Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Şubat '11

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
779
 

Biutiful

Biutiful
 

"Biutiful", aksak hayatların trajedisiyle "güzel" tarifine ve içindeki kötülüğe bir gönderme.


Kelebek ömürlü filmler bunlar, ne kadar ödüllendirilse de, çok yaşamıyor, bir iki hafta kalıp geçiyor sinemadan. Afişine bakıyorum filmin, izlemeden önceki çağrışımıyla, çıktığımdakini karşılaştırmak için. Afişte 15 yaş sınırı olduğu belirtiliyor. Sert bir karşılaşma olacak demek.


Kapanıyor ışıklar. Karlı, şiirsel bir atmosferin hâkim olduğu bir ormanda başlıyor Biutiful.

Okunduğu gibi yazılmasıyla, "güzel" olana bir iğneleme, güzelliğin içindeki kötülüğe bir gönderme seziliyor.

Film ilerledikçe pekişiyor bu düşünce.

Barselona'nın gecekondu muhitlerinde, boğazına kadar bir yoksulluk hüküm sürüyor. Mülteciler, ülkelerinden çok uzakta, filmi boydan boya kanatlarıyla çizen o göçmen kuşlar misali, toplanıp bir araya, çalıştırılıyor boğaz tokluğuna. Üç beş para biriktirip gidebilmeyi düşünüyor çoğu. Tüm ülkelerdeki mülteciler gibi.

Aksak hayatların trajedisi, bir babanın etrafında dönüp duruyor. Eşinden ayrı, iki cocuğuyla yaşayan bu babanın, vahşi hayatın ( kapitalizm mi demeli) ortasında, çocuklarına onca yanlışlığın içindeyken bile iyi ve güzeli yaşatmak isterkenki çırpınışını izliyoruz.

Uxbal, ( Javier Bardem) işçileri işe koşmaya ön ayak olan, rüşvet verip düzeni sürgit sağlayan, aracılık eden...bunları yaparken de örselenen, iyi kalma uğraşı veren bir adam.

Yemek masasında disiplini elden bırakmazken, sevgisini de hissettirmeyi isteyen, hep aynı yemeği yemekten gına gelmiş oğlu ve kızına, hayal gücüyle güzel yemekler yeniyormuş havasını bahşedebilen duyarlı bir baba...

Hayat alabildiğine sert ama! Eşinin çalkantılı ruh haliyle uçlarda yaşadığı hayatından çocuklarını korumaya çalışırken, karaciğerine kadar sıçrayan prostat kanseri teşhisi ile birlikte hükmen mağlup yaşadığı yaşamının döküntülerini "toplamaya" çalışıyor.

Tavanda günbegün artan o karartı, kendi sonunun yaklaştığını haber veredursun, o; bodrum katlarında kaçak olarak insanlık dışı koşullarda çalıştırılan kadınlı, çocuklu işçilere kıt kanaat, kol kanat germeye çalışıyor.

Kıyıya vuran balıklar metaforuyla sona yaklaştığını anladığımız hayatı, pamuk ipliği gibi kayıyor ellerinden.

Filmde birden fazla görünen yüzü arasında, en baskın olan yanı, ne eski eşinin kendisine olan sevgisi üzerinden verilen kocalığı, ne haksızlığa karşı duruşu, ne kötülüğün içinde bile işleyen vicdanı ne de ölümlülerle kurduğu telapatik ilişkisi...

En baskın yüzü: babalığı.

Baba, kötü bir hayatın içinden iyi bir şeyler çıkarmaya çalışıyor. Bunun dayanılmaz vicdani bir yük olmasını, herkesten daha fazla sırtına vurarak ağırlığı altında ezilmesini sağlayan şey ise : ensesinde soğuk nefesini herkesten fazla hissettiği ölüm.

Derdi, iki ay kalan ahir ömründe iyi şeyler bırakmak, çocuklarınca iyi hatırlanmak.

Taşeron sisteme işçi sağlayan elebaşı ne kadar masum kalabilirse, o kadar kalabilen bir adamın hak gözetmesi biraz da bu yüzden. İşçilerin balık istifi halinde yaşadığı bodrum katına, birazcık daha ısınsınlar diye ucuzundan aldığı ısıtmalı sobalar, yirmiyi aşkın işçiyi canından edince, kahramanımız çöküyor iyiden iyiye.

Yine de beterin beteri bir hayat yaşayan kronikleşmiş manik depresif hastası eşine, onunla düşüp kalkan kardeşine, hemcinsiyle ilişkiye giren işçi patronuna kadar çok sayıda yan hikâyenin hemen hepsi kendine bağlı. Hepsinin merkezinde. Onlar kadar kirli o da, onlar kadar "işin içinde"

Ve ölümüne sayılı kalan günleriyle tüm hikâyeler de, "domino etkisi" misali dökülmeye başlıyor kendisiyle birlikte. Yine de hepsi bir film olacak uzunluktaki tüm hikâyeler, yetmiyor iki saate.

Patron, sıradışı bir ilişkiye kendini sürüklediği yetmezmiş gibi, her şeyin tepetaklak olmasına ciddi katkısı olan hemcinsini vuruyor yatakta.

Kadını, çocuğu, erkeğiyle, bütün işçiler ölü balıklar gibi vuruyor kıyıya

Uxbal, eşini alkol ve uyuşturucunun tavan yaptığı bir gecenin ertesinde buluyor kardeşinin yatağında.

Yine de helalleşiyor, af diliyor.

Ölürken,

Korkuyor unutulmaktan ölesiye

İki taş koyuyor çocuklarının eline

Sadece hatırası kalsın diye

Dönüyor film başa

Yine çıkıyoruz o karlı ormana...

Tek bir gülümseme de o zaman beliriyor yüzümüzde

Ölüm...

Şu berhava hayatın içinde hakedilecek tek güzel şey dercesine...

Dipnotlar: Sert ve kasvetli bir film. Ruh haliniz ve yaşadıklarınız yeterince zorsa, doğru zamanlamayla izlemek gerek.

Diğer adayların filmleri henüz girmedi vizyona ama, Javier Bardem bu güçlü karaktere can katmış.Bu rolüyle Oscar'a aday,ödülü de gururla kaldırır umarım.

J.Bardem'in, baba olduğu gün, bu filmdeki rolüyle Oscar'a da adaylığını öğrenmesi bunca kasvetli filmin kendisine ve sevenlerine güzel bir tesadüfü olsa gerek.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bazıları ne yaparsa yapsınlar hayata karşı hep yeniliyorlar. Filmin özü sözü budur. Güzeldi ve sonuna kadar gerçekçiydi. Saygılar.

Eşit Ağırlık 
 18.03.2011 17:10
Cevap :
"Güzeldi"li filmlerin ömrü kısa oluyor ne yazık ki...Bardem'in Oscar'da eli boş dönmesi de cabası tabii.Selam, sevgiyle...  19.03.2011 10:00
 

İki taş çocukların eline, iki taş da bizim yüreğimize koyuyor. Yazdığın gibi izlenen güne dikkat etmeli, yoksa kötü geçen bir günün sonunda, sinema salonunda ziyan oluyorsunuz. Beni en çok etkilediği sahne, kızına sarılıp "yüzümü unutma" dediği yerdi. Bir de filmin sonundaki J.Bardem'in gülüşü çok biutiful'du. Kesinlikle izlenmeye değer bir film. Sevgiler...

Hezar Yokus 
 14.02.2011 0:30
Cevap :
Nadir olan şey "biutiful"oluyor.Kaç kere güldü ki adamcağız. Ne güldü, ne güldürdü. Öyle bir acıların adamı hali...Oscarda gülse bari :).Selam, sevgiyle...  14.02.2011 20:17
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 85
Toplam yorum
: 1392
Toplam mesaj
: 114
Ort. okunma sayısı
: 1582
Kayıt tarihi
: 02.12.06
 
 

..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster