekilde kullanmaktır…

Sonuç:

Engellilerin karşılaştıkları en büyük engel, toplumun onlara çıkardığı engellerdir. İnsanlar, engellilerin önleri açarlarsa, onlar bir çok engeli kendi kendilerine kolayca aşarlar.

Nilüfer Öztürk

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 2927
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster