Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Eylül '11

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
737
 

Boyacı

Boyacı
 

" Altı üstü bir boyacı... " dememek lazım işte. Dünya üzerinde herkesin belli bir yeri var. Kendine belli bir yer edinmiş insanlardan biri de Veysel efendidir.

Senin gibi, benim gibi bi insan işte o da. Hayat adil davranmıyor herkese. Kimi ayakkabı boyacısı oluyor, kiminin ayakkabı fabrikası, kiminin de ayakkabı boya fabrikası...

Veysel efendi de ayakkabı boyacısı ne var bunda? Namusuyla, şerefiyle ekmek parasını çıkarıyor boya sandığından.

Hayatla sürekli kavga halinde olan bir zat. Hem hayatla... hem de her gün şikayet dırdır eden karısıyla.

"Madem ki geldik anasını sattığımın dünyasına... çekeceğiz.." diyor...

 

***** ****** ******

 

Boyacı sandığını sırtlandı ve mutfağa yönelip tezgahın üzerinde duran naylon torba içindeki ekmekten bir parça kopartttı ve sessizce çıktı evden. Her gün bu ağır sandığı omuzuna alıp tezgahını açtığı yere kadar yürümek onu yoruyordu. Artık eskisi gibi genç değildi. Yaşlanmıştı. Eline alıp çıktığı ekmeği kopardı, ağzındaki eksik gedik dişleriyle. Ellerinden genzine doğru keskin bi boya kokusu yayıldı...

Sokağın köşesine gelince durdu, ardına dönüp baktı. Karısı, eskimiş, tozdan kirden kapkara olmuş perdeyi aralamış kendisine bakıyordu.

Henüz akşam tartışmışlardı. “Para yetmiyor.” diyordu. “Çocuklar...” diyordu. Üç çocuk... Kolay mı? Nerede bunların okulu, giyimi, harçlığı, evin harçlığı..?

Büyük oğluna da kendi gibi bir boyacı sandığı almıştı. İkisi beraber bir şeyler yapıyorlardı işte. Karısına da diyordu: “Sen de çalış, çocuklar büyüdü.” Ama karısı mahalle gezmelerinden feragat edemiyordu bir türlü.

Konuşamıyordu karısıyla. Ne zaman konuşmaya kalksa, olay büyüyor ve kavgaya dönüşüyordu.

Aklına gelenleri dışa vurmaya, kendi kendine konuşmaya başlamıştı, Veysel Efendi. Kafayı yemişti bu hayat mücadelesiyle.

Hayatla kavga ediyor, karısıyla kavga ediyor kendisiyle kavga ediyordu. Yarım kalan kavgalar gün boyu devam ediyordu onun zihninde...

“Elimden geleni yapıyorum ama olmuyor” diyordu kendi kendine, yolda yürürken.

Yanından geçen insanlar, onun yüzüne bakıp da “Deli mi ne?” deyip yürüyorlardı.


Büyük bir pasajın kapısının önüne gelip, tezgahını kurdu. Önce sandığını koydu.

Diğer elindeki eski ayakkabı torbasını yere bıraktı. Sonra da pasajın içerisine girerek, günün ilerleyen saatlerinde kendisini güneşin gazabından koruyan şemsiyesini aldı.

Müşterilerini oturttuğu eski yüksekçe bir sandalyeyi paçavralarla doldurup oturulacak hale getirmişti. Onu da koydu.

Hala konuşuyordu. Karısını camda görmeseydi belki, bu kadar sinirlenmeyecekti. Akşamdan yarım kalan söyleyemediklerini hatırlayarak yine söylenmeye başladı, el kol hareketleriyle...

Şemsiyeyi yerine oturttu. Taburesini ve sandığını bir güzel yerleştirdi. Torbanın içerisinden eski ayakkabıları çıkarttı.

Çöp bidonlarına atılan eski ayakkabıları toplayıp onarıyor, boyuyor ve satıyordu. Ayakkabıları yanına, pasajın camının önüne yerleştirdi.

Henüz akşam, evinin bahçesindeki ceviz ağacının altına oturarak boyamıştı bir güzel. Pırıl pırıl, yepyeni olmuşlardı. Eliyle düzeltti ayakkabıları, burunlarını bir daha parlattı elindeki kadife bezle.


Altında oturduğu şemsiye rüzgardan uçacak gibiydi. O hala şemsiyeyi düzeltmeye çalışırken, karısına söyleniyordu...

“Olmaz ki” diyordu. Ben de isterim çocuklarımı okutayım, karınlarını doyurayım, ellerine harçlık vereyim.. Tek başıma yapamıyorum. Büyük oğlan da olmasa... Vallahi yetişemiyorum.

Tü Allah ben böyle hayatın.....” çekerek kolunu sallıyordu.

Üzerine giydiği kirli beyaz gömleğin kollarını sıvadı yukarı kadar. Kolları, ellerinden kirlendikçe yukarı çekiyordu. Yakasını düzeltti. Yakasının kiri görünecek diye de çekindi etraftan.

Gözü bir yandan önünden yürüyüp giden insanların ayakkabılarındaydı. Rengarenk ayakkabılar giymiş, alımlı kadınlar geçiyordu önünden.

Ayakkabısının tozunu alamadan evden fırlayıp çıkmış adamların ayakkabılarını görünce;

“Boyayalım abi...” diye sesleniyordu arkasından.

Ses gelmeyince, elindeki boya fırçasını patlatıyordu yere öfkeyle. Söyleniyordu...

Kader miydi onun hayatı, yaşadıkları? İnsan kaderini kendi mi yaratırdı yoksa?

“Yarın eve para getirmeden gelme yine” demişti karısı, gece yaptıkları atışmada...

Kendi kendine konuşup kavga etmekten yorulmuş bir halde, önündeki kalabalığın ayak seslerine, ayakkabılara takıldı gözü...

Gözü başka bir şey görmüyordu. Elinden gelse, yoldan geçen insanları durdurup ayaklarındaki ayakkabıları çıkartıp bir güzel boyayacak, sahip olamadığı kadar çok paraya sahip olacaktı.

Arkasına umutsuzca yaslandı gün dönerken.

Bir yığın insan önünden gelip geçmiş ama tek bir siftah bile yapamamıştı.

Ayakkabıları tozlanmış adamlara usulca ve umutsuzca söylendi.

“Boyayalım mı abi?"

Adam durdu, gerisine baktı.

“Tamam be” dedi, “Boya bakalım.” Arkadaşını da çekti yanına. “Onunkini de boya.”

Gülüştüler...

Güneş yanığı dolu yüzü aydınlandı, Veysel Efendinin.

“Ekmek alıp giderim akşama” dedi içinden. “Bir de beyaz peynir... Çay var evde nasılsa.”

Karısı kızmayacaktı para getirmediği için. Kızsın bakalım, neden kızacaksa...

" Bi cigara versene abi..." dedi. müşterisine çaputla doldurulmuş sandalyeye otururken...

" Al bakalım "dedi, adam.. güzel parlat aman ha! bozuşuruz..." .

Toza bulanmış ayakkabıları fırçalarken, dudağına yerleştirdiği cigaranın arasından keyifle bağırdı Veysel efendi,

“Boyayalım abilerrr..! ”

Hayatla olan kavgasına ara vermişti Veysel efendi..

Yarına Allah kerim'di...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sevgili Yağmur zamanı, bu da tesadüf olsa gerek, herkes çocuklukta, bir şekilde ya ayakkabı boyacılığı, ya da bir şeyler satabilmek için tezgah kurmuştur. Hayatım serisinde yazdığım gibi, bende çocukluğumda ayakkabı boyacılığı yaptım, has marul sattım, yazları gazoz sattım. İstanbul da hazır dantellerden sattım, evde sizinde yazdığınız gibi, rahmetli babamın ve benden büyüklerin, ayakkabılarını boyardım ve aldığım parayla da, sinemaya giderdik arkadaşlarla. Sirkeci'de çalıştığım zamanlar, tam karşımızda ayakkabı boyacısı vardı, o zamanlar da ayakkabılarımızı ustamla birlikte boyatırdık. İstanbul'a gittiğim zamanlar mutlaka kendisini görüp konuşurum. Aradan o kadar zaman geçti ki, çocuklarını okutup, büyütmüş, ev bark sahibi olmuşlar, küçük oğlu da gelirdi, iki tazgah kurarlardı, en son gittiğimde kendisini göremedim, 10 metre uzaklıkta başka bir ayakkabı boyacısı vardı, soramadım... Saygı ve sevgilerimle, sevgi ile kalınız.

Ohannes 
 09.09.2011 15:04
Cevap :
hayat! sevgili Ohannis.. insan sıkıştığında her işi yapabiliyor ve yapmalı da yeri geldiğinde... gerektiğinde limon da satabilmeli, gazoz da satabilmeli, su da satabilmeli.. namusla şerefle kazanılan para helaldir ve bereketlidir. Elinize kolunuza sağlık... selamlar.. saygılar...  10.09.2011 0:31
 

Paralandım yine!!! Hem de paramparça oldu yorgun ve hüzün dolu yüreğim. Ağlatmak için elinizden geleni kaleme döküyorsunuz. Sevgilerimle canım arkadaşım. Eylül ve hüzün ve de hicran!!! Niye adil değil şu hayat????

Ay Şen 
 07.09.2011 17:54
Cevap :
mutlulukta bile bi hüzün vardır... ki hayat zaten hüzün Ayşencim:)... teşekkür ederim, sevgi ve saygımla...  07.09.2011 19:16
 

"Hayatla olan kavgasına ara vermişti" sözü beni hazırlıksız yakaladı, hiç beklemiyordum bu vurucu cümleyi. Belki bu hikayenin başlığını bünyesinden çıkarabilecek kadar yakışıklı bir cümle.. derin, anlamlı, etkileyici, derya.. Tesadüfe bakın ki ben de ayakkabı boyadım küçükken. Sanırım orta bire gidiyorken bir ufak sandık yaptırmıştım kendime, bir yaz boyunca para kazandıydım. Aman Allah'ım, ne tatlı paraydı o! :)) "hazandagüzeldir"e katılıyorum. Sanırım başında bir de "Nuri" vardı, "Nuri Leflef" idi markası :) Neyse, olan çocuklara olmasın en başta, ve o çocukların anne babalarına çocuklarının acısını yaşatmasın.. Sevgi ve selamlarımla..

Bekir Gümüş 
 07.09.2011 13:45
Cevap :
dedim ya Bekir; ben de ayakkabı boyadım küçükken. babamın ayakkabılarını. Hem de 2.5 liraya:) babam bıraksa dışarıda da boyayabilirdim inan bana. O kadar işin ehli idim. tatlı olmaz mı bal gibiydi bal...:) çocuklarımız rahat etsin diyedir tüm çabamız. Onları en iyi şekilde hayatın gerçeklerine karşı hazırlayabilmektir. destek olabilmektir... sevgi ve saygılarımla sana..  07.09.2011 15:40
 

Çocukken çok imrenirdim ayakkabı boyacılarına. Çok süslü sandıkları olurdu. Bazen oturup uzun uzun onları izlerdim. O günlerden miras kaldı, bu gün bile kendi ayakkabımı hep kendim boyarım. Öyle özenmişim yani... Bir de eskiden insanlar boyasız ayakkabıyla dolaşmazdı. Çok ayıplanırdı. Leflef boyaları ile cilaları en iyi markaydı. Bu gün de öyledir. Bir de badem yağı vardır, ayakkabının sayasını yumuşak tutsun diye boyaya azcık karıştırılan. Sonra hazır boya diye aptalça şeyler çıktı, ne fırça, ne cila istemeyen, ama ayakkabının sayasını çatlatıp ömrünü azaltan sentetik boyalar. Bunların yüzünden o meslek hızla ölmeye başladı. Büyük laf etmeyeyim ama zarif ve boyalı ayakkabı insanın kişiliğini yansıtır bence. Sağlıcakla kalın.

hazandagüzeldir 
 06.09.2011 21:55
Cevap :
çocukken babamın ayakkabılarını ben boyardım 2,5 liraya... önce boyar, sonra cilalardım.. ve sonra da ayakkabı fırçası ile parlatırdım bi güzel... haklısınız, artık herkes ayakkabısını kendisi boyuyor evde o yeni çıkan boyalarla... bu işten para kazanan insanlar da böylelikle boş kalıyor. İşsizlik aldı başını gitti. Üzüldüm Veysel efendiyi o halde görünce. Neyse; hayat işte. başka bi açıklaması yok. teşekkürler, selamlar.  07.09.2011 0:41
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 319
Toplam yorum
: 4719
Toplam mesaj
: 557
Ort. okunma sayısı
: 1339
Kayıt tarihi
: 29.10.06
 
 

"Ben; hiç yalnız kalmadım... Kalabalık bi ailede yere atılan yataklarda Yan yana, baş başa, el el..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster