Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Nisan '15

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
525
 

Bozulan ekonomideki acı yaşantılar.

Yaşar AKÇAL          

30. 04. 2015

II.Dünya savaşı’nın devam ettiği yıllar ve sonrasında da, dünya ülkelerini özellikle de Avrupa’yı kasıp kavuran bir savaş döneminin sıkıntılarını hep birlikte yaşıyorduk. 1940 yılında Balkanlara inen Alman orduları, Bulgaristan ve Yunanistan üzerinden Türk sınırlarına kadar ulaşmıştı. Balkanlardaki Alman ordusu, ayni zamanda Türkiye'yi de tehdit ediyordu. Bütün bu tehditlere rağmen Türkiye’nin, İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin dış politikasıtarafsız olmaktan daha çok savaş dışı kalmak olarak da nitelendiriliyordu.

Türkiye bu siyasetinden asla vazgeçmediği gibi, bu kararından da en ufak bir taviz vermiyordu. Türkiye’nin kaygısı kendi toprak bütünlüğünü korumaktı. Yurdumuzun savunması bakımından, bizim de bu riskli durum veya bir oldu bittiyi anında cevap verebilmemiz için, hükümetimizce de bir takım tedbirlerin alındığı açıklanıyordu! Kabul etmek lazımdır ki, buna göre orduyu büyütmek ve takviye edebilmek, bu konuda çok önemli bir husustu. Büyüklerimiz alınan bu tedbirleri yerinde bir karar olarak görüyorlardı.

Bu kararlar arasında ilk akla gelen, eli silah tutan, ve yaşıda uygun olan gençleri, askere almak veya terhisi gelenleri de bir müddet için daha ertelemek, oluyordu. Bu suretle de, hem barış için hazır olunacak, hem de ordu alarm durumunda bekletilecekti. Aslında bizim ordumuz her zaman verilecek bir emre hazır durumdaydı ama, bu gibi ortamlarda savaşın başlamasına bir kıvılcım, yetipte artıyordu bile!

O bakımdan çok çok ihtiyatlı davranmak ve halkımızı bu savaş tehlikesinden korumak ve kollamak zorundaydık. Böylece de kötü bir rüya görmektense, uyanık durmayı yeğliyorduk. Türkiye’nin kaygısı da zaten kendi toprak bütünlüğünü korumak idi. Başka bir amacı da yoktu. İşte tam bu sıralarda, Türkiye’nin bu kararlı duruşu karşısında Alman Hükümeti de bir dostluk eli uzatmıştı. Bizim de Türkiye olarak, uzatılan bu dostluk elini geri çevirmemiz olamazdı. 18 Haziran 1941’de bize bu güvenceyi veren Almanya ile gayet samimi bir dostluk antlaşması imzaladık. Bütün ülkeyi sevindiren bu haber inşallah ekonomiyi de canlandırır diye ümit ediyorduk...

Genel durum böyle olunca, ekonomimiz de çok sıkıntılı bu durumdan en kısa zamanda düzlüğe çıkar diye düşünüyorduk.. Halkımızı da şaşkına çeviren bu durumun, verdiği amansız korku, herkesi üzüyorken bu dostluk antlaşması biraz daha rahatlattı. Gazete haberleri ile diğer haber ajanslarının açıkladığı bilgilerde ise, Türkiye dışındaki bazı ülkelerde savaşın halen devam ettiği şeklinde idi. İşin garibi, savaşın önlenebilmesi hususunda alınan çok acil tedbir ve olanaklar da, bazen hiç bir işe yaramıyor ve savaş almış başını gidiyordu!

Neyse ki yurdumuzun hemen her şehrindeki o alış-verişler yavaş yavaş canlanır gibi olmuşsa da bu durumun düzelmesi herhalde bize yıllara mal olacaktı. Babamın işleride bu durgunluktan nasibini almış olduğundan, daha uzun zaman kendisini toparlamasını bekleyecektik!

Uzmanlara göre ekonominin öyle hemen canlanması için inanın çok uzun zamana ihtiyaç olacaktı. Bu zaman zarfında zaten, bütün planlar al-üst olduğundan ülkede gözle görünür bir durgunluk sadece alışverişte değil bütün sosyal hayattaki aktiviteleri bile etkilemiş durumda idi. İşte bu nedenle de, halkın üzerindeki bu sıkıntı da adeta bir umutsuzluk ve moral bozukluğuna dönüşmüştü. Bir türlü sona ermeyen bu badireli durum daha ne kadar sürecekti işte bunu kimse kestiremiyordu. Bir yanda yoksulluk, diğer yanda da parasızlık, herkesin canını okumuş ve herkesi tarifi mümkün olmayan, bir sıkıntılar yumağı ile başbaşa bırakmıştı. Hatta diyebilirim ki insanlar, ekonomiyi durma noktasına getiren, bu kriz durumunu nasıl aşabileceklerini dahi bilmiyor, inanın kara kara düşünüyorlardı. Mâli yönden, ekonomisi bozulan bizim gibi, halkımız da ne yapacağını şaşırmış, dolayısiyle de bu acı tablo ile başbaşa kaldığını da yakından görüp, büyük üzüntü içerisine girmişti.

Ülkemizde de, yerli üretim ise hiç de arzu edilen bir seviyede olmadığından, imalat sanayii bile, adeta durma noktasına gelmişti. İşçi çıkaran fabrika ve atelyelerin sayısında gözle görülür bir artış vardı. İmal ettikleri malı satamayınca, niye stok yapalım ki diyorlardı? Şu da bir gerçekti ki, savaş nedeniyle iş yapacak genç eleman dahi bulunamıyordu. Çünkü bu gençlerin çoğu savaş nedeniyle, askere alınmışlardı,olsa da.çok zor  bulunuyordu da. İşte bu nedenler sebebiyle, piyasada ki para hareketi de hemen hemen yok gibi bir şeydi.

Netice olarak bir barış Almanlarla bir barış antlaşması yapılmıştı ama, “her yerde had safhada, bir nakit sıkıntısı halen devam ediyor durumdaydı.” Esnaflar ise bu konuda yaprak dahi kıpırdamıyor, ne yapacağımızı şaşırdık, vallahi diyorlardı. Kimisi ise, üzüntüsünden krize girmiş, bu iş böyle kaç gün sürecek bilmemki (!) diye, ellerinden bir şey de gelmediğini dile getiriyor kimisi ise biraz daha dişimizi sıkacağız galiba diyorlardı. İnanın bu işte çok sabırlı olmak gerekiyordu.

Gönlümüzde şıkır şıkır çalışan bir piyasa vardı ve vatandaşımız da haklı olarak hep serzenişte bulunuyordu. Ülkemiz daha yeni yeni toparlanıyorken, bir de bu krizin başa gelmesi bütün aileleri de çok çok perişan etmişti. Böyle bir duruma zaten hiç kimse de hazırlıklı değildi ki, biz hazırlıklı olalım! Bu sıkıntılardan, herkes gibi, pek tabii olarak da, bizim aile de nasibini almıştı.

Bir yandan kış mevsiminde olmamız, diğer yandan da soğukların, kendini daha erken hissettirmeye başlaması, başka bir tedbir almamızı imkansız kılıyordu. Paranız olmayınca, nasıl tedbir alacaksınız ki? Kimse de nakit olmayınca, taksitle bile olsa, çoğu esnaf mal dahi satmıyordu! Ailelerin birçoğu gibi, biz de bu vartayı nasıl atlatacağımızı bilemiyor, sadece olumsuz düşünmeye devam ediyorduk. Hep ekonominin düzelmesini ve bu kötü piyasa şartlarının normale dönmesini bekliyorduk...

Evimizin kışlık ihtiyaçlarının hiç birini dahi temin edememiş, odun, kömür ve kuru bakliyat adına, alınacak çok lüzumlu şeyleri de henüz alamamıştık. Zaten bizleri de korkutan en çok bu kaos durumuydu. İyi ama, biz bu durumu nasıl aşacaktık. Sıkıntımız sadece yeme–içme meselesi, değildi ki! Eğer, böyle olmuş olsaydı, bir karın doyurma değil mi bu deyip, bunu da idare edebilirdik.

Ailem aslında, fazla lüks peşinde koşan bir aile de değildi. Her zaman aza kanaat edip, hep mutlu olur ve daima da şükrederdi. Çünkü bu ortamda, sade biz değil tüm”Türkiye, bu savaş yıllarının acımasızca bozulan ekonomisinin düzelme sinyallerini bekliyordu?” Herkes, ama herkes, adeta bir yaşam savaşı vermekte idi!

Çocukluğumda lüks sayılabilecek pek bir şeyimizin de olmadığını daha önceki satırlarımda da değinmeye çalışmıştım. Ama, civarımızdaki komşularımızın da bizim gibi bir şeycikleri yoktu. Ramazan günleri biz, atların sırtında kar satan karcılardan aldığımız karla, suyu aşılama yapıp, öyle içiyorduk veya bazen de suyu iyi soğutuyor diye, kuyuya testi bile salıyorduk. Annem, çamaşır yıkamak için ahşap çamaşır teknesini bile üç gün önceden yarıya kadar su ile dolduruyordu. Çamaşır teknesini böyle yapmaz isek çamaşır günü teknede su tutamayız akar gider, oğlum derdi! Ahşap teknenin mutlaka ama mutlaka su ile şişirilmesi gerekirmiş. Yoksa çivi yerlerine yakın kısımlardan, su akıtırmış. Düşünün bir kere çamaşır yıkamak için, çekilen bu sıkıntıları? Öte yandan öyle deterjan veya leke çıkarıcı temizlik kimyasalları falanda yokmuş. Çamaşırlar, soda veya bir küpün içinde ıslatılmış meşe odunu külünden elde edilen, beyazlatıcı ve sabunu köpürtücü özelliği olan kül suyuyla, yıkanıyordu. Bu suda, enaz bir haftalık beklemeyle elde ediliyordu. Onun için, sobada meşe odunu yaktığımız günlerde, annem külü attırmaz, çamaşır suyu elde edilmesinde kullanırım diye, bir tenekede saklardı!

Şimdi öylemi ya! Bu günün teknolojisi insanlarımızı çok çok rahatlattı. O zamanlar mutlu olmak için mutlaka bir şeylere sahip olmak gerekmiyordu ki! Bu yüzden biz kendimizi hep mutlu hissediyorduk. Bugün herkes mutsuz! Neden acaba diye düşünmeden edemiyor insan? Sahip olamadıkları şeylerin yüzünden değil herhalde! Herkes başkalarının sahip olduklarını, sahip olamadıkları için, kendilerini mutsuz hissediyor(!) olmalılar, ya da bana öyle geliyordu diye düşünmekteydim. Çünkü herkesin mali gücü farklı farklıydı. Bence bu çok çok yanlış bir davranış biçimi ve hırs birikiminden başka bir şey değildi. Peki neydi öyleyse?Bizim hasletlerimize bile aykırı olan bu durum, öyle sanıyorum ki üniversitelerin bile üzerinde akademik çalışma yapabileceği sosyo-ekonomik bir durumdu, ya da bize öyle görünüyordu. Herkes, nafakasının peşinde koşup ve onun hizmekârı olurken, insanların bu gibi şeylere özenti duyması? bizim gibi az gelişmiş ülkeler için, içinden çıkılmaz bir serüven ve anlaşılması çok da zor olan, durumdan başka bir şey değildi? Tevazu sahibi olmak, inanın bizlere çok şeyler kazandırabilirdi ama, yapabilene tabii. Bunu herkes becerebilirmi’ydi? Orası çok kimseler için, iki bilinmeyenli bir denklemdi.

Bulunduğumuz bölgede, kış mevsimi bazen çok çetin, bazen de ılıman geçer. Kış mevsimi için gayet tedbirli olmamız gerekirdi. Kışın sert geçtiği zamanlarda, dağarcığımızdaki kuru bakliyatların arasında bulunan bulgur, kurufasulye ve börülce ile nohut, kuru bakla gibi, erzaklar başı çeken erzaklardan istifade ederdik. Kış gelmeden önce, bütün bunlar hazır olurdu hep. Hoş, şimdi de birşey değişmiş değil ama, evde yeteri kadar bu bakliyat türleri olmayınca, aç kalırız düşüncesiyle, hepimizde derin bir moral bozukluğu ve bir burukluk, içerisine giriyorduk. Bu tür bakliyatları yakinen gözümüzle göreceğiz ki, gözümüz doysun, gönlümüz rahat etsin. Hepimiz de biliriz ki, göz görmeyince gönül katlanmazmış. Evimizin önündeki bahçe, yarım dönüme yaklaşan, ayrıca bir ekip-biçme alanı da bulunan, güzel ve verimli bir yerdi. İçerisinde değişik türde meyva ağaçları vardı. Mevsimine göre meyvanın ve sebzenin en iyilerini bulabilirdiniz. Babam bahçeyi beller, annem ise neler ekecekse o da, tanzimini yapardı. Biz, kış sebzelerini dün olduğu gibi, bu günde pazardan almaz, onlara para vermez, taze taze bahçeden koparır yerdik. Ama, kış mevsimi sadece bunlarla geçmiyordu ki! Yavaş yavaş kendimize çeki düzen vermeye başlamıştık bile. İşte bunlardan ilk olarak;

Babam, fırından somun ekmeği almayı bırakıyorum. Daha önce kış için almış olduğum, evdeki yedek zahirelerden yani arpa ve buğday ile mısırdan istifade edeceğiz, dedi. Bu itibarla bana da, yedek unumuz azaldığında, çuvallardaki arpa ve buğdayı, bize en yakın olan ve suyun yüksekten düşümü ile çalışan, tek değirmen’e götürmemi ve akşama doğru da eve dönmemi söyledi. Kendisi, değirmenci Ahmet amca ile konuşmuş, ben zahireyi öğütür, oğlunuzla akşama doğru, eve yollarım demiş. Ahmet amca, ayni zamanda babamın askerlik arkadaşıydı da. Babam anneme, oğlan unu getirince, arpa unu ile buğday ununu karıştırarak yufka ekmeği yaparsın demiş. Annem de olur yapayım ama, nasıl olur bilmem ki, şimdiye dek hiç yapmadım da? diye  cevaplamış. Keza, babama bu fikri Ahmet amca vermiş. Unumuz bitmek üzere iken, ben zahireyi bir gün önceden değirmene götürüp, tekrar un olarak getirebilmem için komşularımızdan İsmailbey amcanın merkebini istedim. O da sağolsun babamı kırmaz bize hep yardımcı olurdu. Vereyim oğlum ama, yalnız yavrusunu da beraber götür, yürümesini öğrensin, alışsın dedi. Kısacası Ahmet amca da unları öğütüp hazır duruma getirmiş, benim gelmemi bekliyormuş. Unları beraberce yükleyip, dönüş yolunda mecburen küçük bir dere üzerinde bulunan, eğreti tahta köprüden geçmem gerekiyordu. Burası tam yol güzergahı üzerinde olmayıp, halk tabiri kestirme bir yoldu. Kış nedeniyle derenin suyu da çoğalmıştı. Eğer bu dere üzerindeki köprüden geçmeyecek olursam, diğer yol değirmene iki saat ötede idi. Bu esnada bir çıtırtı işiten yavru, birden ürktü ve hızla koşmaya başladı. Peşinden annesi de! Bu ürkme hadisesinden sonra merkep, aniden benim kontrolumdan çıktı. Bizim yükte, tabii olarak devrildi. Un çuvallarıda olduğu gibi suya yıkıldı. Ben havanın soğuk olmasına bile, hiç aldırış etmeden sırf çuvalları kurtarayım diye, bu soğukta hemen dereye atladım! Un çuvalları, istemesemde biraz su aldı tabii. Tek başıma ancak bu kadar yapabildim. Eğer suya atlamasam un çuvalları tamamen ıslanacak veya akıntıya kapılıp gidecekti. Bereket ki un çuvallarını az da olsa ıslanmış olarak kurtarmış oldum. Ama olan olmuştu zaten. Civardan geçenlerden yardımlarını rica ettim. Un çuvallarını birlikte denk yapıp, yeniden yola koyulmama yardımcı oldular. İnsanlarımızın bu duyarlılıkları için kendilerine teşekkür edip, onlara size minnet borçluyum dedim. Bu ıslaklık bana, ateşler içinde tam bir hafta, evde hasta hasta yatmama sebep oldu. Çünkü su dondurucu soğuklukta idi. Annem arpa ve buğday unlarını karıştırarak kendimize uygun, yufka ekmekleri yapmaya başladı. Bana da afiyetle sıcak sıcak ye, oğlum dedi. Bak bakalım güzel olmuş mu? diye de sordu...

Hani bu işte senin de çok hakkın geçti ama oğlum, ne yapalım idare edeceğiz artık diye de söylemde bulundu!

Umarım daha da kötüsü olmaz, bir yerde bu sıkıntılı günleri, yaşamakta varmış diyordum kendi kendime! Bu badireyi de aşmaya ve alışmaya çalışıyorduk ama, henüz başaramamıştık. Babam bunları bildiği için,”her hazırlık vaktinde yapılmalı” derdi. Ayrıca ”Kiraz pazara düştü mü, odun ve kömürünü hemen alıp, kömürlüğe istifini yapacaksınız! ” diye nasihat ederdi. Yıllardır evimizde, adet haline gelmiş olan bu tür uygulamalar, eksiksiz tam olarak yapılagelirdi.

Ama erzak meselesine gelince, işte buna da ilk defa bu sene, fena yakalanmıştık. Mâli imkanınız olmayınca nasıl alacaksınız. Adeta yoksullaşmıştık. Alamadık, bir türlü olmadı işte. Paramız yoktu. ”Bozulan ekonomideki acı yaşantılar”dı bunlar.

Ne bileyim, bir tür kaos yaşıyorduk. Sadece biz değil, bütün ülke yaşıyordu bu kaosu aslında. Ailelemde de kış hazırlıklarını, yeterince yapamamanın, çaresizliğinden, ve ezikliğinden olsa gerek, bir ümitsizlik durumudur yaşanıyordu. Bir kış boyu da inanın bunu hep yaşadık. Annem, kurutmalık biberleri ipe dizer hayatımızın direkleri arasına gerdikleri ipe asardı. Patlıcanları ise oturduğumuz mekandan ayrı bir yerde olan mutfak, çatısının kiremit olukları arasında kuruturdu. Niye böyle dediğimizde de, kiremit ısıyı tutar, suyunun buharlaşması hem tez olur, hemde lezzetli olur derdi. Onlar da büyüklerinden öyle görmüşler. Tarhana yapımına gelince, bu erzak nispeten fazla uğraş isteyen, ayni zamanda mali külfeti de, el emeği de, biraz fazla olan ve sabır isteyen bir iş olduğundan, yapmaktan vazgeçtik!

Bu yıl artık paket tarhanasını, pazardan, paket halinde alırız diyorlardı. Makarnaya, bulgura gelince, onu da kilogram olarak ihtiyaca göre açık, alacaktık. Kurufasulye ile nohut ve kurubakla durumu ne olacak anne, dediğimde;

-  Onu da herhalde dayıların getirir, diyordu.

Fakat işin can alıcı noktasına gelince, odun-kömür işine nasıl bir çözüm bulacaktık. Bütün meselede bu idi. Malum, kış bir geldi mi bir türlü gitmek bilmiyordu. Evdeki odun kömür, bizi ancak on yada bilemedin onbeş gün daha idare edebilirdi. Ondan sonrası da bizim için bir hüsran veya bir tufan demekti! Evimizden takriben kırbeş-elli dakika ötede büyük bir un fabrikası ve uzak yerlerden de görülebilen, oldukça yüksek silindirik, güzel yapılmış bir de bacası vardı. Bu baca ise, fabrikanın yerini belirlerdi. Gayrimüslimler kurmuştu fabrikayı. Sonrada yerli halkımıza satmışlar. Bu fabrika da üretim için, devamlı kömür kullanıyor, sabahları beşbuçuk-altı saatlerinde ise, buhar kazanının ızgara temizliği yapılıyordu. Çıkan kül ve cüruf içerisinden “kok kömürü” toplanırdı. Hatta bir seferinde komşularımıza yardımcı olabilmek amacı ile, bizde gitmiştik toplamaya. O bakımdan orası pekte yabancımız değildi.

- “Babam hiç istemiyorum ama, bu kış ekonomik durum düzelene kadar, kimseye görünmeden ve kimseye bir şey söylemeden, siz de oradan kömür toplayıp getireceksiniz.”bunun başka çaresi de yok oğlum dedi. Babamın bu teklifi başta annemi çok yaralamış ve üzmüştü! O gün itibariyle, annem, şehrin hatırı sayılan ailelerden birinin, kızıydı! Babam gibi, o da yardımı çok severdi. Ama, bu olayla ilgili olarak, ağladığını, hemde çok çok ağladığını, ilk kez görüyordum. Benim için hazin ve acı olan bu ağlama olayını hiç unutamam ve daha dün gibi hatırlarım hep. Ben de, benden dört yaş küçük, kardeşimle birlikte anneme devamlı moral verip;

- Anneciğim hiç ü-zül-me, hiç ta-sa-lan-ma! Biz bu işi kardeşimle birlikte bir hal yoluna koyacağız dedim. Annem bir sevindi, bir sevindi ki hiç sormayın...

- İyi ama, “sabahın bu saatinde bu nasıl olur oğlum? diyordu. Hem benim içim, hiç elvermiyor bu işe, hem de eloğlu ne der adama?” İşte ona takılıyorum oğlum, diye ağlayarak üzüntülerini bildiriyordu!

- Bende;

- “Hayatta bazı müsait olmayan şartlara da alışmamız gerekiyor, herhalde. Böyle düşünürsek ancak bir çözüm yolu bulabiliriz anneciğim. Hem oğulların ne güne duruyor ki, sen hiç üzülme diye, annemi sık sık teselli ediyordum.”

   “Ama odun işini nasıl halledecektik?”

   Babam odun işi için de;

- “Ben civardaki mahrukatçılarla görüşür, olmazsa bir- iki çeki, çıkma parçaların bilhassa çıralı olanlarından alır, kömür tutuşturmayı da böylelikle hal yoluna da koymuş oluruz,” diyordu.                                                        

   Bir sabah, hiç kimseye duyurmadan, babamın evden gitmesinden hemen sonra, bu işte ilk siftahı yaptık. Kapaklı sepetimiz içerisinde, tam onbeş kilodan fazla kok kömürü toplamışız, kardeşimle birlikte. Onlar arasından düzgün olanlarını seçip getirdik. Ama soğuktan dudaklarımız, yüzümüz mosmor kesilmişti. “Hayat bir mücadele değilmiydi? Bizde mücadele ediyorduk işte.” 

   Diğer taraftan, babamın bir başka sıkıntısı da fakir-fukaraya yardım edememekti. Aslında, bu kış kıyamette, el altından fakir-fukara kimseleri çok çok gözetir, kocaları Çanakkale’de şehit olmuş, bakanı-çekeni olmayıpta yardım bekleyen yaşlı ailelere, fakir öğrencilere nakit imkanlar sağlar, sakat ve alil kimselerden ihtiyacı olanlara çeşitli yardımlar yapar ve kimseye söylemezdi! Bu ekonomik kriz olalı bir türlü yardım edememişti.

   Bunun en canlı şahidi ise, oğlu olarak bendim. Onlara hep dua etmelerini önerirdi. İşte böyle bir baba, ekonomik krizden, o da nasibini alıyordu. Umarım uzun sürmez. Bütün millet olarak temennimiz buydu! Bu da geçer diyorduk. Acaba, sahiden tez geçer miydi? 

   Akşam eve gelince, babam, çocuklar ne yaptı bu gün? diye anneme sormuş. Annemde, onbeş-yirmi kilo kadar kömür getirdiler, demiş. Bu haberden dolayı babam, bayağı sevinmiş. Ancak, annem bizim sabahın seherinde, yollara düşmemizi istemiyor, hasta olabileceğimizi düşünerek, çok çok üzülüyordu!

- Aslına bakarsanız, bizde kendi durumumuzu yargılamadık da değildik. Yargıladık da. Ama kimseye derdimizi açamadık, açamazdık da! Bu da bizi ziyadesiyle çok üzüyordu.

   “Dedemin, dayılarımın mali durumları şu durumda bizden çok çok iyi idi. Fakat annem, babamın itibarını düşünmüş olacak ki, dedemden bir kuruş yardım talebinde bulunmadı, İstemedi de! Babam da annem de bu işi onur meselesi yaptılar. Halbuki bu iş için annemin dedeme bir haber göndermesi yeter de artardı bile ama, her nedense bir haber göndermediler! ”Neden böyle olmuştu, hala da anlamış değildim.

   “Kimbilir, babamda annemde, ailesine karşı kızının sıkıntıda olduğunun, bilmelerini belki de istemiyorlardı da ondandır”, diye düşündüm.

 - Annem; Çocuklar hastalanırda umulmadık bir rahatsızlık geçirirlerse ne yaparız diye sormuş , babama?

- O da ne yapayım yani,” Kader de yazılan ne ise, o olur”. Hiç olmazsa, hayata alışırlar, hayatı anlarlar demiş!..                                                                                                 

- Eğer istersen, o zaman çocukları her gün değilde gün aşırı göndersen, olmaz mı acaba? diyen babam, ayrıca annemin üzülmesini de istemediğinden dolayı, böyle konuşmuş olabilir diye, kabul ettik.                                                                                                  

   Bu konuşmalardan da çocukları olarak gereken dersi aldık tabii. Anne yüreği ne kadar sıcaksa baba yüreğide o kadar soğuk oluyormuş? Acaba yanlış mı düşünüyordum! Babama haksızlık mı yapıyordum yoksa, bunu bir türlü çözemiyordum? Çünkü babamla, daima bir resmiyet içinde hareket ediyordum. Çünkü, bizi bu şekilde  yetiştirmişlerdi.

- “Bu kış bitene kadar, bu çileyi çekecektik. Bunun, başka yolu veya çaresi de yoktu!” Eve, yardım hususunda başka bir şey yapamadığımıza göre, kaderimize razı olacaktık. Nitekim oldukta. Zorluklar içerisinde ilk defa bir kış mevsimini, böyle geçiriyorduk. Fakat kardeşimle birlikte, bu zor şartlarda, çeşitli günlerde topladığımız kok kömürü sayesinde, evimizde, sıcak bir şekilde oturabildik.

-“ Ya bizde ki gibi imkanları olmayan, yaşlı anne ve babalar, nineler ve dedeler, çok çocuklu aileler, sakat ve alil kimseler, onlar ne yapıyorlardı ki? ”

   Doğrusu, hep onları merak etmiş ve hep onları düşünmüşümdür çoğu zaman! Üzül memek elde değildi. Kok kömürü, bizim kullandığımız kömürlere nazaran, ısı gücü yani kalorisi oldukça yüksek, bir kömürmüş. Biraz atıyorsunuz sobaya, uzunca süre evi ısıtıyor. Bu sayede bunuda öğrenmiş oluyorduk.

   Derken göz açıp kapayıncaya kadar kış mevsimi gelipte geçiverdi. Şimdi, bağlar, bahçeler kır çiçekleri ile donanmıştı. Etraf mis gibi bir bahar kokusuyla dolmuştu. Tabiat canlanmış, havalar ısınmış, insanlara bir dinamizm gelmiş, her taraf cıvıl cıvıldı artık!

   Bu yılki kış mevsimi boyunca, gördüğüm nice imkanları kısıtlı aileleri, gözümün önüne getirdim, bir an! Hatta bazılarıyla, kömür toplamaya giderken, çok yakından tanışma imkanımız bile oldu. Gördüğüm bu insan manzaraları, tabiatın manzarasından çok daha korkunç ve ürkütücüydü. Kardeşim, çok yufka yürekli, sessiz bir çocuktu. Bizim gibi, curuf içerisinden kömür toplamaya giden, birçok yaşlı, genç, zor yürüyen, sakat, alil insanları gördükçe beni üzen hatta beni ağlama noktasına kadar getiren, için içinde ağlatan sorular soruyordu!.. Yanıt vermekte zorlanıyordum. Ancak ne yapalım ki kaderimiz buymuş, oğlum dedim! Ama kahrolası bu hayattan, biz ancak çok çalışıp, okuyup öyle kurtulabileceğiz galiba? Bu konuda düşündüklerimi kardeşime, dilimin döndüğü kadariyle bir bir anlattım. Onun da morali bozulsun istemiyordum.

-  Benim için üzülme ağabey dedi; kardeşim. Biliyorum sana çok ihtiyacım var. Ama ben sanata atılmayı düşünüyorum. Bu şartlar altında ikimizin de aynı anda okuması oldukça zor.

   Bunu ilk defa sana söylüyorum! Belki meslek seçiminde biraz sıkıntılarım olacak. Ama, babamdan sonra, fikir alacağım ilk kimse sen olacaksın, dediğin de beynimden vurulmuşa döndüm. Acaba okumak istiyordu da ben mi mani oluyordum. Yahut, benim okumam onun hislerine gem mi vuruyordu? diye sabahlara kadar gözüme uyku girmedi ve hep kardeşimi düşündüm. Bu konuda, ilerisi için ne düşündüğünü bir kez daha kendisine açıkça sordum;  Neden sanata gitmeyi, ilk tercih olarak ele almıştı acaba?

- Okuyupta, sanatı tercih etsen daha iyi olmaz mı? paşam, dedim.

- Kardeşim, şöyle derinden bir off çekti ve;

- Çok da duyarlısın be ağabey, dedi! Ben bunu, içten gelerek söyledim zaten. Gönül rahatlığı içerisinde olduğumu, bana yapılmış bir haksızlığın da olmadığını, senin de bunu böyle bilmeni isterim dedi. Sonra birbirimize söz verdik. Hiç istemesekte o, hayalini kurduğu sanat yoluna, ben ise yüksek tahsilime devam edecektim. Hatalarım varsa ki, mutlaka vardır, beni bağışla ağabey dedi. Bir kez daha bana sıkı sıkıya sarılıp elimi öptü. İşte o an birbirimizden hiç kopamıyacağımızı, daha iyi anladım. Şartlar acı da olsa, bibirimizle bir kez daha sarılıp vedalaştık. Kardeşten ayrılmak öyle çok da kolay, olmuyormuş. İkimizinde göz yaşları sel olup aktı adeta! Kardeşi olanlar, sakın ha kardeşinizi basit olaylar nedeniyle hiç üzmeyin ona kötü bir söz söylememeye özen gösterin. Bunu zamanla daha iyi anlayacaksınız!

 “Çektiğimiz sıkıntıların bilinmesini istemediğimizden kimseciklere söyleyemedik. Heyhat! Ailece nereden nereye, gelmiştik! Hayat işte böyle inişi çıkışı çok olan, uzun bir yoldu, bizler için!” Bu sıkıntıları yaşadıktan ve okuma görevini şimdilik evin büyüğü olarak ben üstlendiğime göre, ne yapıp yapıp okulu süresi içinde bitirmeliydim. Ben okulu bitirince de, ileride ona yardım edecektim, o da iş hayatında kazandıklarından, paraya ihtiyacım olduğunda bana yardım edecekti. Aslında ben burs almayı deneyecektim. Ama, tersine bir durum olursa da kardeşimden gelen parayı harcıyacaktım. Böylece ailemi de bir sıkıntıya sokmadan, her ay olmasa da, kardeşimden gelen bu para ile durumu idare etmeyi çalışacaktım. Bunun için birbirimize yardımlaşma sözü vermiştik. Pek tabii olarak şartlar düzeldiğinde, babam da yardım edecekti. Kendisinden bu yardım konusunda, biz daha bir şey söylemeden söz almıştık. Yeter ki okuyun diyordu. Nasıl olsa, şu görünen dağın arkası mademki yakındır diyorlardı ya, bizim de kendimizi bu duruma  göre motive etmemiz gerekiyordu, artık.

Anneme gelince, o hem seviniyor, hem de üzülüyordu. Benim elim kolum gidiyor diye. Umarım, şans bir gün bize de gülecektir anneciğim diye, annemide onure etmeye çalışıyordum hep! Bunu anneme de söylediğimde, umarım öyle olur oğlum, diyordu. Bundan dönüş yoktu ve olamazdı artık. Şimdi annemin ve babamın hayır dualarına ihtiyacımız vardı...

Herhalde, “Kimse bu günkü üstünlüğüne veya gücüne güvenmemeliydi!”Yani, çok bilinen bir balık- karınca hikayesiydi bizim yaşadıklarımız! Hayat şartlarının ne getirip, ne götüreceğini kimse önceden bilemiyor ve bilemezdi de!

Yaşanılan bu ekonomik krizde, bunun bir göstergesi değilmiydi zaten!Ama bize verilen çok değerli öğütler sayesinde, sabırlı olmaya da alıştık. Çoğu kez de,hayatın acımasızlığı diye, buna derler işte diyerek kendimizi teselli ediyorduk! Bu suretle kendimizi inandırmaya, hatta avutmaya da çalışıyorduk! Fakat, bizim ve halkımızın yaşadıkları  herkes içinde çok çok acı olan, bu üzücü ekonomikdurumun ta kendisi idi. Şimdilik bu kadarla kalsa bari diye, ailece dualar ediyorduk. İnsanlarımızın daha fazla zarar görmemesi, en büyük temennimizdi. Ancaak, acaba millet olarak, özlediğimiz bu ekonomik refaha, ulaşabilecekmi’ydik. İşte bu şartları bilen ve yaşayan kimseler olarak, her ikimiz de yaşımız gereği, istikbalimiz için artık yeni ufuklara yelken açacaktık! Zaten, başka seçeneğimiz de yoktu! Çünkü bu ağır şartları bizler mecburen yaşadık. İnanın çokta sıkıntılarımız oldu.Temennim bu sıkıntıları başkalarının da yaşamamasıdır. Bari bizden sonra gelen kuşak, evet işte onlar, bu durumu hiç yaşamasın istiyorduk!

Şimdiki genç evlatlarımızın, özellikle bizim bu serüvenimizden kendilerine iyi bir ders çıkaracaklarını umuyor, onların mutlu bir yaşam sürmelerini, gönülden diliyorum.

Böyle zamanlarda, her zaman babamın bir sözü geliyordu hep aklıma; Hayatta “Bu gün cesaretin olmadığı için yapamadığın şeyi, yarın zamanı olmadığı için yapamayabilirsin.” Onun için,bunu da aklından hiç çıkarma! oğlum derdi.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 13
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 419
Kayıt tarihi
: 19.02.13
 
 

Ankara, Tekniker Yüksek Okulu Makine Bölümü mezunuyum. 1941 doğumlu olup, emekliyim. Günde mutlak..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster