Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ağustos '08

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
723
 

Blog kelimesini ne yazık ki hiç sevmiyorum

Blog kelimesini ne yazık ki hiç sevmiyorum
 

Milliyet’in şu an gezinmekte olduğunuz blog sayfalarında yazı yazanları ikiye ayırıyorum. Birinci gruba girenler blog yazarları, ikinci gruba girenler ise köşe yazarları. Peki bu ikili ayırıma neden gittim?

Amacım asla ve asla blog yazarlığı kavramını küçümsemek ya da pasifize etmek değildir. Kaldı ki bu iş benim haddimi, hududumu zaten aşacaktır. Ancak yazacak başka bir yeri olmadığı için, herhangi bir maddi karşılık da gözetmeden, aslında bal gibi de köşe yazarlığı yapan bazı yazarlarımızın, bu sayfalarda hiç de hak etmedikleri şekilde blog yazarı sıfatıyla anılması beni oldukça incitmektedir.

Hayır kıvırmıyorum ve hiç de imtina etmeden kendimi de bu kümeye dahil ediyorum.

Hele profesyonel bir şekilde makale, deneme, köşe yazısı yazan bu yazarlarımızın bazılarının hâlâ hâlâ blog sayfalarında yazı yazmak zorunda bırakılmasının hakkaniyet ölçüleriyle bağdaşmadığını bile düşünüyorum. Sahi birisi şu sorumu cevaplasa, kendimi, sahrada uyandığında yanında buz kalıpları gören bir çöl bedevisi gibi mutlu hissedeceğim…Merak ediyorum, batıdan dilimize yerleşmiş olan blog terimi olmasaydı, bu insanlar terminolojik olarak hangi sıfatla yazar statüsüne sokulacaktı ? O zaman sıfatları ne olacaktı yani ?

Son yaşadığım olay ise oldukça ilginç. Bir yakınım aracılığı ile bir büyük gazetemizin önemli bir ismine ulaştım. Ona bütün yazılarımı okuyabileceği bu sayfanın linkini de mail ortamında gönderdim. Talebim şuydu : Herhangi bir ücret almadan, sizin göstereceğiniz bir dergide ya da gazetede, yine sizin belirleyeceğiniz periyotlarla, kağıt kokan yazılar yazmak istiyorum, yardımcı olur musunuz?

Yoğunluğundan ya da muhatap almak istememesinden ötürü cevap yazmamış olmasını bir ölçüde anlayabilirim. Ancak hakkımda şifahen yapmış olduğu sanırım köşe yazarı olmak istiyor şeklindeki yorumu duyduğumda geçirdiğim katatonik travmayı kelimelerle aktarmam oldukça güç.

Bunu söyleyen, işi bilmeyen, ortalama bir insan olsa anlayacağım da…Cevap vermek isterdim fakat makamına, şahsına ve aracı olan büyüğüme saygımdan ötürü hayır köşe yazarı olmak istemiyorum, ukalalık olmazsa ve de kusura bakmazsanız sanırım o söylediğiniz şeyden bir parça zaten olmuşum galiba diyemedim. Sözgelimi Milliyet’in teknik verilerine göre sayfam 250.000’in üzerinde okuyucuyu ağırlamış.

Hayatımın kaynağı olan ve günde on iki saate yakın vâkit ayırdığım asıl bir mesleğim olmasına rağmen, işime gösterdiğim saygı ve titizliğin aynısını, sadece entelektüel ihtiyaçlarımı gidermeme vesile olan yazılarıma da gösteriyorum.

Üsküdar’da faaliyet gösteren bir psikoloji enstitüsü, geçen yıl, duygusal karmaşa kaynaklı aldatma adlı yazımı kendilerine ait web ana sayfalarında makaleler başlığı altında yayınlamış ve bu yazı uzunca bir süre de yayında kalmıştı. Ayrıca yine aynı dönemlerde, Hababam Sınıfı’nın yazarı râhmetli Rıfat Ilgaz’ın oğlu Aydın Ilgaz’a ait Çınar Yayınları’nın internet sitesinde, devamında Kadıköy’de yayınlanan e-müzik adlı gazetede de yazılarım yayınlanmıştı. Bu kurumlar haysiyetli davranıp emeğe saygı gösterdikleri ve kaynak belirttikleri için herhangi bir rahatsızlığım olmamıştı.

Ancak Balıklı Rum Hastanesi’nde görevli Sevda Güllü ve akademisyen psikyatr Doç. Dr. Ayhan Kalyoncu’nun, daha önce Türkiye’de üzerinde hiç kalem oynatılmamış, tamamı bana ait olan Jocasta Kompleksi başlıklı dört bölümlük yazı dizimin ilk iki bölümünü olduğu gibi, noktasına ünlemine dokunmadan, hem de izinsizce alıp, 2007 Temmuz’unda çalıştıkları hastanenin bülteninde ve internet sitesinde kendi adlarıyla yayınlamaları, bardağı taşıran son damla olmuştur.

Bağışlayın. İnsanın kendini anlatması, methetmesi, şunları şunları ben yaptım, küçük dağları da ben yarattım edasının, bir okuyucunun maruz kalabileceği en antipatik şey olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak benim ve benim gibi yazılar yazan birçok arkadaşın durumunun net bir şekilde ortaya konması için de, bu artistik pozlar ve ben var ya ben, çok önemli bir adamım şeklinde anlam çağrıştıran cümlelerimi okumak zorundaydınız.

Çünkü kamuoyunun belirli kesimlerinde dillendirilen bilogcu, bılogcu, blokçu, bloğcu… sıfatları canımı fena halde sıkmaktadır.

Yahu adama bak felsefi bir yazı dizisi hazırlamış…Hayır o bir bilogcu!

Yahu sen bal gibi haber analiz yazmışsın…Hayır o bir bilogcu !

Değil upuzun sarışın ya da kızıl saçlarım, malzeme yandaki şekilde görüldüğü üzere bir tel saçım bile yok. Sonra ne açacak bir yerim ne de sallayacak erotik kalçalarım var. Hiç biri yok. Elimde sadece bir kalem var o kadar. Öyle ki, çok değerli hocamız Prof. Dr.Orhan Kural’ın bir dönem yaşadığı sıkıntıyı hücrelerimde, iliklerimde hissediyorum.

Kaldı ki o çok değerli dünyaca ünlü bilim adamımız bile varlığını hissettirebilmek için, ne yazık ki hiç de hak etmediği şekilde, yine de Hülya Avşar’ın ismini basamak olarak kullanmak zorunda kalmış ve Hülya Avşar ekonomiyle ilgili konferans verirse ben de çıkıp şarkı söylerim demişti.

Son tahlilde; alınganlığa mahal yok. Her blogcu yazıyordur, ancak her yazan 'bilogcu' değildir.

Bu yazımı, pardon blogumu demem gerekiyordu değil mi?, Türkiye’nin önde gelen köşe yazarlarına, genel yayın yönetmenlerine, o da yetmezse ulusal ve yerel yayın yapan tüm basın yayın organlarına göndereceğim. Ve hatta gülmeyin şaka değil, Cumhurbaşkanı’na bile göndereceğim. Bir tanesi de cevap vermezse vermesin sorun değil ben yine burada olacağım zaten.

Ama cevap gelmezse, bana baaak demek ki sen de bir iş yokmuş, olsaydı, illâ ki biri yardımcı olur, elinden tutar, hak ettiğini iddia ettiğin kağıt kokan yerlerde yazmana olanak tanırdı demeyin sakın. Ne yapalım, evimde bir hizmetçim (!), yeni doğmuş bir bebeğim(!) olsaydı, onlarla yaşadığım diyalogları yazar belki biz de birkaç sütun doldurur prim yapardık. Her üç kişiden dördünün yazar olduğu bir ortamda ?

Gazetemiz Milliyet’e nankörlük ettiğim ya da bana tanıdıkları olanakları istismar ettiğim asla ve asla düşünülmesin. Hayatımın bir döneminde bana bu imkânları tanıdığı için nezdimdeki ayrıcalıklı yerini her zaman koruyacaktır.

Sadece taşların birazcık da olsa yerinden oynaması çok mu kötü olur?

Basın yayın camiasındaki zirve isimlerden istirham ediyorum, lütfen köşe yazarlığı yarışmaları yapmaktan vazgeçin olur mu? Bir çiçekle bahar olmayacağı gibi, bir köşe yazısı ile de en iyi yazar seçilemez. Yazma işinde önemli olanın süreklilik ve istikrar olduğunu kundaktaki bebek bile biliyorken…

Sözlerimi, mesleğinin zirvesinde yer alan ve insan aklının sınırlarını zorlayan edebi derinliği olan, üstad sanatçımız Hz. Ajdar Anık’ın o veciz şarkı sözleriyle sonlandırıyorum.

Turp gibiyim turp turp!
Nane nane, çikita muz.

Sabrın sonu ile

mamut bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bu yazıya yorum kabul edilmiyor mu? Hiçbir yorum yok da! Benim gönderdiğim yorum da yayında değil. Son günlerde editör kardeşlerimizin işleri yoğun galiba. İzin yapanlar çoksa. Tüm yorumlar yerlerine ulaştırılmıyor. Bazen boşuna zaman harcıyor yazıyoruz, yerine ulaşmayacağını bilsek yazmayız da, bizimkisi de bir umut işte. Ya ulaşırsa! Saygı ve sevgilerimle güzel DOST.

Mustafa Mumcu 
 17.08.2008 0:10
Cevap :
Mustafa Abi mitokondri gibisin mübarek:) Sayfaların enerji santrali de sensin. Neşenin hiç eksilmemesi dileğiyle. Sahi editörlerle aran bu aralar iyi bakıyorum. Allah bozmasın kıskanmıyoruz tabii.:)  17.08.2008 19:54
 

yorum almamış, hayret!...bence bu mücadeleden vazgeçme bir gün mutlaka sonuç çıkacaktır, eminim...aaa şu var hak, huk, kul hakkı, onun- şunun bunun hakkı, insan kaynakları vb. faso fiso şeyler. yani bir tanıdık vasıtasıyla adım atmış olmanı hiç yadırgamadım doğrsu. Tüm olanaklarını kullan...

Ruksan İLDAN 
 15.08.2008 14:42
Cevap :
Bu yazı yorum aldı ya hû neden almasın değil mi ama? Ayrıca sana şimdiden söyleyeyim. Yorumlara girer girmez sırayla okumaya başladım. Senin yorumların içinde fasa fiso kelimesini gördüm. Bu kadar olur yani dedim. Birazdan yayına gireceğim yazı da da bu kelime var. Öyle işte ilginç geldi o açıdan...Ayrıca teşekkürler bir tanıdık vasıtası ile olabilecekler konusunda söylediklerin için.  17.08.2008 19:56
 

Sayın Ergun...ben sizi umut ettiğiniz yerlerde görebileceğimize inandım...sizde inanın, saygılar

ünalca 
 15.08.2008 13:24
Cevap :
Çok kısa ve mutluluk verici bir cümle. Sağolunuz.  17.08.2008 20:00
 

Ellerinize sağlık, çok güzel bir konuya değinmişsiniz.Ama yazının sonunda bir hata var galiba. Üstat sanatçımız Hz. Ajdar Anık, tanıkların huzurunda alık alık, TURP GİBİYİM TURP / NANE NANE KESTANE/ ADEEE EYİ MUUUUZ/ YEMEYEN UYUUUZ şarkısını söylemiştir. Bu kadar güzel yazıda üstadımızın şarkı sözlerini ya siz karıştırdınız ya da ben saçmaladım. Allah kabul etsin! Saygı ve sevgilerimle.

Mustafa Mumcu 
 14.08.2008 9:29
Cevap :
Mustafa Abi ben bunları birleştirdim yani şarkı sözlerinden bahsediyorum. Senden de birgün birşey kaçsın be abiciğim:)  17.08.2008 20:01
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 397
Toplam yorum
: 1353
Toplam mesaj
: 195
Ort. okunma sayısı
: 1725
Kayıt tarihi
: 08.01.07
 
 

>Haziran 1975 doğumludur. >Samimîyetsiz gözlerdeki, yapmacık sözlerdeki haset ve kıskançlık k..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster