Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Mayıs '09

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
4977
 

Boğazda balık tutma denemesi vs!

Boğazda balık tutma denemesi vs!
 

Celal ağabeyin eseridir!


Yine her zaman ki heyecan ile sabaha kadar hiç uyumamış, tutacağım balıklar için olta düzeneği hazırlamıştım. Saat 05.05 gibi gelen metrobüse binerek 05.20 de Cevizlibağa geldim. 05.30 tramvayına binerek, işe gidip gelirken birbirine aşina olmuş bir grup insanın merhabalaşmaları, birbirlerine hatır sormaları arasında ben gibi elinde olta, kova ve çantaları ile sarıkanat veya istavrit peşine düşen balıkçıların birbirlerine rastgele dilekleri ile başlayan yolculuğumuz son durağa kadar indi bindiler ile devam etti.

Saat 06.00 ve ben, Kabataş’taydım. Bir kaç simit isteyen güvercin ve karganın çığlıkları arasında Üsküdar vapur iskelesi önündeydim. Yüzen modellerden ilk yedi santimlik rapalamı (su üstünde yüzer, çekilirken ayarlandığı derinliğe iner ve durma anlarında gene yükselir.) :) boğazın serin sularına ya bismillah diyerek gönderdim.

Fasılalı bir kaç denemeden sonra tek vuruş alamayınca tekrar takımları topladım. Sırt çantamı sırtıma, oltayı da elime alıp derviş modunda tekrar yollara düştüm. İstikamet Beşiktaş vapur iskelesiydi.

Stadyumun kenarından yıldız parkı ve sarayların eteğinden mis gibi kokan çiçekler ve çınar ağaçlarının altından yürüyerek saat 06.30 gibi Beşiktaş vapur iskelesi önüne geldim. İskele önündeki simitçiler az sonra yanaşan vapurdan inecek olan müşterileri için tezgâhlarında son rötuşları yapıyorlardı! Mis gibi susam kokusu sarmıştı ortalığı. Simitler, kekler, açmalar ve bendeniz de de usul usul kaçmalar!

Son iki aydır kalori hesabı içinde olduğum için beyin ile mide arasındaki tartışmaya 15 kalorilik bir salatalık ile son noktayı koydum. Onlar mahzun ben masum (!)... Olta atacağım iskeleye geldiğimde, altmış yaşlarında bir ağabeyimiz benden önce bir umut ile oltasını savurduğunu gördüm boğazın derin sularına.

—Rast gele...

Eyvallah sağolasın...

—Sahte yem mi atıyorsun?

Hayır, istavrit çaparisi...

—Var mı bir şeyler?

Birkaç tane kıraça...

—Çinakopa denedin mi?

Hayır. Ben, istavrit tutuyorum!

— Peki, öyleyse hadi sana rast gele

Sağ ol, sana da...

İskelenin birinci boğaz köprüsüne bakan son ucundan düzeneğimi kurdum ve rapalamı suya gönderdim.

Arkasından çapari denedim, arkasından küçük kaşık, tekrar rapala, mapala, papele, papel, kaper, casper, kesptir, kestir, hastır! Bir numara yok! Tabi ki biraz Çince, biraz Japonca, biraz uzaylıca kendimi yatıştırma seanslarındayım!

Okulu kırmış! On beş on altı yaşlarında melankolik bir kız saat 07.00 gibi hemen sol yanıma iskelenin en başına beton zemine oturdu. Yakın gelecekte ishal, uzak gelecekte hemoroit olma olasılığına meydan okuyacak kadar kabadayı bir davranış sergilemesi, daha kafadan ne kadar aptal olduğunun bir göstergesiydi! Okul çantasını sol yanı başına gereksiz bir eşya gibi ters bırakıp, çorabının içinden cep telefonunu çıkardı ve birisini aradı. Akabinde keyifle inceden bir şarkı tutturdu.

Arada göz ucuyla, kocaman Türkan abla gözlüklerinin arasından bana bakıyor, bende oltama aksiyon verirken; kamışı bu kızın suratına vurmamaya çalışıyorum. Tek tük erkek veya bayanlar spor maksatlı yürüyüşler ile yanıma kadar gelip geri dönüyorlardı. Belliki dönüş hedefi olarak burayı seçmişlerdi. Bende gençliğimde uzun koşular yapardım ve geri dönüş için kendime hedef olarak ya bir duvar, ya bir deniz seçerdim! Yoksa geri dönmem çok zor, hep ileri gideyim istiyordum!

Bakın bu konuda küçük bir anekdot geçeyim. Nerdeyse önceki hayatımda diyecek kadar eski gelen bir tarihte (1979) Çerkezköy ün kapaklı beldesinde kalıyorum. Ben ve İğneadalı bir hemşerim ile Kapaklı sporun akşam antrenmanlarına çıkıp kendi aramızda maç yapacaktık.

Herkes sahanın etrafında ısınırken ben saha dışında düz koşu yapmayı tercih ettim. Hani misafirim ya kimsenin bir şey dediği yok. Kapaklıdan önce bir Pınaça köyüne, oradan Çerkezköy’üne oradan tekrar Kapaklıya geldiğimde sahanın içinde kimseyi göremedim. Millet çoktan maçı bitirip evlerine gitmişlerdi!

Spor bu doyum olmuyor arkadaş... :)

Deniz kenarındaki restoranlar da bir kıpırdanma bir hareket görünüyordu. Belediye hizmetlileri yerleri süpürüyor, çiçekleri suluyordu. Bu arada bu meydanın orta yerinde, herkesin görüş mesafesinde on yedi on sekiz yaşlarında biri erkek biri kız iki genç kardeşimiz belirdi!

Türk sinemasının yetmişli yıllardaki o müthiş filmlerinin gösterildiği bir ucu rutubetli, Kambur’un yazlık sinemasının beyaz perdesinden fırlayan, ucuz filmlerin başrol aktörleri gibi (!) gerçek hayatta olduklarının farkında lığından uzakta birbirlerine sarılmış, diş çekme ve güneş kremi sürme hareketleri ile Aydemir Akbaş’a ve Kazım Kartal’a nazire edercesine üstün bir performans sergiliyorlardı!

Arada bir etraflarına göz gezdirerek, kendilerini kimlerin izlediğine bakıp şımarık ve bir o kadar da aptalca hareketlerde bulunuyorlardı. Her ne kadar bakmak istemesem de o kadar yakınlar ki ister istemez göz göze geliyorduk. Bir daire düşünün dairenin tam ortasındalar. Dairenin etrafında yaklaşık on kadar insan var.

Sol tarafta belediye bankında, üzerini üşümemek için bulduğu her şey ile örten bir başka aktör (Mesut Engin gibi) uyuyor; diğer yanda üzerine toz kondurmadığımız ve gelecekte çok şey beklediğimiz bizim çocuklarımızın geldiği nokta!

Biz eskiden böyle bir toplum değildik arkadaşlar! Bunun özgürlükle bunun medeniyetle hiç bir alakası yok. Bu tamamen ahlaki bir durum. Türk insanının örf ve adetlerinde bu çirkinlikler var ise; ben hiçbir şey bilmiyorum. Hiç kimse kusura bakmasın ama bu noktada batının cinsel özgürlüğünden önce, onların sahip olduğu teknolojiyi ve ekonomik özgürlüklerini örnek almalıyız diye düşünüyorum. Kaldı ki %99 u Müslüman bir ülkeyiz! Atatürk’ün Vatanı emanet ettiği gençlik bu değil, olamaz da! Bunlar son zamanlarda fazlaca istisnai kesimden, kesitler diye düşünüyorum.

Daha fazla yorum getirmeyeceğim ama bu genç delikanlının ne kadar zevksiz biri olduğunu söyleyebilirim (!) Kurbağa’yı prensese dönüştürme çabaları... Bütün fantezileri denemiş olmasına rağmen gerçekleşmedi:)

Ben bu arada denizden mühimmat çektiğime inandığım bir ağırlık ile rapalamı koparmama gayretleri içindeyken, şarkıcı kız öğrenci, ses tonunu yükseltmiş iskelede balıkçılar vakfı yararına konser veren sanatçı modunda havalara girmişti...

Çektiğim her nesneyi (Poşet vs) hizmetlinin yeni açtığı çöp poşetlerine dolduruyordum. Bir ara oltaya ağır kurşun taktım ve denizin müsait olduğunda var gücümle uzağa attım. Hani takım sörf olunca birde benim dayanılmaz gücüm karşısında karşı kıyıya yakın bir yerlerde kurşun suya gömüldü (hay yalanımı yiyeyim) Tam karşımda dümeni kopmuş bir İDO yolcu vapuru üstüme üstüme geliyor!

Hani ne yapacağımı şaşırdım, oltayı bırakıp kaçsam bir dünya para verdim kıyamıyorum! Yok, arkadaş İDO beni de takımları da dağıtacak... Birden gözlerime inanamadım İDO hız kesti ve benim takımı sudan almamı bekliyor. Yok, vallahi dokunmayın ağlayacağım! Olacak iş değil koskoca vapur sırf benim için hız kesti ve bekliyor. Oysa küçük tekneler genelde bana mısın demez, olta neyin alır giderdi canları sağ olsun. Neyse karşı kıyıdan takımımı çektim İDO ya bir asker selamı çaktım.

Biraz sonra, bu kez başka bir İDO megafonundan “rast gelsin” sesi geldi (!) etrafıma baktım benden başka kimsecikler yok. Kaptan, kaptan köşkünden kolunu çıkarmış el sallıyordu.

Yok, daha neler bu kez kimse tutmasın kesin ağlayacağım bu ne yahu ezberim bozuldu! Bu sabah herkes bir başka güzel! Oysa İDO, dido her neyse tam gaz yanaşıp oltamı koparmalı, beni ıslamalı, bende onun yedi ceddinin hal ve hatırını sormalıydım! Ekmek çarpsın çok şaşırdım. Ben şimdiye kadar desenize olta atma konusunda hep yanlış iskelelerde takılmışım; duydun mu, mamut ağabeyyyy. (yukarıdaki resmin sahibesi)

Bakın abartmıyorum inanın doğruyu söylüyorum. Ben bu İDO lar gelmeye başlayınca burada yolcu indirip bindirme yerindeki görevliler bile bana “oltanı toplama vapur hemen gidecek, sen rahatını bozma” diyorlardı.

Oysa Sarayburnu’nda ki, Bandırma vapur iskelesinde ve Kumkapı da ki otoparkçılar bile “burada olta atmak yassah gardaş” diyorlardı. Bu memleket onların ya (!) sanki Meriç veya Rezve deresindeyiz de kaçakçılık yapacağız.

Ya bizleri teknesinin kıç üstünde göstermelik voli ağı ile gezen, fakat dipten trol çekerek parmak kadar yavruları toplayan ve yıllardır balıkların neslini tüketen bu katiller ile bizi aynı kefeye koyan zihniyete bakın demeden önce bunlara bu salahiyeti veren denyolara bakın diyeceğim! Diyeceğimde ucu gene bize dokunacak!

Son günlerde kıyı olta balıkçıları için yapılan olumsuz haberlere kimse itibar etmemiş... İyi de etmemişler çünkü biz birkaç çapulcu için bu söylemleri hak etmiyoruz.

Neyse efendim konuyu çarçur ettik hemen toparlayalım. Fasılalı şekilde at çek yaparken yine altmışın üzerinde ki yaşlarda bir hanım teyzecik kahvaltılığını alıp iskeleye gelmişti. Cebimden fotoğraf makinesini çıkarıp ondan beni çekmesini rica ettim.

Tabi bu arada iskele üzerindeki Madonna (!) yine tek kişilik konserine devam ediyor. Gelen giden, bir ona bir bana bakıyor. Hani derler ya doktor izin vermiş zararsız ne yapsa yeridir hesabı.

Şimdi arkadaşlar soruyor muhtemelen balık yok mu balık? Eee olsa çekeceğiz herhalde!

Neyse teyzeciğim şişe dibi gözlüklerini çıkardı taktı, canı sağolsun basılmayacak ne kadar düğme varsa hepsine bastı! Sonunda benim iki tane resmimi çekti. Kendisine teşekkürlerimi sunarken bana “dönüp dönüp oğlum beğenmediysen bir daha çekeyim” diyordu.

Bu arada Madonna’nın kız arkadaşı geldi ve hızlı adımlarla ayrıldılar. Arka taraftaki yetmişli yılların beyaz perdesinden fırlayan gençlerde, insanların kalabalıklaşmasından dolayı sessizce ama yapışık olarak uzadılar.

Efendim bu son, bu son derken en son atışımda şirin mi şirin, güzel mi güzel, uslu sakin çaparimin en alt iğnesine tesadüfen takılmış bir istavrit gelmez mi?

Tam bu sırada birinci boğaz köprüsüne karşı resim çekilmek için koşarak gelen iki bayan benim tuttuğum balığı görünce hemen makinelere sarıldılar. Şimdi içimden Van minut Foto van yuro demek geldi ama...

Balığın iki gözünden öpüp ondan sarıkanatlara selam gönderdim ama yakalanma diye de uzun uzun tembih ettim! Usulce istavriti suya bıraktım. Bayanlar şaşkın, balık herkesten fazla şaşkın!

Saat 08.30 iki saattir boşa kürek çekiyordum. Sırt çantamı sırtıma, oltamı elime alıp Beşiktaş’tan yürüyerek Kabataş’a gitmeye karar verdim. Oradan tramvaya binerek eve dönecektim.

Tempolu bir yürüyüşle aynı yoldan bu kez yirmi dakikada Kabataş’a geldim. Hadi dedim Fındıklıdan bineyim biraz daha yürüyeyim. Bu arada sosyeteden biri sabah yürüyüşüne çıkmış onunla yan yana gelince inat ettim beni geçmesine izin vermedim.

Adam da işi inada bindirdi o inat, ben inat ne olacaksa olsun anasını satayım. Fındıklıyı çoktan geçtik Şeker bankın önünden o sağa döndü ve yolun karşısına geçti ne yalan söyleyeyim kaldırımda önüme çıkanlar yüzünden adam bana on beş yirmi adım fark atmıştı. Karşıya geçerken o farkı ben kapattım! Yine birbirimize paralel, o karşı kıyıda ben bu kıyıda gidiyoruz.

Araya tramvay girince bir daha onu karşı kıyıda göremedim ama çoktan Karaköy’e gelmiştik. Bir kaç ay önce lodostan batan iskelenin önünden geçerken, esnaf beni görünce hep bir ağızdan bülbül gibi şakımaya başladılar. “İşkembe var, mercimek var çay var, kahvaltı var, şu var, bu var ebenin körü var gelsene be adam, senin neyin var?” hesabı...

İyi güzelde kaç kalori bunlar?

Saatlerce yürüyorsak yeşillik olsun diye değil elbet kilo vermek için. Sonra bizim çantamızda yiyeceğimizde var çok şükür! Ne demişler “sen işini kış tut, yaz çıkarsa bahtına” :)

Şimdi köprüye kadar gelince “üleyn oğlum Talip, kendini biraz sıksan Sirkeciye tren garına kadar yürürsün” diyerek kendime gaz verdim. Şunun şurasında ne kaldı ki?

Bu arada köprünün altından wc kokusu gelince aklıma çiş geldi! Bu merette insanın aklına geldi mi vay haline! Yüz metre sonra başlarsın kıvranmaya iyisi mi “ne Şeytanı gör ne Salâvat getir” hesabı wc ye girdim.

Yurdum insanı işte! TV de halele valene yal ele kendi kendine çalarken, buradaki iki kişi bir yandan dürümlerini yiyorlar, diğer yandan tünelin ağzına koydukları kamera ile köprünün altından geçenleri seyrediyorlar!

Yüz gramlık çiş için BİR TL yi bayıldık tabi. Keş para. Şu anda en gözde meslek! Rahmetli Kemal Sunalın filmi geldi aklıma! Hani demişti ya “bu saatten sonra gelen paranın ancak içine edilir” diye.

Köprünün üstünde, sabah tramvay ile beraber geldiğimiz balıkçıların kovalarına baktım, genelde hepsi benim gibi çuvallamış! Balıklar bugün bizim geleceğimizi duymuş olmalılar!

Bir gayret ile köprünün tam ortasındayım. Gelirken yolda adamın birini kaldırımın üstünde yanındaki bayanın dudaklarından öperken görmüştüm. Bayanın elinden tuttuğu altı yedi yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Biraz dikkatlice bakınca bunların kılık kıyafetleri ile Türklere aşırı benzeyen yabancı uyruklu insanlar olduğunu anlamıştım. Ben tuvaletteyken bunlar beni geçmişlerdi

Her neyse yurdum insanlarından iki kişi ellerindeki haritaları satmak için bu kişilere adeta saldırıyorlardı! Bir önceki yazımdaki Ceki ceyn (!) gibi bende elimdeki fotoğraf makinesi ile zırt pırt sağı solu çekerken yurdum insanları da beni gördü ve bu turistlere asılmaktan vaz geçtiler! Bu kez göz ucu ile beni izlemeye başladılar!

Ben bunu fark ettiğimde, nedense kendimi gazeteci moduna değil de, daha çok Mit’çi havasına sokmuştum :)) :)) Onları işkillendirecek hareketler ile Eminönü istikametine yürüdüm.

Gözlerim tekneden balık ekmek satanları aradı ama maalesef yerlerinde yeller esiyordu. Aksi istikamette (Haliç’in iç kısmında) onlar için yer göstermişlerdi ama şimdi oradalar mı bilemiyorum.

Gördüğüm yerlerin resimlerini çekerek Sirkeci gara geldim. Saat dokuz elli. Beşiktaş’tan bu yana yollarda harcadığım süreyi (on ile yirmi dakika arası) çıkarsak, sırtımdaki on kilogramlık yükle yaklaşık bir saat veya bir saat on dakika arasında buraya gelmiş oluyordum.

Kendimi trenin o sert koltuklarına bırakınca; Abdülhamit’in mirasına konmuş gibi rahatladım!

Trenin kalkış saatini beklerken yanımda getirdiğim kuru peksimet ve can eriklerinden yüz elli kalori kadarını tükettim.

Garç gurç takadak, tukadak tak tak tak. Seyahat başladı. Yarım saat sonra Florya’da trenden indim. Saat 11.00 gibi. Hemen oradaki büfeden yetmiş beş kuruş ödeyerek minnacık bir bardak çay aldım! Her halde bu çay içmek için değil bakmak ve iç geçirmek için olmalı diye düşündüm. Büfeci de bir afralar, bir tafralar anlaşılan kriz bu tarafa uğramamış!

Cebi çıkardım ve evi aradım “Hanım ben şu anda Florya’dayım sen yemeklerin altını ısıt ben on, on beş seneye kadar geliyorum!” tabi ki yayan:) 45 dakika sonra Sefaköy’de evde kahvaltıdaydım. Saat 12.00 gibi.

Tabi bu hikâye henüz bitmedi kahvaltıdan sonra bilgisayarın başına geçtim yaklaşık 25 saattir beş dakika bile uyumamıştım.

Msn mi açınca benim bugün balıkta olduğumu bilmeyen Karamurat dostum bana “bu gece balığa gidelim mi?” diye sordu. Bilin bakalım ne dedim? Tabi neden olmasın. Peki, nasıl gideceğiz? Bende araba yok.” dedim.

Karamurat “Bunu Orhan’la konuşun” dedi.

Hemen msn de Emprimeci Orhan’la konuştuk bana “tamam gel arabayı al sabah sen bizi toplarsın” dedi. Bende iki saat uyuduktan sonra geleceğimi söyledim.

İki saat sonra ver elini Sefaköy’den Güneşli. Buraları bilen bilir önce on beş dakika bayır aşağı inersin, sonra tekrar on beş dakika bayır yukarı çıkarsın. Sonra düze çıktın mı, seni durdurabilene aşk olsun!

Kırk dakika yürüyüşten sonra Karamuratın dükkânına geldim. Hoş sohbetten sonra peki dediler sen şimdi arabayı alacaksın peki bizi evlerimizden nasıl toplayacaksın? Ne evi? Herkes E–5 üzerine çıksın dedim.

Orhan da Karamurat’ta E–5 e uzaktı. Peki, ben size demedim mi bir plan yapıp beni haberdar edin diye?

Sonunda onlar beni gece 02.00 almaya karar verdiler. Bir saat sonrada beni eve bırakmak için yolun üçte ikisini geçince arabayı durdurup ben yürümeye karar verdim! Bugün tam üç saatten fazla yürüyüş yaptım halen yürümeye doyamadım!

Eve gelip akşam yemeğinden sonra tekrar balık için oltaları elden geçirdim saat 00.30 da yattım 02.00 kalktım. Hemen Orhan’ı kaldırdım on beş dakika sonra gelip beni aldı. Dönüşte Karamurat’ı aldık ver elini birinci boğaz köprüsünün Asya yakasındaki ayağının altındaki park’a.

Saat üç suları oradaydık. Balıkçı barınağından arkadaşların bazıları gelmiş, bazıları daha sonra geldiler.

Sabah ezanı okunduktan sonra bir ara balık yapar gibi oldu. Az çok hepimiz Çinakop, sarıkanat, bazıları lüfere yakın balık tuttuk. Sağ olsun arkadaşlar bana takviye yaparak eve uzun zamandır götüremediğim balıklardan sonunda götürmeye muvaffak oldum.

Sabah 07.30 gibi evdeydim. Kahvaltıdan sonra msn ye bakayım dedim Mehmet kardeşim “Talip abeyyy bu gece eşkine ya gidelim mi” dedi.

Ne desem beğenirseniz?

Tabi neden olmasın....:)

mamut bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 439
Toplam yorum
: 1049
Toplam mesaj
: 121
Ort. okunma sayısı
: 802
Kayıt tarihi
: 07.01.07
 
 

Milliyet Blog’a hangi vesile ile kayıt olduğumu doğrusu hatırlamıyorum!  Bende birçoğunuz gibi ya..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster