Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Mayıs '13

 
Kategori
İstanbul
Okunma Sayısı
548
 

Bu da benim 1 Mayıs'ım !

Bu da benim 1 Mayıs'ım !
 

Ben 1 Mayıs’ı çocukluğumdaki gibi, “Bahar Bayramı” olarak kutladım! Etrafta molotof kokteylleri, kırılan cam-pencere sesleri, parçalanan atm'ler, sarı-kırmızı sloganlar, yaralanan insanlar, yanan araçlar, coplar, biberler filan yoktu!

Doktorumun tavsiyesiyle aylardır süren yürüyüş diyetimi yavaş yavaş bozuyorum şimdilerde! Can çıkar huy çıkar mı ve dün mini maraton günümdü. Yine de olağandan uzun yürüyecek ve sonuna da bir ödül koyacaktım. Klasik parkurumun finişindeki Tuzla köftesinden vazgeçip karşıya, Avrupa yakasına geçecektim! Parkurum da kafamda hazırdı. Boğaz kıyısınca Yeniköy’den Sarıyer’e kadar yürüyecektim. Yol boyu yalılara bakıp hayallere dalacaktım. Yazı çoktan getiren -beyaz donuyla denize atlayan- gençlere hayretle bakacak, balık tutanlarla sohbet edecektim. Ödülüm de Sarıyer’de balık ziyafeti olacaktı.

Hava güzel, pis olan deniz değildi; insanımız pisti. Pet şişeler yosunlarla sarmaş dolaş yüzüyordu! Yine de öyle mutlu ve neşeliydi ki çocuklar!

“Lan Memo! Bah şemdi dipten nireye kıdar gidecem!”

“Dondum anasini satiim! Ben seni geçerem!”

“Açılmayin ulan, bogılirsiniz.”

Mutlu azınlık da Tarabya koyundaki yatlarında kahvaltı telaşındaydı. Masalar donatılmış, tavşan kanı çaylar doldurulmuştu. Belli ki kahvaltıdan sonra da adalara uzanılacaktı. Az ötelerinde ise başka bir hazırlık vardı.

“Kız Hatçe kayık kiralayak mı?”

“Ya devrilirsek, sen beni kurtarabilin mi?”

“Ben saan ölirem gızz! Biraber giderek cennete.”

“Sen çapkınsen, senin gönahın çohtir. Ancek cihenneme gidersen!”

Şezlongunu getirip sahil boyu yayılan entelektüeller de yok değildi. Indiana Jones şapkaları kafalarında, kara gözlükleri gözlerinde, puroları ağızlarında, ters tuttukları kitapları ellerinde; donunu çekiştiren Memo’dan farklı bir yere koyuyorlardı kendilerini. Gülümsedim!

Bu arada, yol boyunca bir şey fark ettim: Hiç korna sesi yoktu! Oysa, belalım minibüsler boğaz boyunca da çalışıyordu. Elbette ki etrafta bolca konsolosluk binası var olduğu için özen gösteriyor değillerdi, onlar her daim duyarlı vatandaşlardı:) Şaşılacak derecede sakin ve sessizdi çevre! Büyükdere Çayırbaşı Caddesi'nde küçücük minareli bir cami var, kiremit rengi: Gazi Hasan Paşa Camii. Tam onu inceliyordum ki asfaltı kazıyan bir lastik sesi duydum ve döndüm. Sanki Amerikan filmi çevriliyordu! Sarıyer yönünden gelen kocaman bir inşaat kamyonu nasıl bir U dönüşü yaptı inanamazsınız! Siz hiç spin atan kamyon gördünüz mü? “N’apıyorsun sen?” der gibi elimi kaldırdım tam önümden geçerken. Bana yaptığı kol hareketini tarif etmeyeyim şimdi! Nasıl almadım plakasını, yedim durdum kendimi.

Sarıyer’e oldukça yaklaşmıştım. Tam 2 saattir yürüyordum. Birden karşıma Ziyagil Yalısı çıkmaz mı ! Aşk-ı Memnu’yu hatırladınız mı? Adnan Bey’e ya da -Süleyman Efendi'nin deyişiyle- nam-ı diğer Ednan Bey'e uğrayıp biraz laflamayı düşündüm:)

Vee saat 11:55 Sarıyer Varış Saati. 2 saat 40 dk sürdü yürüyüşüm. Mis gibi deniz kokusu ve farklı insan manzaraları vardı yol boyunca. Balık tutan ise yok denecek kadar azdı. Karnım da öyle acıkmıştı ki. Sahile sıralanan balık lokantalarından birkaçının fiyatlarına baktım ve C.. Restaurant’da karar kıldım. Kılmaz olaydım! Son yıllardaki en garip yemek yolculuğumdu! Yani onca yorgunluğun üzerine ne şanssızlıktı. Anlatayım da güler misiniz ağlar mısınız siz karar verin!

Çiftlik Çipurası yemeyeyim, olta istavriti vardır. Hem de çıtır çıtır. Ee, boğazın gözdesi Sarıyer'deyim diye düşündüm kendimce. Gölgede bir masaya oturdum.

“Kardeş, istavrit var mı?”

“Olmaz mı abi.”

Öyle ya, şu benim de sorduğum soruya bakın!

“E yaptır bakalım bir porsiyon o zaman. Şööyle yağı, limonu bol roka, tere yeşillik de olsun yanında.”

Lokanta denize sıfır. Gelen geçen gemilere daldım. Az ötemdeki masada vızıldayan çocuğa annesi kızdı. “Çabuk ağzındakini yut.” dedi. Çocuk daha da sesli ağlamaya başladı! “Yutma çocuğum, çıkar.” demek üzereydim ki dayanamayıp gülmeye başladım:)

Tam 25 dk sonra tabağım geldi. Beklediğime değmiş görünüyordu. Yalnız, balıklar biraz fazla kızarmıştı sanki. Neyse, çatal bıçak yoktu ortada, elle girişecektim! İlk parçayı kopardım sabırsızca. Etin rengi kahverengiydi. Fazla kızarmaktan olmalıydı. Ağzıma yaklaştırdığımda aldığım kötü koku ve dilimin üzerine koyduğumda aldığım garip lezzet karşısında ne yapacağımı bilemedim. Bu nasıl olabilirdi !

“Birader, baksana!”

“Buyur abi.”

“E bu balık bayat yaa! Zehirleyecek misin beni?”

"Abi, taze balık isteseydin, levrek vardı !”

"E tabii ya! Sen bana dedin ki abi, bayat istavritimiz ve taze levreğimiz var, hangisini istersin? Ben de bayat balık sevdiğim için istavrit istedim!! Al şunu önümden kardeşim! Boğazda balık yiyelim dedik, şu başımıza gelene bak! Tavuk filan yap bari bana. Şinitzel var mı?"

“Olmaz mı abi, hemen yaptırayım.”

20 dk daha geçti. Vızıldayan çocuk da gitti, iki aşık geldi. Benim bayat balıkları onlara verseler, fark etmez yerlerdi !

“İşte geldi tavuğun abi. Bak, süper oldu.”

“Eh fena gözükmüyor. Sahi, masada karabiber göremiyorum!”

“Hemen getiriyorum abi.”

Az sonra elinde bir çay tabağıyla geldi. İçinde de pul biber!

“Birader, bu ne? Ben karabiber istedim.”

“Kırmızı olsa olmaz mı abi? Bu da acı, o da!”

“Ya kardeşim, siz beni delirtecek misiniz? Lokantada karabiber olmaz mı?”

Sakin ol oğlum Ata! Şinitzel'in tadını damağında hisset, sonra da güzel bir gün geçirdiğine kendini ikna ederek kalk git diyorum bir yandan da içimden! Tavuğumdan küçük bir parçayı itinayla kesip ağzıma yaklaştırdığımda gelmeye başlayan balık kokusu, tavuk ağzıma girdiğinde daha da belirginleşti.

“Birader, bu şinitzel balık kokuyor! Balıktan mı yaptınız yoksa!”

“Abi, bi ustaya sorayım ben.”

Lâ havle ve lâ kuvvete! Tanrım bana sabır ver. Bu yaşananların rüya olduğunu söyle ve n’olur yatağımda uyanayım!

“Abi, yağ israf olmasın diye balıklarla tavukları aynı tavada kızartıyormuş usta!!”

Hay ben o ustanın!.. Evet evet, bu kesinlikle bir rüyaydı. Uyanacaktım ve simit-peynir yiyecektim! Balık malık yoktu! Ne yürümüştüm ne de Sarıyer’e gelmiştim!

"Abi, bahşiş yok mu?”

Tanrım, verdiğin sabra ve balık yağında kızarmak zorunda kalan talihsiz tavuğa şükürler olsun! Bundan böyle Sarıyer’de balık yemeyeceğim! Olur da yiyecek olursam, bayat balığa pul biber dökeceğim! 
 

Cemile Torun bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Merhabalar Atabey, Bu günün adı 1 Mayıs işte. Bu 1 Mayıs'ta adama öyle ağız tadıyla ne balık ne de tavuk yedirirler. Ne de bayram yaptırırlar. Ne kadar da pişkinler değil mi? Böyle esnaflık mı olur? İyi sabretmişsiniz. Selam ve dualarımla.

Recep Altun 
 11.05.2013 21:49
Cevap :
Metropol yaşamı zor dostum! Bazen tası tarağı toplayıp kaçmak istemiyor değilim. Biz altını bulamadık; ama "Taşı, toprağı altın." deyip koşuyorlar Anadolu'dan buraya. Sonrası balık yağında kızarmış tavuk! Teşekkürler dostum. Sevgiler.  12.05.2013 6:51
 

Yaşayan için can sıkıcı bir durum ama beni güldürdü bu yazı Ata bey, elinize sağlık yiyecek içecek sektöründe zaman zaman yaşanabiliyor bu tatsızlıklar. Selamlar saygılar

Cemile Torun 
 06.05.2013 23:38
Cevap :
En lüks restorana da gitseniz durum farklı değil. "Höt Höt Felsefesi" adlı blog'umu okumanızı öneririm. Garsonlar ve işletme mantığı aynı, tek fark mekanın ve çalışanların şıklığı. Tabii, orada ciddi bir para harcadığınız için kızgınlığınız daha da artıyor! Teşekkürler Cemile Hn. Sevgiler.  07.05.2013 10:44
 

Talihsizlik demek lazım Ata Kemal Bey; bazen böyle üstüne üstüne gelir insanın olaylar ve güzel bir günü mahvetmek için dört koldan saldırıya geçer.Olsun siz gene de bozmayın moralinizi,Sarıyer balık yemek için gene de güzel bir tercih. Anadolu yakasında Kanlıca'da 2 tercihimiz vardır bizim.Hele ki birinde içeri girdiğiniz zaman duvarlarda size bakan harika Atatürk fotoğrafları ile karşılanırsınız.Sıcak, samimi bir ortamda yenir balıklar. Aaaa ama bazen ufak bir mızıldanma duyabilirsiniz arka masada, annesi ona yut bakalım lokmanı der. Mesela anne Ayşegül olsun! ufaklık iyice inada bindirir işi.O zaman rahatlıkla masanızdan kalkıp yutma evladım o lokmayı diyebilirsiniz:)Belki o zaman bir takdir de alırısnız küçük hanımdan kimbilir:)) Teşekkürler, sevgiler...

Ayşegül Çakıcı 
 05.05.2013 11:22
Cevap :
Yok canım, moralimi bozmam ben! İnsan manzaralarını izlemeyi severim:) Hayat bir seri roman! Valla, ben Anadolu Kavağı'na gidip salaş lokantalarda yemeyi seviyorum. Bizim Göztepe'de de bir iki tane var. Kadıköy Çarşı'yı da seviyorum. Balıkla rakı içmem! Bana göre; balıkla rakı içmek cinayet, balığı bir kez daha öldürmek:(( Tercihim şişede saf malt bira. Özel bir mekanda iş yemeği ya da kutlama ise tabii ki Chardonnay ya da Sauvignon Blanc. Yok, Nil'e "yutma evladım o lokmayı" demem; Ata Amca'sını kırmaz, yer:) Belki o zaman takdir alırım annesinden, kim bilir:)) Sevgiler.  06.05.2013 15:06
 

paris'te laz kizi ile cok zaman gecirdik.Hani su meshur m.uc yildizli lokantalari bir mektebi sultani cikisli vatandasin yardimiyla ziyaret ettik.Besinci gunun sonunda oglen serbest takilacagiz dedik. Bir italyan lokantasina girdik, pizza, minestrone aklina ne kadar muzaffarat gelirse yedik laz kizi suratima bakti ohh be simdi doydugumu hisssettim dedi o adini sanini bilmedigim onca seyden sonra!Evet muthis gorsel solen amma serde Turkluk var dostum kebabinda pideninde yeri baska .Ulke sadece sekil ve kabuk degistiyor Ata, yoksa ici hala ayni! Simdi hala varmi bilmem etap marmara'da aksam bes cayinda arabasindan lahmacun getirtene de rastlamak mumkundu(sahidim vatandas yanimda idi)Hele istedigi viskiyi illa siseyi ben acacagim diye tutturan eee naparsin ekmek parasi katlanirdik gent'lere!!!

Newyorker 
 05.05.2013 1:11
Cevap :
Paris, Michelin 3 yıldız restoranlar açısından zengin bir şehirdir. Ben de bir kere L'Ambroisie'de misafirlerimizle akşam yemeği yedim de şirkettekiler ödediğim faturayı görünce lokantayı satın aldım sandılar:)) Sen bana Fransa'nın ekmeğini, peynirini, şarabını ver; yıldızlar senin olsun dostum:) O otelin adı artık adı "The Marmara." Yanlış hatırlamıyorsam İstanbul'un ilk zincir oteliydi. Yıl 75-76 filan. Adı da InterContinental'di o zamanlar. Vardır o kırolardan hâlâ. Geçenlerde ben de sosyetik hastanelerden birine, arkadaşımı ziyarete gittim. Lobideki oturma gruplarından birinde çoluklu çocuklu bir aile büyük bir sehpanın çevresinde yere oturmuşlardı, sırtlarını da koltuklara dayamışlardı. Sehpanın üzerinde de elle bölünmüş ekmekler, zeytin, peynir, domates, salatalık ne istersen vardı. Herhalde piknikteydiler:) Yurdum insanı değişir mi hiç:) Selam ve sevgiyle dost.  06.05.2013 14:47
 
Toplam blog
: 462
Toplam yorum
: 8315
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1133
Kayıt tarihi
: 07.03.09
 
 

Ne güzel bloglar yazdık, ne muhteşem dostluklar kurduk; onlar kaldı baki... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster