Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Şubat '09

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
2279
 

Bu yıl da ağlıyorum..."Üsküdar Vapur Faciası"

Bu yıl da ağlıyorum..."Üsküdar Vapur Faciası"
 

O tarih yine geldi… Anma etkinlikleri ile ilgilenirken her yıl bu anılar tekrar tazelenir ve gözlerimde akmaya hazır damlalarla çalışırım bu periyodu. Belki yaşananları tekrar ve tekrar okuduğum için, kendimi bazen suya düşen öğrenciler gibi hisseder onlar gibi çaresizliği anlarım bazen kıyıda bekleyen annenin yerine koyar kendimi kahrederim… Derinden… Bu yıl elimize ulusal gazetelerin birinden arşiv fotoğrafları geçti. ( Arkadaşımın büyük çabaları ile anma etkinliklerinde bu fotoğrafları değerlendirmek için ) Fotoğrafları gördüğüm ilk an nefesimi tuttum ve gözlerimden yaşlar boşalmasın diye direndim. Fotoğraflar her şeyi anlatıyordu. Ailelerin dramını, can arkadaşlarını kaybeden öğrencilerin acısını, kurtarmada çılgınca çalışan askerlerin umutsuzluğunu, görevlilerin endişesini… Fotoğraflar o anı yakalamış… O dakikaları… O saniyeleri… Herkes ayrıldıktan sonra saatlerce o fotoğraflara baktım ofisimde… Bu sefer hiç çekinmeden… Rahatça ağlayarak…

1 Mart 1958, Türk denizcilik tarihine "Üsküdar Vapuru Faciası" olarak geçti... Acıyla… Yaşlarla… Hepsini Rahmetle Anıyorum…

Bu olayla ilgili unutamadığım gazete röportaj haberlerinden biri:

“Tarih; 1 Mart 1958... Bir cumartesi günü... O yıllarda cumartesi günleri yarım gün ders var. Her bölgede lise yok. Civar bölgelerden çok sayıda öğrenci İzmit merkezdeki okullara geliyor. O gün de yarım gün derslerini yapan öğrenciler, 12.15 vapuruna yetişmek için ne de çok koşuşturmuşlardı. Kimi vapura yetişmiş, güverteye çıkıp yetişemeyen arkadaşlarına adeta nispet yapıyordu. Tabii bu vapurun onları ölüme götürdüğünü asla bilemezlerdi. Ve sonra o büyük facia... Çoğunluğunu liseli öğrenciler ve askerlerin oluşturduğu yüzlerce kişi Üsküdar Vapurunun batması sonucu Körfezin o buz gibi sularında ya donarak, ya da boğularak hayatını kaybetmişti... Aradan yarım asır geçti... O acı dolu günü net olarak hatırlayan kişilerin sayısı da giderek azalıyor. İşte bunlardan biri anlatmaya başlıyor:

Tarih; 1 Mart 1958... Günlerden cumartesi. Hava parçalı bulutlu. İzmit Erkek Sanat Enstitüsü, şimdiki adıyla Endüstri Meslek Lisesi’nin bahçesindeyiz. 16 yaşındayım ve orta 3’te okuyorum. Bayrak töreni için bekliyoruz. En az 300 öğrenci okul bahçesinde. Sıralarımız ise ip gibi. Disiplinli ve muntazam. Kürsüde öğretmenimiz, İstiklal Marşı için ses veriyor. Hemen yanında ise okul müdürümüz Remzi Sert... Başlıyoruz İstiklal Marşı’nı okumaya... Ama çok hızlı söylediğimiz için, kötü bir sunum oluyor. Ses veren öğretmen şaşırıyor, o minyon tipli müdürümüz ise cüssesini inkâr edercesine öyle bir bağırıyor ki, yer gök inliyor. Müdürümüzün suratı, kıpkırmızı oluyor, “Bu nasıl İstiklal Marşı söylemek, arkanızdan kovalayan mı var? Kimse dağılmasın, doğru söylemeden, kimseyi bırakmam” diyor ve müdürümüz o an gözümüzde büyüyor.

Aslında bizim derdimizi, müdür de bilmiyor. Saat 12.15 te vapur var, ona yetişmek istiyoruz. Okulun yarısına yakını, karşı sahildeki beldelerden geliyor. Kavaklı, Gölcük, Değirmendere, Halıdere, Ulaşlı, Ereğli ve Karamürsel gibi. Öğrenciler bu vapuru kaçırdı mı, 14.30 a kadar beklemesi gerekiyor. Tabii gençler hiç beklemek ister mi? Hafta sonu zaten, bir an evvel, evine gitmek istiyor. Ben İzmit’te, oturuyorum... Değirmendere’de halamın kızı evleniyor, biz de arkadaşlarla sözleşiyoruz. Düğüne beraber gideceğiz vapurla. Müdürümüz, İstiklal Marşı’nı ikinci kez tekrarlatıyor. Düzgün ve usulüne uygun okuyoruz. Tabi, 5 dakika daha geçiyor bu arada. Herkes fısıldaşıyor, yetişmek için var gücümüzle, koşmamız lazım.

Müdürümüz Remzi Sert daha sözünü bitirmeden, yani İyi Tatiller demeden, sınıflar kopup gidiyor, bazıları cümle kapısına çoktan varmış bile. Arkadaşlarla grup halinde koşuyoruz. Ben biraz geride kalınca, öndeki arkadaşlar geriye dönüp bağırıyor, Hadi kaçacak vapur! diye. Vapurun neresinde oturacağımızı bile kararlaştırmıştık. Dış kısımda, kenar kanepelerde. denizi seyredecektik. Ama benim koşum, Kapan önündeki, o zamanki Vitamin Büfe önünde sona eriyor. Arkadaşlarım benden 10 adım önde. Hadi diyorlar ama ciğerlerim şişiyor, ayaklarım uyuşuyor. Koşmak istiyorum ama sanki bir güç beni engelliyor. Kilitlenip kalıyorum. Elimi kaldırıp, giden arkadaşlarıma el sallıyorum. Değirmendere’de bekleyin, bir sonraki vapurla yanınızdayım diyorum. Onlar da el sallıyor ama içim bir tuhaf oluyor.
Dalgalar vuruyor…

Ben aynı zamanda, sınıf basketbol takım kaptanıydım. Beni çok severlerdi, el sallarken bile yüzlerindeki mahzun ifadeyi unutamıyorum. Bana bakışları ise gözümün önünden hiç gitmiyor. Arada 2 saat var, eve gideyim diyorum ama tam Kapanca Sokak’a geldiğimde, bir fırtına başlıyor. Ama öyle bir fırtına ki, tufan gibi. Yerde ne varsa havada, havada ne varsa yerde. Toz toprak, göz gözü görmüyor. Kiremitler havada uçuşuyor. Su deposunun oraya kadar, gözlerimi kapadım ve yürüdüm. Ve denize baktım. Üsküdar Vapuru kalkmıştı. Deniz azmış, dev dalgalar, vapuru havaya kaldırıp kaldırıp suya vuruyor.

Bulutları gördüm sonra, o kapkara bulutları. Denizin hemen üzerindeydi. Dua ettim, arkadaşlarım da, umarım vapuru kaçırmıştır dedim. Eve geldim, annem hem şaşırdı, hem de sevindi. Yetişemedin mi oğlum dedi, yetişemedim anne dedim. Neyse, içeriye girdik ve yemeğe oturduk. Dışarıda fırtına devam ediyor. Bir süre sonra kardeşim geldi. Bas bas bağırıyor, talebe vapuru batmış, talebe vapuru batmış diye. Millet Rasathaneye akın etti. Kadının biri hiç unutmuyorum, gitti yavrum diye kendini yerden yere atıyor. Vapurda kazan ateşçisiymiş oğlu.

Çarşıya indim. Vapur iskelesinin etrafı ana baba günü. Sandallarla iskeleye çıkarılanlar, kamyon arkasında bacaklarından sallandırılıyor ve devlet hastanesine, kamyon kasasında gönderiliyor. Bir ara baktım, üniformalarından tanıdım. Benim arkadaşlarım da kamyon kasasında cansız yatıyor. Vapura yetişmek için beraber koştuğum arkadaşlarım. O anki duygularımı tarif edemem ama hala hatırlıyorum. Babam da beni Üsküdar Vapurunda biliyor. Gölcük’ten bir vasıta temin edip, iskeleye gelmişler. Arkadaşları ile beni arıyor, cesetlere bakıyor. Beni görünce sarılıp öpüyor. Allahım şükürler olsun diyor. Ben ise aynı şeyi söylüyorum, koştum ama yetişemedim baba.

Akşam olmuştu, hava o kadar sakindi ki. Gündüz ki tufan, sanki rüyaydı. Deniz yaramaz çocuk gibi alacağını almış, mahbup ve sütlimandı. Arama çalışmaları denizde ve karada 2 gün boyunca devam etti. Aileler günlerce sahilde bir umutla bekledi. Pazartesi günü okula gittim. Cümle kapıdan girdiğimde, Atatürk Büstünün önündeki topluluk, bana doğru koşmaya başladı. Okul müdürümüz Remzi Sert yanıma geldi, oğlum yüzerek mi çıktın diye sordu. Yetişemediğimi söyledim. Elinde Cumhuriyet Gazetesi, ismimi gösterdi. Ölenlerin içinde benim de adımı yazmışlar. Vapura yetişmek için koştuğumu görmüşler. Müdürümüz, birlikte koştuğum arkadaşlarımı sordu, el salladık birbirimize dedim. Başımı okşadı ve gazetedeki ölenler listesinden ismimi karaladı.

İzmit Erkek Sanat Enstitüsü tarihinde, bir kez İstiklal Marşı tekrarı yapıldı. Tarih de 1 Mart 1958. Günlerden Cumartesi, saat 11.55. Bu tekrar, ben ve birçok talebeyi ölümden kurtardı. Her 1 Martta, bunları hatırlarım: Hayat ve tesadüfler. Kader ve alınyazısı. Ve o gün… 1 Mart 1958 Cumartesi günü hayatını kaybeden çok değerli sınıf arkadaşlarıma ve tüm kaybettiklerimize, Allah’tan rahmet diliyorum...”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 11
Toplam yorum
: 4
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 920
Kayıt tarihi
: 27.05.07
 
 

1967 İstanbul doğumluyum. Bir kamu kuruluşunda görev yapıyorum. Mesleğim gereği sanatla, insanla ve ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster