Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Haziran '11

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
255
 

Bizim ofisin orta şeker halleri

Durduk yere ortaya bir piknik lafı atıldı, ondan sonra da herkesi aldı bir telaş. Ofisin kuzusu Yalın Bey almış eline bir defter, “kim gelecek, kim ne getirecek” diye tepemize dikilip uzun boyunun gölgesinde tuttuğu herkesi gelmeye “ikna ediyor”. Havalar bir sıcak bir soğuk haftalardır hepimizin dengesi bozulmuş, ne giyeceğimizi, ne içeceğimizi şaşırmışız derken birden bastıran sıcaklar ofiste birkaç kişiye “piknik” denen bir geleneğin olduğunu anımsattı aniden. Bir de Facebook denen “entelektüel ve derin” iletişim sayfalarında, rakip diğer ofislerin çimlere yayılmış nispet yapan resimlerini görünce çayır merakı iyice kızıştı bizimkilerde. Gölgesi bile ürküten Yalın Bey yazıyor; 

- Yeliz hanım kısır getirecek….(kısır kal emi diyorum içimden, çünkü bu Yeliz hanım ben oluyorum) 

- Asu hanım börek ve kırmızı fasulye salatasııııı…… 

- Gülbin Hanımdan bir borcam mayonezli patates salatası…(Tabii getirene kadar yiyip bitirmezse belki getirme şansı olur) 

- Şule Hanııımm, siz ne getiriyorsunuz? 

- Aaayyyy, ben kendimi, botokslarımı, solaryum yanığı tenimi, kart sesimi getiriyorum daha ne istiyorsunuz ... diyecekmiş gibi şaşkın bakıyor Şule, kendisi zaten bir cevher, ondan bir şey istemek ne kadar manasız dimi ama. Şaşkın bakışlarına alışamadık henüz, botokstan hep havada duran kaşlarından öyleymiş gibi duruyor aslında, neme lazım iyi kız şu Şule,  

- Ben de barbunya yapiiiyim bari, napiiiyiiim, diyor.. 

Hah, şimdi tam oldu, Gülnaz ve karşı masa arkadaşı Seçil de taze fasulye ve mercimek köftesi getirmeye karar veriyorlar. Asıl önemlisi etleri bizim patrona yıkmak, bu özel uzmanlık alanı çalışması isteyen bir konu, kendileri malumunuz “para” kelimesi geçen her ortamda sadece “almak” üzere kodlanmış, genleri “vermek” terimini tanımıyor, elinin değdiği parayı “namusumdur” deyip himayesine alıyor. Paranın bekareti bozuluyor ya o elleyince, illa ki sonsuza kadar sahip olacak. “Ya benimsin ya benim” mantığı…Olsun yine de şeker adam şu patron, meşhur gülüşüyle “hah, hah, hah, hıh, hıh, hıııııııhhhh pikniğe mi gidiyoruz, aman ne iyi olur valla, nereye gidiyoruz?” diye soruyor. 

Eğer gülüşü uzun bir hııııhhhh ile bitiyorsa tedbirini alıyor demektir, “tehlike seziyorum ama siz bir söyleyin bakalım, işime gelmezse bozarım” gülüşü bu. 

- Eveeettt, hep beraber Şile’ye gidiyoruz, etler ve diğer zerzevat size ait, bizler de evden bir şeyler yapıp getireceğiz, diyoruz. 

“Hıııııııııhhhh, hııııhhh, haaaaahhhh diye boğulacakmış gibi garip bir kahkaha atıyor, sonra da çalmayan telefonu çalmış gibi yapıp “alooooooo” diye bağırarak odasına kapandı. 

Bütün gün odasından çıkaramadık, camlı kapıdan ne zaman içeri baksak telefonla konuşuyormuş gibi yapıyor, bir elinde sabit telefonu, bir elinde cep telefonu tutuyor, her seferinde konuşuyormuş gibi yapıyor. Allah kolaylık versin valla, akşam hekes gidene kadar böyle devam edecek besbelli. 

Patronun tüm kaytarma çabalarını boşa çıkarıp Pazar sabahı Riva’ya doğru yola çıkıyoruz, etleri de aldırdık, karpuzları da. Hatta iki şişe aslan sütü bile getirdi hepimizi şaşırtarak. Piknik yerine vardık, gayet güzel bir yer, amacına uygun. Şırıl şırıl akan bir dere, muhteşem yemyeşil ağaçlar, kuş sesleri ve temiz hava. Daha ne olsun. Ancak doğal olmayan bir şeyler var. 

Biz şaşkın şehirliler pikniğe niye gideriz? Doğayla baş başa kalmak, toprağa dokunmak, stresten uzaklaşmak için değil mi? Ancak gittiğimiz piknik alanı her masanın başında yanan çifter mangalla dumana boğulmuş, parkedilen araçlardan yayılan bangır bangır müzikle Beyoğlu barlar sokağını andıran bir ambians yaratılmış halde ordan oraya koşuşturan, böğüren, hönküren insan kalabalığıyla doluydu. O güzelim dere pet şişelerle donatılmış, ağaç dallarına çöp poşetleri aksesuar olarak ilave edilmişken neymiş efendim piknik yapıyoruz. 

Hiç kimsenin ne doğayla ne kuş sesiyle alakası yoktu. Bizim masa dahil hepimiz sabah onda sucuk ekmekle başlayan tıkınma seramonisine akşam sekize kadar devam ettik. Genlerimizin tanıdığı her türlü yiyeceği bir güzel hüpletip, hiç masa başından kalkmadan akşamı ettik. Haksızlık etmemeyim birkaç kez masa başından kalktık, birincisi ayakyoluna gitmek için, ikincisi de ağaçları fon olarak kullanıp resim çektirmek için. 

Şimdi o resimler facebook sayfasında diğer ofislere nispet yapmak için dizim dizim sıralandı ve görücüye çıktı, piknik hevesimiz de böylece tatmin edilmiş oldu. Bakalım sırada ne var? 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Gülümsettiniz yine. Güzel bir piknik olmuştur muhakkak! Mangal dumanları, bangırdayan müzik, koşuşturan çocuklar ve etrafta çöpler. Ve yurdum insanları. Sevgiyle kalın.

Şükran Okyay 
 10.06.2011 17:24
 

:)) çoook çok eğlenceli bir yazıydı...gitmiş kadar oldum valla...bu arada benim de böyle bir patronum vardı ya acaba aynı kişiden mi bahsediyoruz:))

Çakma Kontes 
 09.06.2011 21:10
Cevap :
Merhaba Polyanna, Patronlar birbirine benziyor, benzer karakterde kişiler patron oluyor sanırım. Ne kadar "tutumlu" olsa da gerçekten şeker bir adamdır bizim patron, severiz kendisini. Teşekkür ederim, sevgilerimle..  10.06.2011 11:17
 

kaleminize sağlık yine çok güzel anlatmışsınız.. patronunuz hiç yabancı gelmiyor..:) zannedersem bütün patronlar aynı. Dünya'nın neresinde olursak olalım, şu piknik olayını bir türlü öğrenemedik. Piknik demek çevreyi kirletmek anlamında olmadığını.. Sevgi ve saygılarımla..

SELVİ 
 09.06.2011 15:04
Cevap :
Teşekkürler Selvi, sevgiler ve bol kahkaha diliyorum, ben ofiste olup bitenlere çok gülüyorum, umarım sizlerin de neşeli çalışma ortamlarınız vardır..  09.06.2011 16:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 40
Toplam yorum
: 54
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 415
Kayıt tarihi
: 14.04.11
 
 

Eğitimim, hayata dair hiç bir şey bilmediğimi anlamama yetecek kadar, Bilgi birikimim, bilgin..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster