Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Mart '13

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
282
 

Bu Heyyete Arifan sınıfı “Akılan Heyyeti” der

Bu Heyyete Arifan sınıfı “Akılan Heyyeti” der
 

Ciddi milletler, kendi lisanını ciddiye almasını bilen milletlerdir.


BU HEYYETE ARİFAN SINIFI “AKILÂN HEYYETİ” DER. CAHİLÂN SINIFI İSE “AKİL ADAMLAR MI İNSANLAR MI” DESEK* DİYE  DERT EDER?!.

Bu hazin duruma esas sebep: Bidayette Hurufat-ı Arabi’yi terk ile Lâtin alfabesine geçmiş olmamızdır. Şayet bugün her iki alfabeyi de biliyor olsaydık, bu onulmaz manzarayı yaşamazdık. Ancak şimdi elifi görsek mertek zannediyor, meselenin aslı dururken, teferruatı ile uğraşmayı, iş yapmak zannediyoruz. 1980 sonrasında önce, üniversitelerimizden BinBeşYüz öğretim görevlisini atmakla, sonra da Sekiz senelik öğretim sistemine geçmekle, irili ufaklı çöp tenekesi gibi beyinler yarattık. Ve de bu beyinlerle iftihar eder duruma düştük. Diğer bir tarafta, ben seçtiğim adamın yanında dururum. Hatası varsa düzeltir, kastî bir yanlışı varsa yüzüne vururum. Zirâ, benim bu münasebetteki aslî vasfıma “Seçmen” denir. Ve bu vasfım, lügâtlerde yer almasa da, hem nimet hem de belâ anlamına gelir. Kaldı ki, şahsen ne seçtiğime, ne de milletime karşı, ayak üstü yalapşap davranma hakkını, ben kendimde bulamam. Bir görev üstlendiysem, her tarafın yararına, en düzgün ve en keskin şekilde davranmakla kendimi görevli kabul ederim. Herkes de böyle davransın isterim. Herkes de böyle davrananlara saygılı olsun isterim. Bu milletin, yıllardır düzgün adamlarla, doğruyu anlatan ve yapan adamlarla, işi olması gerekirken, yıllarca bu millet patinajla ömür tüketmiştir. On yıldır kazandığı artıları, yıllarca devam ettirebilmesi için, bu ekibe herkesin zannettiği değil; bildiği doğrularla yardım etmesi gerekir. Bu yardım, tenkit şeklinde de, takdir şeklinde de, paylaşım şeklinde de olabilir. Muhatapların bundan asla yüksünmemesi gerekir. Bir lisanın “-Yanlış” dediğine bir insanın “-Doğru” demesi, sadece komiktir. Ancak bir zümrenin bu yanlışı devam ettirmesi ise, elimdir.

Üç önceki Fransız baş efendisi, seçilmek için verdiği söylevlerde, rakibine nazaran YetmişAltı kelime fazla kullandığı için, bu mükemmel durumu, seçilmesinde büyük rol oynamıştı. Peki söylevlerini kaç kelime kullanarak vermişti? Hatırladığım kadar ile OnBinYüzYetmişAltı kusursuz kelime kullanarak, seçim konuşmalarını  bitirmişti... Ben Fransız milletini hiç sevmem. Ancak Fransız milletinin kendi lisanına karşı gösterdiği derin saygıyı, her zaman ayağa kalkarak ve de şapka çıkartarak selâmlar ya da alkışlarım. Zîra, Bir millet olmanın temelinde, mutlak var olan, olması gereken, en ciddi ve en önemli öğe: Yazının şekli, Kelime çokluğu ve Dil bilgisi, yani lisanın tümüdür. Ortada doğru düzgün bir lisan yoksa, millet de yoktur. Doğru düzgün olmayan lisana rağmen, şayet Bir millet var ise; o millet yok olmak üzeredir!.. Lisanın insanlar üzerinde bu denli mühim ve mükemmel bir tutkal etkisi olduğunu bilenler, Bir millete harp açmaktansa, O milletin diline ve Biro kadar da önemli olan, dinine saldırıp, vatandaşlar arasındaki birlikteliği sağlayan, bu iki büyük gücü, mutlak şekilde ortadan kaldırmaya çalışırlar. Bu iki önemli gücü ortadan kaldırabilirlerse, arkası da zaten, çorap söküğü gibi gelir. Kısa Bir süre içinde, millet de ortadan kalkar. Bu tür bir çaba Türk milleti üzerinde gösterilmiş midir? Yukarıda tarif ettiğim üzre, hem de en dik alâsı gösterilmiştir. Bugün millet fertlerinin kelime haznesine bakıldığı zaman, meselenin hangi rezalet mertebesinde olduğu, hemen anlaşılabilir Bir durumdadır.

Çok yakın bir süre önce, bir TV programında Üç üniversiteli genç kızımıza “-Bu nedir?” diye gösterilen defter kalem cinsinden OnBeş malzemeden kepçe, lâmba, saç fırçası, saksı, huni, fotograf çerçevesi, tel zımba ve çekicin adları ve ne işe yaradıkları bilinememiş, sadece bir kız, saç fırçasına “-Tarak” diyebilmiştir. Her şey bir yana, üniversite mezunu uzun saçlı bir kızın, saç fırçasını bilmemesi, akıl alacak Bir felâket değildir. Ben bu milletin Yetmiş yaşında bir ferdi olarak, o gece ye’simdenölebilirdim. Bu akıl almaz rezalet, bu milletin Cumhur Reisini, TBMM Reisini, Başbakanını, Maarif bakanını, tüm meclis-i mebbusanı, tüm muhalefet partisi liderlerini ve hepimizi yakînen ilgilendirir. Böyle Bir rezalet, bir millet için, kabul edilebilir bir mes’ele değildir. Önce bu noktada mutabık olalım. Ve kendimize soralım. Acaba hangi akıbete doğru gitmekteyiz?!.

Bazı okuma yazma bilen ama çizmenin boyu ve mangaldaki külün yoğunluğu hakkında fikri olmadığı hâlde, aklına geldiği gibi konuşanlar, yukarıdaki iddia ve mes’eleyi ciddiye almayabilirler. Ancak, çevrelerindeki milletlerin yazılarına, çizilerine, ses ve sedalarına, dil bilgilerine baktıkları ve baktıklarından da bir katra anladıkları zaman, ne dediğimin, neyi kasıt ettiğimin ve hangi vahametin, ne denli büyük olduğunun, doğruluğunu ve ciddiyetini çok iyi kavrayacaklardır..  Bu denileni sadece ben desem, tartışma götürebilir. Ancak bu bilgi, bütün dil bilimcilerin ve tarihçilerin ve toplum bilimcilerin müşterek kararı ve kanaatidir. Bir milletin, millet olmak istediği zaman, kabul ettiği harfler, Onun mazisi ile arasındaki en kopmaz bağ ve millî hafızasının ana arteridir. Bu sebeple Çinliler, Japonlar, Ruslar, Yunanlar, Araplar Lâtin alfabesini kullanmayı hiç düşünmemişlerdir. Milletlerin lisanlarını süsleyen sesler de, lisanlarının müzikalitesi de, Onların yöreleri, ıklimleri ve millî şahsiyetleri hakkında, derin bilgiler vermeye yeterlidir. Meselâ esas İngilizce, tek heceli kelimelerden oluşur. Kelime tek heceli olunca, kelimenin müzikalitesi, cümle yapısına aktarılmış olur ki; bu durum İngilizce için adada havlar gibi, kıtada miyavlar gibi bir müzikalitesi ortaya çıkartmıştır.. Sonra en meşhur İngiliz yazarı, durumun vahametinden İngilizce’yi kurtarmak için, İngilizce’ye İkiBin kelimenin üzerinde, çok heceli sözler ilâve etmiştir. Bunu yapmakla iyi de etmiştir. O zaman Fransızca ile İngilizce’yi oluşturan akıl, aynı akıl değildir. Zîra Fransızca kelimeler, tek heceli değildir. Ama her İki lisanın da üzerinde, Farsça ve Lâtince etkisi vardır. İki lisanın mukayesesinden bile ortaya çıkan netice Odur ki; lisanlar insanlar gibi, ciddi araştırmalar gerektiren bir bilim dalıdır. Ve lisanı banim gibi karınca kararınca kullanmaya çalışan ama benim gibi lisan hakkında fazla bir şey de bilmeyenler, lisan meselesini derinlemesine karıştırmamalıdırlar. Çünkü sonunda söylenecekler, bilimsel ve aklî olmaktan uzak, yanlış ve ayıp olur.

Ancak, kendi adıma kasıt ettiğim bu durum, doğru bildiğimide halkımızdan gizlememi gerektirmez. Bunu gerektirmediği gibi, çok başka ve önemli konuları da mutlaka söylememi gerektirir. Son Kaptan-ı Derya Hacı Vesim Paşanın büyük oğlu, nam-ı diğer Ayaklı Kütüphane Lûtfi Bey, Anneannemin babası olmakla, kendisinden Fransız heyetlerinin dahî gelip, Larousse’a girip girmemesi konusunda mütereddit oldukları bazı kelimeler hakkında, mütalâa aldıklarını görmüştüm. O zaman, Kendisinin Farsça Arapça Lâtince ve Fransızca’ya ne denli hakim olduğunu, takdir edebilecek yaşta değildim. Ancak, Fransız milletinin, kendi lisanlarına, ne denli saygı gösterdiklerini, fevkalâde iyi anlayabilecek ve bugüne kadar, o aklı milletimin her ferdine karşı da değerlendirebilecek baştaydım. Aynı ya da ayrı endişelerle, bugün büyük İngilizce lügâtlerinde, Hakk kelimesi gibi kelimelerden türeyen, Hekîm olup da doktor olmayan, Hakem olup da maç yönetmeyen, Hakim olup da davaya girmeyen, Hikmete dair edebiyat tabanlı kelimelerin yer aldığını görüyoruz. Bir lisanı büyük kılan da, başka lisanlardan görmüş olduğu nezaket ve teveccühtür. Keza bu mealde, dil bilimciler arasında, Arapça’ya ”-Lisan değil; abide diyenler de çoktur.” Evet doğrudur. Zîra Kuran-ı kerim, şeklen Arapça, aklen Allah’ça olmakla, müzeyyendir. Bu mükemmel sebeple, İki sene önceki başlangıç sadedini dahî unuttuğum halde, “Akil” sözünün yanlış, doğrusunun “Akıl” olduğunu, herkese anlatmaya, izah etmeye başlamıştım.. Bu ülkede ilme dayalı Bir sözebaşla ki, hiç netice alama. Bu çaba epeyice sürdü. Barış süreci dolayısı ile “Akil adamlar” sözü yine gündeme girince,  Bir hafta önce TV haber kanallarına bilgi geçtim. Geçtiğim bilgiyi bu köşemde halka açıkladım. Konu Türkçe ve kelime olduğu için, her münevver vatandaşın, mutlaka yapması gerektiği üzre: Aynı yazıyı, Cumhur Reisine, TBMM Başkanına, Başbakanlığa, AKP, CHP, MHP, BDP, merkezlerine, e-posta kanalı ile yolladım. Dünya kültürüne göre yapılması mutlak gerekli olan, sergilediğim bu davranış biçimi, ne demektir? Aynı milletin fertleri, Cumhur Reisinden TDK müdürüne kadar, Türkçe yanlış kelime kullanmasın, bu kelimeyi yaymasın, özellikle halkın ve iktidarın başını çekenler, ilk konuşmalarında bu kelimenin üzerinde durmak sureti ile meselenin vahametini, bütün bir millete ikaz etsin. TDK sözlüklerine lûgat-i galat olarak girmiş bulunan bu kelimeyi, sonraki sözlükler için TDK camiasına zahmet olmazsa, lûtfedip,  tashih etsin. Ekrana “-Spikerim” diye çıkanlar, yaptıkları işin gereği olarak, artık Beş Altı lûgat bakmayı öğrensin, Keza ilk def’a duydukları bir kelimeyi kullanmadan önce, köşe yazarlarımız da,  birkaç sözlük bakmayı ihtiyar edinsin, demektir. Her tavırdan önce, gerçek medeniyet, bu dediklerimi gerektirir. Ben bu hatırlatma yazımı, yukarıda lisanları telâffuz edilen ülkelerde yazmış ve gerekli adreslere yollamış olsaydım, yazımı yolladığım her yerden, bana süratle teşekkür yazısı gelirdi. Teşekkür yazısı bir yana, yaklaşık Yüz kişiye yolladığım bu yazının, Doksan’ına bile ulaştığına, ulaştırıldığına emin değilim. Yeri gelmişken hemen ilave edeyim ki; bu ülkede kendisine giden tek satır yazıyı bile, cevapsız bırakmayarak, büyük bir medeniyet örneği gösteren tek makam, milletim ve şahsım adına, en içten şükranlarımı sunduğum, Riyaset-i Cumhur makamı ve Muhterem Cumhur Reisimizdir.

Evet yolladığım e-postaların, çok basit bir sebeple, sahiplerine verildiğinden bile kuşkudayım? Zîra, YüzYirmiBin kelimelik bir lisanı, YüzYirmi kelimeye iblâğ ettiğiniz  zaman, mana ve mevhumlar birbirine karışır. Ve insanlar okuduğu İki satırdan fazlasını anlayamaz olurlar. Oysa her ilmî yazı, kuşkuya mahâl vermeyecek şekilde ve doyurucu bir biçimde yazılmalıdır. Yazımı anlamadıkları için, isimleri olan kişilere iletmemişlerdir. İletselerdi, İki spiker ve Bir kanal dışında insanlar, kelimeyi doğru telâffuz etmeye ve yazmaya başlarlardı. Bu hususta gayet iyi bilmemiz gereken, mühim bir husus vardır. Lisandan çektiğiniz her tek kelime, Mikado’nun çöpleri gibi, kendisine bağlı olan bütün kelimelerle birlikte, lisandan yıkılarak ve lisanı da yıkarak çıkar gider. Bir kelime ve onun ailesinin yok olması bir yana, taşıdıkları mana ve mevhumlar da, o kelime ile birlikte yok olur. Aslında kelime değildir, yok olan. Yok olan, bizatihi insanın düşünce dünyası ve düşünce sistemidir!. Cem kelimesini lisandan çekerseniz, ardından Cemâl, Cemil, cemiyet, cemaat, camii, Cuma, kelimeleri de gider. Hakk kelimesinin lisandan çekerseniz, hak, hukuk, hekim, hüküm, hikmet, hakim, hakem, muhakeme vbg. kelimeler de lisandan çıkar gider. Nitekim yargı ve yargıç kelimeleri ile birlikte, Türkiye hukuksuzluklara gebe ve de hukuksuz adaletsiz işlerin zuhur etmesine meydan açmış, bir ülke haline gelmiştir.. Yani atık Türkiye’nin hikmet ve doğru hüküm sahibi hakimleri yok, ama artık yaran yaralayan  yargıçları vardır. Ve bütün bir ülke, hukuk sisteminden ve elde edilen adaletten şikâyetçidir. Bir hata ile herhangi Bir durumda, yetkili bir merci  “-Tek kelimedir bu, ne olmuş ki?” deyip, meseleyi ciddiye almaz ise netice: Anayasayı bir kerre delmekten daha beter olacaktır. Çünkü lisan Anayasadan çok daha muazzam ve ciddi Bir meseledir.  Bu durum, esasen hiç birimizin hakkı da haddi de değildir. Çünkü o kelime bütün bir milletindir. Tek başına bizim malımız hiç değildir. Olması da mümkün değildir. Bu milletin, tüyü bitmemiş yetiminin, nasıl tek kuruşta hakkı hukuku varsa ve aranırsa, Onun hukukunu muhafaza ve müdafaa edecek olan, her kelimede de, o yetimin hakkı ve hukuku vardır ve aranması gereği şarttır.  İnsanın ayaklarının bastığı yer ile onun dilini ve dinini, kimse elinden alamaz. Hiçbir ferdin, o evlâtlara, yanlış bir tek kelime öğretmek ya da kelimeyi çarpıtmak lüksü de, yetkisi de, mazereti de olamaz. Bu durum şeran da hukuken de böyledir. Üstelik biz “- Bana bir kelime öğretenin, kulu kölesi olurum.” Ulu zihniyetinin mahsulü bir milletizdir. Şayet birileri lisanı bozma hakkının olduğunu iddia ederse, hem ecdadına yanlış eder. Hem de, en kısa zamanda, çekici, çatalı, çiviyi, fırçayı, bilmeyenler ordusunu yaratır. Türkiye’nin böyle bir orduya da, mankafalara da ihtiyacı yoktur. Lisanı hafife alacak kadar, lüksü de bulunmamaktadır. Dünyadaki bütün belâlar, dertler, harpler, kelimelerden ya da kelimesizliklerden zuhur eder. Keza, Dünya’daki bütün sulhlar, sükûnlar, aşklar ve muhabbetler de, o kelimelerin zenginliklerinden sadir olurlar. Barış istediğimiz bir yolda, barışa giden yolun taşlarını, asla yanlış anlamlar çıkarılacak sözlerle döşeyemeyiz, döşememeliyiz. Evvel emirde ne diyeceksek, bunu kusursuz demesini bilmeliyiz ki; bu “Barış Sürecinde” her işimiz salim yürüsün. Oysa biz ”çiğ et yiyen” anlamındaki kelimeyi, kabul ile matlup yana koyuyor, sonraki kelime için “-Adam mı, insan mı desek?” diye kafa patlatıyoruz. Bu çok ağır bir komedidir. Ve ne yazıktır ki, ucu yamyam îmasına dayanan, “Çiğ et yiyene” adam desen ne olur? İnsan desen ne olur? Bu “Akılan grubu” arasında kadınlar da var ise, ki mutlaka olmalıdır. Bırakın bu grubun adını da, Onlar adam gibi koysunlar, derim. Çünkü milletin yine bilmediği bir gerçek, Hz.Adem’den gelen “Adam” kelimesinin ruhunda, esasen kadın da alenen kasıt edilmektedir.. Adamlığı kim kayıp etmiş ki, bu tartışmayı sürdüren ve bu mükemmel sandıkları yaklaşımla, kendilerini de münevver zanneden beyler bulmuş olsunlar?.. Sadece bir mevhum üzerindeki şu yanlışlarla dolu inanılmaz manzara, tulûat kumpanyası gibi. Ancak çok fazla iç karartıcı. Cümlenize soruyorum. Nerede bizim, bütün bunları zaten bilen, o canım kültürümüz?

Eski Bir Başbakanın danışmanı olarak, bütün grup toplantıları muvacehesinde, her sefer dinlediğim AKP Grup toplantısının sonunda, Başbakanın benim iyi niyetli yaklaşımıma karşın, biraz fevri bir tavırla, “akıl ve akil” meselesine değindiğine şahit oldum. Önceden belli bir tecrübem olduğu için, Başbakanlara konular nasıl yansıtılır ya da bir çok hayatî meseleler varken, başbakanlar bazı konuları nasıl değerlendirir, bu problemleri gayet iyi bildiğim için, sabır ve biraz da hayretle, konuşmayı dinledim. Başbakanın tabiî benim yazımın dışında, başka bir yazıya sinirlenip, sinirlenmediğini de bilemem. Ancak, İki ya da Yirmi yazar da aynı meseleye, aynı noktadan bakmış ve fakat birimiz yazdıklarımızla, olmadık istismarlara bulaşıp, Başbakanı sinirlendirmiş olabiliriz. Bu takdirde bile, riyaset makamındaki bir ferdin, lütuf edip yazarları tefriki gerekirdi. Belki sinirine muhatap ben değilim. Ama ben de haklı olarak bu meselenin içindeyim. Bu sebeple de, değerlendirme yapmak mecburiyetindeyim. Evet, bu barış sürecine herkes, ama doğru ama yanlış, mes’eleyi ama anlar ama anlamaz bir kaşık çalıyor. Ben de önceki yazımda, barış sürecine değindim. Hatta barış sürecinin lâfı dahî edilmezken, sürecin başlamak üzere olduğunu da, Altı ay kadar önce ben, geniş bir zümreye, sevinerek deklâre de etmiştim. Bu barış sürecinin başlamaması da, olası değildi. Zarureten olgunlaşıp, zamanı gelmiş bir fiili, zamanında başlatamazsan, zamanında da bitiremezsen, ters teper, herkesi ezer zaten.. Ezcümle bu zamanlama, kimsenin elinde olmadan ve herkesin mecbur olduğu bir zamanlamadan ibarettir. Ancak, bu noktaya gelinene kadar, sarf edilen emek de inkâr edilmemelidir. Bunu kimse anlayamasa da, biz anlar, takdir eder, muvaffak olunması için de çalışırız. Tabiî dua da ederiz.

Genel olarak da, bedenini bu işin altına koymuş olan bir kişi olarak, büyük risk taşıyan Başbakan, şayet bazı konuları, menfi değerlendiriyorsa, Onun bu hâli, esasen yayın trafiğini yönetenler ve yorumlayanlarda, yoğunluk sıkıntısı olduğuna, işaret eder. Ancak, şahsen tümünü okumadığını tahmin ettiğim yazımı, Başbakan tamamen okumuş olsaydı, kastımın esasen ne olduğunu anlar, hatta sevinirdi. Zîra, Kuran-ı Kerim kıraat eden, hurufat-ı Arabî’nin ne olduğunu bilen, şiir okuyan, sür’atli, düşünen, selis konuşan bir insanın, ciddi bir düzeltme karşısında, bu tehevvürünü anlamam, gerçekten mümkün değildir. Üstelik kelime Arapça kökenli olmakla, üzerinde hata yapılacak bir kelime olmadığını, Bir İmam Hatip mezunu olarak, Başbakan hepimizden daha da iyi bilir. İlm-i siyaset gereği olarak da, bu konuya özel ilgi göstermesi bile gerekirdi. Kaldı ki; kendisinin bu konuda hassasiyet gösteriyor olması, esasen barış konusuna ne kadar ciddi bir yaklaşım içinde bulunduğunun da, müstesna bir nişânesi olurdu.. Halâ da olabilir. “-Ben bu süreci baştan savmıyorum. Akıl İle akil arasında bir nokta farkı var ama bir de ciddi anlam farkı var. Bu konuda, değil o anlam farkına, o nokta hatasının bile olmaması gayet önemlidir. Ve bu işte bizim bir noktalık kusura dahî kabulümüz tahammülümüz yoktur.” demesi ve tüm milleti, bu kelime üzerinde doğru telâffuza davet etmesi, inanılmaz derecede hoş olurdu. “-Başbakan tenkide dayanamıyor.” Vaveylâları kopartan medya mensubînine de, ders olurdu.  İlm-i siyaset erbabı fevkalâde iyi bilir ki; “Yanlış yanlış olarak kalsın. Yanlış yanlış ile düzeltilsin” İntibaının toplum üzerinde yaratılmış olmasının, hiçbir zaman, hiçbir kimseye, hiçbir yararı olmamıştır.. Bu hâl ister istemez birçok insana, “Bariz yanlışı görmeden yola devam diyen kişi, acaba başka hangi konularda da aynı şekilde davranıyor?” sualini sordurur. Ki; özellikle de bu sualin, bu dönemde hiçbir gereğinin olmadığı, kimseye yarar sağlamayacağı, kesin kanaati içinde olduğumun, bilinmesini de hasseten isterim.

Kaldı ki; Türkiye hele bu dönemlerde, Türkçe de bildiğini zanneden, birçok muhabirin, cirit attığı bir ülke halindedir. Onlar çocukken öğrendikleri üzre: Tek lûgat ile tatmin olmayıp, birkaç lûgat bakarak, konunun ruhunu anlamak isteyen türden insanlardır. Akil kelimesinin ne anlam ifade ettiğini, öğrenmek adına, ecnebi bir muhabir, Üç sözlük, açsa TDK sözlüklerinde: Akil = Akıllı adam, açıklamasını görecektir. Orada şeklen bir sorun olmayacaktır. Bir başka ecnebî, Üç lûgat açsa, Akil = Çiğ et yiyen diye başlayıp yamyam, frengi vbg. diye devam edecektir. (Bakınız önceki makalem) Sizce bu ecnebi muhabir, benim yazımdaki başlığı, yarın Bir İngiliz, Fransız, Alman gazetesine başlık olarak atmaz mı? Atarsa, hiç şaşırmamamız gerekir. Ben özellikle o başlığı önceden attım ki; ecnebilerin o şansı olmasın ve de insanlar hatalarının azametini anlasınlar ve hemen bu duruma karşı vaziyet alsınlar istedim. Bir başka muhabir, yıkarda saydığım Üç+Üç sözlük+lügatin hepsini açsa, “-Bunlar ne biçim Bir millet, kendi lisanlarını dahî doğru düzgün bilmiyorlar.” diyecektir. Bu nasıl bir iş ise, gerçekten ”-Seç beğen al.” dedirtecek niteliktedir.

Millet olmanın bir ve birlik olmanın temelindeki en önemli harç dil ve din ise, dinimin hakkı için, dilime ve tabiî milletime karşı, ben görevimi yaptım. İsteyen akil desin ve öyle kalsın. İsteyen akıl desin öyle davransın. Ben milletimin yüksek müsaadesi ile akılân sınıfında kalıp, bildiğim kadarı ile doğrunun yanında durmaya ve o akılla yazmaya devam edeceğim. Ölene kadar görevim budur benim...

Haydar Volkan

Çiftehavızlar:04.04.2013

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 148
Toplam yorum
: 41
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 479
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster