Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Temmuz '18

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
96
 

Bozkırdaki Kıvılcım

Bozkırdaki Kıvılcım
 

“Ben öğrenme sevincinin ne demek

olduğunu Köy Enstitülerinde gördüm.”

                        Bedri Rahmi Eyüboğlu

 

Köy Enstitüleriyaklaşık 80 yıl önce açılmıştı. Ne yazık ki, açılışlarından yedi-sekiz yıl sonra, kuruluş amacından uzaklaştırılıp yozlaştırıldı.

Bununla da yetinmediler; köy çocuklarının okumasından korkanlar, önce kızlarla erkekleri ayırdılar. Sonra adına bile tahammül edemeyip silip attılar. 

Tabelalardan, kâğıtlardan silip attılar ama gönüllerden silip atamadılar. Köy Enstitülerinde aydınlanan köy çocukları nice zorluklara, nice baskılara göğüs gererek gerçeği haykırmaktan korkmadılar.

Dövüldüler, sürüldüler, iftiralara uğrayıp hapislerde yattılar ama yılmadılar. Mahmut Makal da pes etmedi hiç, Mehmet Başaran da... Fakir Baykurt da pes etmedi, Talip Apaydın, Dursun Akçam ve Feyzullah Aktan da...

Demek ki, egemenlerin beğenmeyip burun kıvırdıkları Köy Enstitüleri yalnızca yurdunu, ulusunu, halkını seven öğretmen, sağlık memuru, tarımcı, hemşire değil, adam yetiştiriyormuş, adam!

Ben burada “adam” sözcüğünü erkek anlamında değil; “insan, gerçek insan” anlamında kullanıyorum.

Mahmut Makal’ın eşi Naciye Poyraz Makal, Mehmet Başaran’ın eşi Birsen Başaran, Fakir Baykurt’un eşi Muzaffer Baykurt, Talip Apaydın’ın eşi Halise Apaydın, Dursun Akçam’ın eşi Perihan Akçam, Musa Okay’ın eşi Mürüvet Okay ve Feyzullah Aktan’ın eşi Ümmü Aktan da Köy Enstitülü…

Her başarılı erkeğin arkasında başarılı bir kadın olduğu unutulmasın diye not ettim bu satırları. Örnekleri çoğaltmak mümkün elbet… Yakından tanıdıklarımdan söz ettim ben yalnızca.

Mahmut Makal, ilk baskısı 1992’de yayımlanmış “Bozkırdaki Kıvılcım” adlı eserinde, Köy Enstitülü öğretmenlerle yaptığı konuşmaları anlatır. Bu eserde Köy Enstitülerinde uygulanan eğitimin niteliğini ortaya koyan öyle güzel anılar var ki! İki örnek vereceğim. Siz de beğenecek misiniz bakalım:

Aksu Köy Enstitüsü’ne, o dönemin Sağlık Bakanı  gelir bir gün. Öğrenciler meydanda toplanır. Bakan bir konuşma yapacaktır. Ancak bu Bakan, karşındaki öğrencilerin, haksızlık karşısında boyun eğmeme alışkanlığı kazanmış gençler olduğunu bilmeden:

“Siz ne biçim öğrencisiniz? Kiminizin parçası, kiminizin yeni sallanıyor.” diye konuşmaya başlayınca, bir öğrenci fırlayıp çıkar ortaya:

 “Sayın bakan! Sayın bakan! Sözünü ettiğiniz öğrenci benim. Toplantıya yetişebilmek için koştum. Koşarken, paçamın lastiği koptu. Herkesi suçlamaya hakkınız yok” deyiverir.

Bu öğrenci, Abdullah Aksakal’dır. 

Bakan kızar. Konuşmasını kesip, “Sen benimle idareye gel.” der.

Bakan, öğrenci ile birlikte Okul Müdürünün makam odasına gider. Müdür Halil Öztürk de oradadır. Bakan: “Sen benimle nasıl böyle konuşabilirsin?” diye sorar sertçe.

“Ben düşündüklerimi söylerim”der, Aksakal.

“Seni gittiğin her yerde izleteceğim.”

“İstediğin kadar izle! Siz egemen sınıflar, suskun millete alışmışsınız; konuşana bir yumruk vurup yere deviriyorsunuz. Ezik bir toplum oluşuyor böylece.”

Ertesi gün, bu öğrenci okuldan atılmış mıdır? Ya da aynı gün gözaltına alınıp tutuklanmış mıdır; diye düşünebilirsiniz. Hayır, hayır! Aksine, öğrenci böyle konuşurken Okul Müdürü Halil Öztürk, göz kırparak ona destek vermektedir; çaktırmadan.

Antalya-Aksu’dan çıkıp gelelim; Eskişehir-Çifteler Köy Enstitüsü’ne…

Ali Yılmaz, ilk açılan enstitülerden Çifteler ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nün ilk öğrencilerinden.  Çifteler ve Hasanoğlan’ın temellerine ilk kazmayı vuranlardan.

Yıl, 1944… Mart ayı… Yer, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü.

Ali Yılmaz, bu okulun Tarla Bahçe Ziraat Bölümü öğrencisi… Bir gün okulun Eğitimbaşı, okul alanı ve kurulacak ormanlık için ne kadar fidan gerektiğini saptama görevi verir; Ali Yılmaz’a.

Yılmaz, Ziraat Bölümü arkadaşları ve öğretmenlerinin katkılarıyla fidan çeşitleri ve sayısını belirleyip Yüksek Köy Enstitüsü Ziraat Bölümü Eğitimbaşı Tahsin Türkbay’a verir.

Ertesi gün, Enstitü Müdürünün fidan ihtiyacının sağlanması ile ilgili yazısını Ali Yılmaz’a veren Eğitimbaşı, “Bu işi ve yazının Ankara’daki dolanımını sen yapacaksın. İstersen, yanına yardımcı bir arkadaş al. Yarın, sabah 7’de Ankara’ya gidersiniz.” der.

Ali Yılmaz, Nuri Özyıldız arkadaşıyla birlikte, ertesi gün saat 8:00’de Ankara Valiliği’ndedir. İkinci kata çıkıp Vali odasının bulunduğu salondaki oturaklarda beklemeye başlar.

Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitülü bu iki öğrenci, kalem efendileri gibi iki dirhem bir çekirdek giyinmemişlerdir. Aksine tarlada, bağda, bahçede iş yapan köylüler gibidir giyimleri. Ayaklarında asker postalı, sırtlarında kışlık boz renkli bir giysi vardır. 

İyi giyimli, bıyıklı biri, onları beğenmediğini hissettirerek kim olduklarını ve niçin beklediklerini sorar. Ali Yılmaz, elindeki resmi yazıyı gösterip Vali Bey’i beklediklerini söyler.

“Haa! Sizin işinize şu odadaki Vali Muavini bakar. Orada bekleyin.” der adam.

İtiraz etmeden geçip orada otururlar. Bıyıklı, Valinin makam odasından yana kimseyi salmamakta, gezinip durmaktadır.

Saat 9.00 olur, 9.30 olur, 10.00 olur; ne Vali gelir, ne Muavini. Bizimkiler sabırsızlanır.  Bomboş oturup durmaktan yoruldukları için kalkıp salonda gezmek isterler ama baş hademe olduğu belli olan iyi giyimli bıyıklı, “Ortalıkta gezinmeyin; duvar dibinde durun.” diye emreder.

Bu uyarı ile iyice canı sıkılan Ali Yılmaz, “Bakar mısın hemşerim; Ankara Vilayet Konağı’nda çalışma kaçta başlar? Biz erken gelmiş olmayalım sakın!” demesin mi?

Kraldan çok kralcı olan hademe, “Senin üstüne ne vazife? Ne zaman gelirlerse gelirler.” der.

Bir süre daha bekledikten sonra, baş hademe oturanları ayağa kaldırıp ayakta bekleyenlerle birlikte sıraya dizer. Düzgün ve saygılı durmalarını öğütledikten sonra, “Selam dur!”  diye sert bir komut verir.

Ali Yılmaz saate bakar, 10.30’dur. Baş hademeye dönüp: 

“Saat 10.30’da göreve gelen biri için ayağa da kalkılmaz, selam da durulmaz.” diye haykırır.

Gelen, Vali Muavini’dir. Beş dakika kadar bekler Ali Yılmaz. Çağrılmayınca, kapıyı çalıp içeri girer.

Muavin Bey sigara içmekte, gazete okumaktadır. Ali Yılmaz, elindeki yazıyı uzatır. Vali Yardımcısı, yazıyı alıp masanın öteki ucuna ters olarak bırakırken, Ali Yılmaz’ın yüzüne hiç bakmadan, “Dışarda bekle!” der. 

Dışarı çıkan Yılmaz, 10 dakika kadar bekler. Hiçbir haber gelmeyince, yine kapıyı çalıp girer içeri. Vali yardımcısı, “Dışarda bekle” der; rahatsız olmuş gibi.

Acelesi vardır Yılmaz’ın. Öyle ya havale edilecek yazıyı alıp Ziraat Müdürüne, oradan Fidanlık Müdürüne, sonra da Orman Çiftliği’ne gidecektir. Bütün bu işleri saat 17.00’ye kadar bitirmek zorundadır.

Saat 11.00 olmuştur. Baş hademe, “Vali Bey geliyor; duvar kenarına çekilin, selam durun, düzgün durun!” diye emirler yağdırır. Gelen, Ankara’nın ünlü valisi Nevzat Tandoğan’dır. 

Vali makamına girerken, Ali yılmaz da Vali Yardımcısının odasına dalar.

“Beyfendi, benim yazımı imzalayacaktınız” demesiyle, Vali Yardımcısı kükrer âdeta: 

“Çık, dışarda bekle dedim sana!”

Bu kez Ali Yılmaz da sertleşir. Masadaki yazıyı alıp:

“Sizin imzanız olması şart değil, Vali Tandoğan da imzalar.”deyince, kahvesini içmekte olan beyefendi âniden ayağa fırlayıp bileğinden yakalar Yılmaz’ı.

Bizim Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsülü gençte korku kalmamıştır artık:

“Ben, devlet dairelerinde saat 9.00’da işe başlandığını sanıyordum. 11.00’de işe gelen Valinin Yardımcısı 10.30’da geliyor. Sonra gazete, sigara, kahve… Yurttaşın işini kim yapar burada?”diye bağırır.

“Sana, çık dışarı; diyorum.”

“Görevinizi yapmayacaksınız, bırakın bu koltuğu. Devlet, iş yapanları bulup getirir. Dahası ben gelirim, ben yaparım.”

Gürültüyü duyup içeri gelen hademenin de yardımıyla Yılmaz, Valinin kapısına kadar götürülür. 

“Bırakın beni, Vali Tandoğan beni yemez!”  diye bağırır; Ali Yılmaz.

            Vali Tandoğan, ne oluyor der gibi koltuğundan kalkınca:

Günaydın efendim. Ben, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünden bir yazı getirdim.” deyip olup biteni bir çırpıda anlatır.

Vali, “Ver bana” deyip yazıyı Ziraat Müdürlüğüne havale ediverir. 

Gerisini anlatmaya gerek yok. Bu kadarı yetmez mi?

İyi ki, bu Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nü, Hasan-Âli Yücel’den sonra Milli Eğitim Bakanı olan Şemsettin Sirel kapatmış! İyi ki, bakanın bu kararını başbakan ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü onaylamış! İyi ki, TBMM’de hiçbir milletvekili, “Niye kapatıyorsunuz, bu yüksekokulu? Devletin görevi, var olan okulları kapatmak değil, yeni okullar açmaktır.” dememiş!

İyi ki dememişler. Önce Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü, daha sonra Köy Enstitüleri kapanmasaydı da, Abdullah Aksakal ve Ali Yılmaz gibi âsi gençler yetiştirmeye devam etselerdi, ne olurdu bu milletin, bu memleketin hali; bir düşünsenize!

 

                                                                                                          Hüseyin Erkan

———————————————————

NOT: Bu yazı, Mahmut Makal’ın“Bozkırdaki Kıvılcım” adlı eserinden yararlanılarak hazırlanmıştır. (Güldiken Yayınları, 3. Bası, Ankara 1997)

 

 

.

 

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 267
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 261
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster