Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Mayıs '12

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
236
 

Bizim Marquıs de Sade'ımızdan İstanbul 'Belgeseli'

Bizim Marquıs de Sade'ımızdan İstanbul 'Belgeseli'
 

[Bu yazı, AKŞAM KİTAP'IN Mayıs 2012 târihli 16. Sayı'sında yayımlanmıştır.]

Zamanının meşhur gazetecisi Refi’ Cevad Ulunay’ı (1890-1968), üstad Murat Bardakçı anlatsın: “Refi’ Cevad Ulunay, Türk basınının çok önemli bir ismiydi. Gençliğinde İttihad veTerakki Partisi'nin aleyhinde yazınca sürgüne yollandı. İstiklâl Savaşı yıllarında Milli Mücadele'ye karşı çıktı, 150'likler listesine konuldu ve yeniden sürgüne gitti. 1938 affıyla İstanbul'a ve eski mesleği olan gazeteciliğe döndü. Senelerce köşe yazarlığı yapıp kitaplar çıkarttı. Politikayla bir daha uğraşmamaya yemin etmişti ve hayatının sonuna kadar tek bir siyasî yazı bile yazmadı. Kıvrak kalemiyle ve son derece akıcı üslubuyla siyaset dışında kalan güncel konuları işledi. Dünyaya 1968'de veda ettiğinde, Türkiye'nin en çok okunan köşe yazarlarındandı.” [ “Eskiden koğuşta kadın bile oynatılırdı”, 27.02.2000, Hürriyet] 

Refi’ Cevad Ulunay, sıkıntılı ve renkli geçen gazetecilik hayatına, birkaç güzel roman da sığdırmıştır: Köle, Enkaz Arasında, Sayılı Fırtınalar, Eski İstanbul Yosmaları, Mermer Köşkün Sahibi, Dağlar Kralı… Selim İleri’nin, “Türk Romanından Altın Sayfalar” kitabında naklettiğine göre, “Gazeteciliğinden gelen akıcı bir anlatımla, eski İstanbul hayatına ilişkin romanlar yazmış Ulunay, bir yandan da Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönem insanlarını, kabadayıları, yosmaları, eşkıyaları, tulumbacıları, varlıklı ama çizgidışı yaşayan hanımları canlandırmıştır.” Bu ayki yazımda, işte bu türden insanları o güzelim ve akıcı üslûbuyla romanlarında yaşatmış ve maalesef şimdinin çöp-kitaplar ‘saltanatında’ unutulmuş olan Refi’ Cevad Bey’in; her biri edebî şölen olan romanlarından birini; “Eski İstanbul Yosmaları”nı anacağım.

Üstad Selim İleri’nin “belgesel çizgisi de olan bir roman” dediği “Eski İstanbul Yosmaları”, 1959’da neşredilmiş. (Bendeniz, maalesef ilk baskısından değil, Arma Yayınları’nın nüshasından okudum. Maalesef diyorum, çünkü yayınevi, bu güzel romanı basmakla çok iyi bir iş yapmış olmakla birlikte, basımdaki –hadi, hatâlar demeyeyim- fâhiş özensizlikler, bu güzel işe gölge düşürmüş! Bu özensizlik, daha künye sayfasından başlıyor: Kitabın hangi yılda yayımlandığını söyleyemeyeceğim, çünkü yayınevi yazma zahmetinde bulunmamış. Ayrıca, kitabın ilk kapağında, iş olsun diye bir ibâre: “Yayına Hazırlayan: Metin Martı”. Neden mi “iş olsun” diye? Romanı okumaya başlayınca karşımıza çıkan imlâ yanlışlarını gördüğümüz; anlamadığımız pek çok kavram ve âdetlere de, düşülmesi gereken açıklayıcı dipnot bilgilerinin es geçildiği için.) Selim İleri, 24 Nisan 2010’da yazdığı “Bir İstanbul Gezintisi” yazısında (Zaman), “Ulunay'ı kimseler romancıdan saymazdı.” diyor. Bunu okuyunca şaşırdım doğrusu. Akıcı ve güzel Türkçeyle merak uyandıran ve İstanbul’un unutulan yer, âdet ve insanlarına yer veren güzel romanlar yazmış bir yazarı romancı saymamak, acaba bir kıskançlık işareti miydi? Neyse, biz romana dönelim.

Roman, eski İstanbul’un yosmalarından iki meşhur kadın olan Ra’nâ ve Kel İpek’in hayatlarını ve o hayatları vâsıta kılarak, İstanbul’u anlatır. İki bölüme ayrılmıştır dört yüz sayfalık roman. İlk yüzde ellilik kısmında Ra’nâ’yı, son kısmında da Kel İpek nâmıyla mâruf İpek’i anlatır. Ra’nâ, Lokman Hekim’in ye dediği, cinsinden bir kadındır. Bir âfet-i devran. Aslında, istemediği bir evlilik yüzünden düşmüştür bu yola Ra’nâ. Meyvahoş’ta kantarcılık eden babası İsmail Ağa, kızına âşık olan yorgancılar kâhyası Feyzullah Ağa’nın oğlu Remzi’ye, epey altın karşılığında ‘vermek’ ister kızını. Alacağı bu fâhiş başlıkla, hem hayâlini kurduğu dükkânı alabilecek, hem de rahatça geçinecektir. Tabii o devirde (yirminci yüzyılın başları) değil kızın, erkeklerin dahi babalarına “gönlüm falancada” demeleri ‘hadlerine düşmemiş.’ Ra’nâ’ya da fikri sorulmaz. Babası bir kere yağlı kapı bulmuştur; kızını verecektir (yahut ‘satacaktır’) Ne ki, Ra’nâ Remzi’yi sevmez; dahası, evlilik fikri de ona uzaktır… Ra’nâ’ya ders veren Hoca Hanım vardır. Kız, meseleyi ona açar. Hoca Hanım, kaçma fikrini sokar kızın aklına. Kendisi kaçıracaktır. Kime? “Hâfız Hanım” denilen ablasına. Kızı, ablası istemiştir zaten. Hâfız Hanım da, ne hâfızdır ya! Meğer, piyasanın namlı kadın tacirlerinden değil miymiş!  Velhâsıl, ‘o yolun yolcusu’ olur Ra’nâ. Zengin köşklerinde, yalılarında lüks bir hayat sürer. Hayır, pişman değildir.

REFİ’ CEVAD DEĞİL, MARQUİS DE SADE!

Romanın ikinci kahramanı Kel İpek’tir. Çocukken bir hastalıktan ötürü saçlarını kazıttığı için verilmiştir bu lâkap. Sonrasında altın gibi parlak ve halat gibi sağlam saçları olsa da, o hep Kel İpek’tir. İnişli çıkışlı hayatını kendi ağzından, yaşlılık döneminde anlatır İpek. Romanın bu kısımlarında çok şaşırdım: İpek’in cinsel ihtirası, güdülme/tahakküm arzusu ve ‘hard’ sekse düşkünlüğü, bana, Sade’ın Juliette’ini okuyormuşum hissini verdi. Refi’ Cevad, âdeta Sade’laşmış bu satırlarda… Yazar, iki  kardeş paşazâdenin evlerinde İpek’le Ra’nâ’yı buluşturarak, birinci bölümü, ikincisine bağlamış olur.

Eski İstanbul, ‘yosmalık ve kapatmalık’ âdetleri, “vâsıtalık/muhabbet tellâllığı” müessesesinin türlerinin de anlatıldığı bu roman, her şeyden önce, sırf, temiz, kıvrak, akıcı Türkçesi ve pek duyulmadık deyimleri için bile okunmalıdır

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 29
Toplam yorum
: 12
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 606
Kayıt tarihi
: 16.10.11
 
 

İstanbul doğumluyum. Kitap okumayı, arada da bir şeyler karalamayı seviyorum. Çeşitli edebiyat de..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster