Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Haziran '08

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
703
 

Biz derviş olamadık!

Biz derviş olamadık!
 

Derviş


Doğusu batısı, kuzeyi güneyi hiç fark etmiyor; görmesini bilen her göze her yer hakikat! Yürümesini bilmeyen tüm ayaklara ise her yol engel, her yol barikat! Hiç hakikate giden yol böylesine bir olmasa, kulaklar Anadolu’nun gök bağırlı erili koca Yunus’tan Yunan Felsefesi’nin ergen ruhlarından Epiktetos’a çevirildiği vakit hep aynı ses, hep aynı çağrı duyulur, sanki bir karında yatmışlar da aynı derdin devasını aramaya çıkmışlar gibi hisseder miydi insan? Zamanlar farklı, mekanlar farklı; ne var ki uğruna benliklerin eritilip kellelerin verildiği o kutsi dava hep aynı!

Onun için var mı Yunus’un Epiktetos’un dava arkadaşı oluşuna itiraz edebilecek biri? İşte iddia ediyorum ki, onlar aynı yolun yolcusu idiler! Hiç aynı ezginin notaları olmasalar; Yunus Epiktetos’un cümleleri ile, Epiktetos da Yunus’un içli dizeleriyle konuşuyormuş gibi gelir miydi insana? Sesler ve cümleler bu kadar karışabilir, bu denli aynileşebilir miydi?

Ha Yunus Epiktetos’un cümleleri ile <ı>“Ruhun hiçbir şeyin engel olamayacağı ve bulandıramayacağı bir güçte midir? Bütün hayatından iniltileri, sızlanmaları ve anlamsız haykırışları kovabildin mi?” diye sormuş; ha Epiktetos Yunus’un aşk dolu dizeleriyle “<ı>Dervişlik didükleri hırka ile tac değül, <ı>gönlin derviş eyleyen hırkaya muhtaç değül!” demiş.

İşte iki ayrı ağızdan iki aynı ses, işte iki ayni gönülden “tam teslimiyet”e giden yolun apaçık şifreleri! Zira Epiktetos’un deyimiyle “ruhunu hiçbir şeyin engel olamayacağı ve bulandıramayacağı bir güce eriştiren, bütün hayatından iniltileri, sızlanmaları ve anlamsız haykırışları kovabilen kişi”, Yunus’un deyimiyle “gönlünü derviş eyleyen kişi” olmuştur! Ve işte birleşen bu iki yakadır cennetin resmi, “tam teslimiyet”in en duru ifadesi! Ve budur işte, cinnetten cennete açılan kapının en açık adresi…

Ya da başka bir soru! Epiktetos Kur’an’ı okumuş muydu acep? Kendisinin Milat’tan Sonra Birinci Yüzyıl’da yaşamış olduğu gözönüne alınırsa komik bir soru gibi gelebilir, lakin bence okumuştu! Biz İkinci Cahiliye Dönemi’nin atalete boğulmuş ilkel ruhları, o biricik kutsal kelamın dünyayı şereflendirmesinden sonra hayat hakkına erişmiş bilge geçinen kara cahiller henüz OKU’yamadık ama; Epiktetos OKU’muştu! Hiç OKU’masa, “Başıma geleni herşeye üstün tutarım. Çünkü tanrının benim için istediği şeyin, benim istediğimden daha iyi olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla ona bağlanıyorum, onun ardı sıra gidiyorum, isteklerimi, davranışlarımı, irademi ona bağlıyorum. Kısacası tanrı ne isterse onu istiyorum!” diyerek farkında olmaksızın Kuran’ın “Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için daha hayırlı olabilir!” incisini zikretmiş olabilir miydi? Peki Kur’an-ı Kerim’in tebliğinden yüzyıllar önce yaşamış bir köle olan Epiktetos nasıl zikredebilmişti ki bunu? Hakikate kabartılan kulakların “BİR” sırrıyla olmasın sakın!

Kur’an-ı Kerim’i, daha doğrusu yaşamın bizzatihi kendisini gerçekten OKU’yabilmiş ergen ve halis her bir ruh, cam gibi berrak akarların orta yerine kendini ebeden bırakmış bir saman çöpü olması gerektiğini bilir, hisseder. Tıpkı aynı yolun yolcusu olan ve birbirinden ayrı cümlelerle aynı hakikatin, “tam teslimiyet”in şifrelerini veren Yunus ile Epiktetos gibi…

Yazık ki hep inatta, isyanda olan biz ilkel ruhlar, kendimizi o cam gibi akarların orta yerine atamadık! Muazzam bir düzenle birbirine karışan o pırıl pırıl suların ortasındaki saman çöpü olamadık! Hep olaylara yön vermeye, hep istemeye, hep almaya programlandık ve ayağımızın dibindeki cenneti cinnete çevirmekte ustalaşarak biteviye can çekişen ruhlara dönüştük! Velhasıl biz derviş olamadık!

Hep ayaklar direndi, hep geçmişe yanılıp gelecek beklenirken bugün elden kayıp gitti… Hiç kafamızı kaldırıp gökyüzüne bakamadık ki, yağmurun kaçılacak bir şey olmadığını anlayabilelim! Biz rahmetten kaçmaya programlanmıştık; kurtulamadık o derin korkulardan, şiddetli vesveselerden! Bir cinnettir aldı bizi, cennet avuçlardan kayıp giderken; bilemedik!

Teşbihde hata olmaz, “Deccal de sensin, Mehdi de!” diyen o kutsi sesi duyamadık! Cennete de, cinnete de kendi ayaklarımızla gidileceğini göremedik, uyanamadık! Hep asılsız, sahte kurtarıcıları bekledik, kokuştuk, eridik! İçimizdeki kemirgene yem olup yittik hep! Onun dişlerini söker sökmez düşlerin gerçeğe ereceğini göremedik; kabusun rüyaya, rüyanın hakikate dönmesinin “AN” meselesi olduğunu çözemedik! Biz derviş olamadık!

<ı>“Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez!” diyen derviş ruhu ile <ı>“Ölüm bir yıkım değildir. Asıl yıkım, ölümün bir yıkım olduğuna olan inancımızdır!” diyen filozof bakışının kutsi birliğinde eritemedik kahrolası benliklerimizi! Yunus’la Epiktetos’un o berrak suların orta yerindeki zaman ve mekan ötesi raksına eremedik! Bu iki farklı görünen ayni ruhun zamanlar ve mekanlar ötesinden özgürlüğün türküsünü nasıl da birlikle, erlikle, aşkla, muhabbetle bestelediklerini idrak edemedik! Yüce gönüllü derviş ruhlarla hep bu yollarda olmak, bu yollarda oldukça kendine ölmek, kendine öldükçe aşkın rengine boyanmaktı ya muradımız; biz derviş olamadık! Bu yolların sonu hep hakikate çıkardı ya, biz tali yollardan ali yollara geçiş yapamadık bir türlü! …

O yüce gönül bize bizi okudu, <ı>“Derviş bağrı taş gerek. Gözü dolu yaş gerek. Koyundan yavaş gerek, sen derviş olamazsın!” dedi, ağlamayı bilemedik! <ı>“Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek. Derviş gönülsüz gerek, sen derviş olamazsın!” dedi, susmayı beceremedik! <ı>“Ele geleni yersin, dile geleni dersin. Böyle dervişlik dursun, sen derviş olamazsın!” dedi, bir türlü sükuneti bulamadık! <ı>“Derviş Yunus gel imdi, ummanlara dal imdi. Ummana dalmayınca sen derviş olamasın!” dedi, ummanlara varamadık! Velhasıl hakikat hakikatliğini hep yerine getirdi, nice nice güzellikleri önümüzde bitirdi; ne var ki biz derviş olamadık!

Ancak tüm kayıp zamanlara rağmen son lokma yenmedi, son sular içilmedi henüz! Hala tepemizde gökyüzü! Hala gökyüzüne bakma, yağmurun yağmurluğu, rüzgarın rüzgarlığıyla tanışma, yağmurun toprağa ilk vuruşunu soluma şansımız var! Ve hala derviş olmayı istemekten vazgeçme imkanımız!

“İstemeyeceğim artık, beklemeyeceğim de! Atacağım o pırıl pırıl suların orta yerine kendimi! Beklemeden, istemeden, hesaplarla kendimi kirletmeden, ebeden atacağım! Atacağım ve o cam gibi berrak akarların orta yerindeki saman çöpü olacağım! Şükrün zirvesinde, beklentisiz, korkusuz, o mutlu, o şen saman çöpü!” deme şansımız hala var, biliyorum… Atın beni denizlere!

<ı>Ayten Çalış Yağmur

11 Haziran 2008 – Ankara

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

derviş olup olmadığınızı Allah bilir;fakat bu yazıyı da her yürek kaleme alamaz. Sizde dervişlik istidadı var! Saygılarımla

murat ertaş 
 13.06.2008 7:30
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 27
Toplam yorum
: 41
Toplam mesaj
: 42
Ort. okunma sayısı
: 1494
Kayıt tarihi
: 19.01.07
 
 

İsmim Ayten Çalış. Tanıyanlar soyadımla müsemmâ olduğumu söylerler, bilmiyorum! Ama "Sen kendini ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster