Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Temmuz '10

 
Kategori
Blog yazarları tartışıyor!
Okunma Sayısı
658
 

Blog yazarları tartışabiliyor mu?

Blog yazarları tartışabiliyor mu?
 


Bibliyofil’in, Devekuşu misali bir sol; ne deve ne kuş başlıklı yazısının “Blog Yazarları Tartışıyor” kategorisine alınmasıyla başlayan sol tartışmasına ben de ikisi eskiden yazılıp yayınlanmış biri de yeni olmak üzere üç yazıyla katıldım. Amacım kimseyle tartışmak değildi; konu açılmışken düşüncelerimi açıklamak istedim. O nedenle ilgili yazılarım solun tarifine ilişkin bazı genel hatırlatmalar, ülkemizdeki solun durumu ve siyasetin sol-sağ şeklindeki tasnifinin gelecekte sürüp sürmeyeceği konusunda tahminlerimi açıklamaktan ibaret kaldı.

Bu yazıları kimsenin görüşüne cevap olsun diye yayınlamadım. Çünkü bu tartışmaya girmeye niyetim yoktu. Çünkü kategorinin adı “Blog Yazarları Tartışıyor” olmasına karşın esasında bir tartışma falan olmuyor. Şarkı yarışmalarındaki gibi herkes çıkıp bir solo performans sergileyip yerini bir sonraki yarışmacıya bırakıyor. Tartışmanın belli bir teması, bir ekseni yok; yazıların içeriği bir birini takip etmiyor; bir yazıda işlenen bir teze cevap verirken o yazıyı referans gösterme alışkanlığı yok. Zaten Milliyet Blog’da hep öyle olmuştur. MB yazarları tartışamaz. En fazla ikinci yazıda tartışma, tartışma olmaktan çıkar, başka bir şeye dönüşür.

Onu bildiğim için şahsen ben burada ancak görüşlerini kendime yakın gördüğüm, akıl sağlığına ve ahlakına güvendiğim kişilerle tartışırım. Ötekileri tartışmayı bir yana bırak, adlarını anmayı bile kendime zûl sayarım. Burada karşıt görüşte olup da tartışabileceğimi sandığım yegâne kişi Uzay Gökerman’dır; o da açık söylüyorum, her defasında beni yanıltır. Bunun son örneği sol tartışması konusundaki benim bir yazımla ilgili tavrıdır. O tavrın ne olduğunu merak edenler Gökerman’ın Dünyada sol ne kadar darbeciyse Türkiye'de de o kadar darbecidir başlıklı yazısına ve benim o yazıya gönderdiğim yorumlara bakabilirler.

Ancak tartışma anlayışı konusunda buradaki en yakın arkadaşlarımın bile zaman zaman Uzay Gökerman’la aynı hataya düştüğünü görüyorum. Bunun son örneği de Bibliyofil’in Siyaset sahnesini ilericiler ve gericiler diye ayırmak eski bir sol hastalığıdır başlıklı yazısı oldu. İçeriğine aşağıda değineceğim yazısında Bibliyofil de Gökerman’la benzer bir hataya düşmüş. Konu alıp hakkında görüş belirttiği yazıya/yazılara ilişkin herhangi bir referans yok. Yani, yazı belli bir yazıda dile getirilen belli bir görüşe karşı tez üretirken o tezin işlendiği kaynak yazıya ilişkin bir açıklama yer almıyor. “Falan kişi falanca yazısında şöyle bir tez ileri sürüyor. O tez şu şu açılardan yanlıştır” denmeden konuya girilip meçhul hedeflere atış yapılıyor. Bu da haliyle yazıyı eksik kılıyor.

Biz burada kapalı devre tartışmıyoruz. Yazdıklarımızı herkes okuyabilir. Bir okur, sadece birimizin yazısını rastgele okumuş olabilir. O kişinin okuduğu yazıdan bir şey anlayabilmesi için yazıda konu alınan tezin kaynağına da ulaşabilmesi gerekir. O nedenle bir polemikte/tartışmada belli bir kişi/kişiler tarafından dile getirilmiş özel fikir/fikirler konu alınıyorsa mutlaka o fikirlerin kaynağını belirtmek gerekir. Bu kural, tartışmanın “tartışma - ders no: 101” düzeyindeki en temel, en basit kuralıdır.

Gökerman’ın ve Bibliyofil’in bu kuralı art niyetle görmezden geldiklerini iddia etmiyorum. MB’de fazla tartışma olmamasından dolayı artık tartışmanın ne olduğunun bile unutulmuş olmasından kaynaklanan bir ihmal olduğunu düşünüyorum. Umarım bu kural hatırlanır da artık bir alışkanlık haline gelir.

Ezeli dualite: İyi - kötü, sağ - sol, karanlık - aydınlık vb...

Şimdi gelelim, Bibliyofil’in son yazısında konu aldığı ve beni, Beran Uzer’i Ümit Culduz’u eleştirdiği yazısını tartışmaya:

Bibliyofil’in yazısında beni ilgilendiren kısım “Milliyet Blog’da yaşadığımız sol tartışması içinde dikkatimi çeken hususlardan biri, insanların siyaseti iyi ile kötü arasındaki savaş olarak algılamasından vazgeçmiyor oluşları oldu” cümlesiyle başlayan paragrafla başlıyor. Yazının başlığında da geçen ilerici-gerici karşıtlığına ve tarihin bunların mücadelesi olduğu fikrine ben konuyla ilgili son yazımda değinmiştim. Son yazımı “siyasetin “sol-sağ” biçiminde kategorizasyonu 20. Yüzyılla birlikte sona ermiştir. Artık kimin solcu, kimin sağcı olduğunu tartışmanın bir anlamı da kalmamıştır. İlerici güçlerle statükocuların, (……) mücadelesi sürecektir” diye bağlamıştım. Elbette bu, dünyada bir tek benim dile getirdiğim ve benim özgün görüşüm olan bir fikir değil ama bu tartışma bağlamında zikreden ben oldum. O nedenle bu tartışmayı açan Bibliyofil’in yazıda ele aldığı karşı görüşleri incelerken en azından o görüşlerin kaynağına atıf yapıp neyi eleştirdiğini alıntılarla somutlaştırması daha uygun olurdu.

Bundan önceki yazımda “ilerici güçlerle statükocu (bir başka deyişle “gerici”) güçlerin mücadelesi” derken bir tarafı tamamen şeytanlaştırıp ötekini melek haline getirmeyi kastetmedim. Siyasetin ve daha genel anlamda hayatın iyilerle kötüler/meleklerle şeytanlar arasında geçen bir mücadele olduğu görüşü bana da biraz eksik ve naif gelir. Bu dualitenin kökeni ta en ilkel inançlara kadar gider. Hayatın ve genel anlamda "bütün"ün birbirini tamamlayan ikili karşıtlıklardan oluştuğu fikri insan bilincinin ilk felsefi ürünlerinden biri olmalı… İyi tanrılarla kötü tanrıların, meleklerle şeytanların, aydınlıkla karanlığın, Hürmüz ile Ehrimen’in mücadelesi insanlık var olalı beri süregelir. Uzakdoğu felsefesindeki Ying- Yang motifi de bu kategoriye sokulabilir.

En bilimsel ideoloji, hatta başlı başına bir bilim olduğu iddia edilen Marksizm de bu dualite fikrinden etkilenmiştir. Marksizm’deki “burjuvazi-proletarya” ikilisi temelde bu ilkeye dayanır. Edebi klasiklerde çatışmalar genellikle bu dualiteyle açıklanır. Günümüzde Hollywood filmlerinin hemen hemen hepsi bu temaya dayanır; bir tarafta kötüler vardır bir tarafta da ona karşı savaşan ve filmin sonunda hep kazanan iyiler… Bu, insan soyunun hayatı yorumlamakta çok sık başvurduğu bir anlama/anlamlandırma metodolojisidir… Yeryüzünde dini ortadan kaldırmayı hedefleyen Materyalizmle hemen hemen bütün dinlerin temelde bu metodolojiyi kullandığını hatırlarsak bu ilkenin açıklama yeteneğini de anlarız.

Ancak bu ilke bu yeteneğine rağmen yine de hayatı açıklamakta yetersiz kalır. Hayat ve siyaset iyinin içinde bir miktar kötülük nüvesi, kötünün içinde aynı şekilde iyilik tohumunun barındığı sürekli değişim ve gelişim halinde olan süreçlerdir. Kötü görünen bir şey iyi bir sonuca ulaşılmasına yol açabilir. İslamiyetteki “her şerde bir hayır vardır” sözü bu anlamda söylenmiştir. “İyi” veya iyi niyetle yapılan bir şey felaketle sonuçlanabilir. Mesela sosyalizmin Stalin’le başına gelen budur. O nedenle hiçbir şey mutlak anlamda "iyi" ya da "kötü" şeklinde tasnif edilemez. Bu kapsamda “ilerici-gerici”, “sağcı – solcu” dediğimiz zaman bunlara mutlak derecede bir iyilik-kötülük atfedilmediğini bilmemiz gerekir.

İkincisi, sosyal bilimlerde hiçbir terim işaret ettiği kavramı yüzde yüz örtmez, kapsamaz, tam olarak anlatamaz. Mutlaka bir şeyleri dışarıda bırakır, bir şeyleri haksız biçimde genelleştirir. Somut örnek bizatihi bu tartışmanın konusu olan "sol" kavramıdır. Ne kadar farklı sol tanımı olduğunu bu tartışmada gördük. Bu nedenle tarihi "ilerici güçlerle gerici güçlerin mücadelesi" olarak tanımladığımızda da bunun aslında anlatmak istediğimizi yüzde yüz anlatan bir saptama olduğunu söyleyemeyiz. Bundan kastedilen esas olarak, bir verili durumu “mutlak”, “değişmez”, “değiştirilmemesi gereken” bir statü olarak kabul edip onu korumak için uğraşan güçlerle, o statüden zarar görenlerin mücadelesinin her zaman süreceğidir. Ha, statünün iyi yanları bulunabilir, yerine konulmak istenen şeyin bazı olumsuzlukları olabilir; statükocu/gericilerin arasında gerçekten “iyi” kimseler, ilericilerin içinde “kötü” kişiler bulunabilir. Ama ne olursa olsun, insan aklına göre, iyinin daha iyiyle, kötünün daha az kötüyle yer değiştirerek gideceği gerçeği değişmeyecektir. Lineer doğrultuda dümdüz giden bir çizgide olmasa bile uzun vadede bütün statülerin yerini yeni statülere bırakacağı bir karşıtlar mücadelesidir bu... Açık bir savaş/devrim şeklinde ve ani kırılmalarla olur, evrimci – barışçı bir yolla yavaş yavaş, tedricen olur, ikisinin bir karışımı olur, orası başka…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Başkalarının ne düşündüğü hiç de önemli değildir! Celal'le ben de ters düştüm, karşılıklı yazıştık ve tartıştık! Bazı sivri zekalılar "aramızın bozulduğunu" bile söyleme aptallığında bulundular. Sonuç? Ellerini oğuşturmakla yetindiler sadece. Uzun uzun yazdığından sana bazen takılırım. (Bu konularda kısa yazmanın sakıncalarını da öğrenmiş oldum zira yanlış anlamalara neden oluyor) Celal'e de söylerim bunu. Hoş, beni de sonunda kendine benzettin ya:) Bugün bütün günüm sana laf yetiştirmekle geçti. Kazandım kazanmasına ama beni bir hayli terllettin:) Rövanşta buluşmak üzere:) Not: Celal ben Kerem'in aklına uyup ismimin yanına reklam aldım. İnşallah iyi yapmışımdır. Yoksa bu Arnavut beni kandırdı mı?

Ümit Culduz  
 16.07.2010 0:45
Cevap :
Arkadaşlık her konuda aynı düşünmek değildir. Farklı düşüncelere rağmen dostluğu sürdürebilmektir. Reklam konusundaki fikrim: reklamın kötüsü olmaz. :)  16.07.2010 14:56
 

Sen, sevgili Beran Uzer ve Ümit Culduz, fikirlerine değer verdiğim, anlaşamadığımız noktalar olsa bile, bunu iletişimimizde bir zenginlik olarak gördüğüm insanlar. (gerçi sevgili Ümit Culduz’un iğneleyici tarzı ile aram hoş olmasa da, iyi niyetinden hiç kuşku duymadım) Dışarıdan bakan insanların ortalıkta ciddi bir fikir ayrılığı olduğunu, bunun dostluklarımıza gölge düşürdüğünü düşünmelerini istemem. Fikirlerimiz arasındaki fark süreç içerisinde daha da genişleyebilir. Bu durumda dahi iletişim kalitemizin, saygı ve sevgimizin azalmayacağından eminim. Bu konularda yazmaya devam etmek istiyorum. Blog editörleri bu alanı başka bir tartışma başlığına ayırsa bile, sol her zaman benim ilk gündem maddelerimden birisi. Sorunlu olduğunu düşündüğüm bir noktayı düzeltmek için uğraşırım. Ayrıca geçen gün bir yorum cevabında da belirttiğim gibi, insanların sağlıklı iletişim kurmasının yollarından birisi hangi konularda anlaştıklarını, hangi konularda anlaşamadıklarını bilmeleri. Selamlar, saygılar

Bibliyofil 
 15.07.2010 22:52
Cevap :
Referans konusu genel bir sorun olduğu için değinmek zorunda kaldım. Fazla üzerine alınma. Ayrıca buradaki tartışmalar dostluğumuzu asla etkilemez. Çok da önemli bir tartışma değil zaten. Ben fikrimi söyledim sadece. Uyarılarım esas olarak Blogda bir tartışma kültürü oluşmasına yöneliktir. Bir çeşit uygulamalı örnek oldu bu yazım da :) Hiç dert etme. Herkes her zaman her konuda aynı görüşte olursa hayatın tadı kalmaz. Temelde farklı şeyler söylemiyoruz. Bazı şeyleri farklı sözlerle dile getiriyoruz, o kadar :) Teşekkürler, selamlar...  15.07.2010 23:29
 

Neden bu konuda anlaşamadık dersen, bir kez daha not düşmek istiyorum. Öncelikle söz konusu tartışma alanı, sınırları belli ve apayrı bir başlık altında toplanan yazılar arasında yaşanıyor. Bu nedenle merak eden insanların bu süreci kronolojik olarak takip etme şansı var. İkinci ve daha önemli nokta ise, yazımda herhangi bir yazıdan alıntı yok. Ya da başka bir yazıda kullanılmış bir kavramın, ifade, doğrudan yaıyı işaret edecek şekilde tekrarlanmamış, kullanılmamış. Ben yazımda, tespit ettiğim bir eğilime dikkat çekmek ve onu eleştirmek istedim. Ama bu tek taraflı bir tespit değildi. Örneğin senin alıntı paragrafın ardından gelen paragrafta, ulusalcıların AKP nefretinden ve onların siyaseti cepheleştirmeye dönüştürmesinden bahsettim. Bu mantıkla, blogda yazılmış bu tip bir yazıyı da aktarmak ve referans vermem gerekiyor. Oysa bu benim için genel bir eğilim ve tek tek yazı örneği vermeye gerek görmüyorum. Ancak bu inat edilecek bir konu değil, madem böyle düşünüyorsun saygı duyarım

Bibliyofil 
 15.07.2010 22:49
 

Merhaba Celal Hocam, yine yerinde gitmeyen bir şeyleri derleme toparlama çabasına girişmişsin. Bu kez ben de eleştirilerinden nasibimi almışım. Gerçi, bu yorumu okuyan ve aramızdaki diyalog düzeyini bilmeyenler için eklemek gerekirse, yüz yüze tanışan, sen Anteb’e geldiğin zamanlarda buluşup sohbete eden, zaman zaman da fırsat buldukça MSN'de yazılı diyalog kuran iki dostuz. Fikirlerimizin önemli bir kısmı uyuşur, belirli noktalarda da ayrılırız. Ama fikir ayrılıklarımız, ortaklaştığımız fikirlerin yanında detay kalır. Bir kez daha anlaşamadığımız bir detayla karşı karşıya geldik. Sol siyasetin evrildiği nokta konusunda fikirlerimiz farklı. Bunu ayrıca tartışabiliriz. Ama halihazırda bu farklılık varken, üstüne birde tartışma üslubu konusunda anlaşamadık. Üst üste iki kez anlaşamamak alışkın olduğum bir şey değil. Biraz sarsıldım açıkçası:-) Sana ikili diyalogumuzda da belirttiğim gibi, ben yazında bahsettiğin alıntıyı bir zorunluluk olarak görmedim. Ama yine de yazıma linkleri ekledim

Bibliyofil 
 15.07.2010 22:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3690
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster