Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Temmuz '06

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
2237
 

Bukowski'yi niçin severiz?

Bukowski'yi niçin severiz?
 

Charles Henry Bukowski 1920’de Almanya’da doğar. İki yaşındayken ailesi ABD’ye göç edip Los Angeles’a yerleşir. Çocukluğu ABD'deki büyük ekonomik kriz dönemine denk gelir. Babası kriz nedeniyle birçok insan gibi işsiz kalır. İnsanlar işlerini kaybettikleri halde durumu komşularına belli etmemek için sabah işe gidiyormuş gibi evden çıkıp paydos saatlerinde dönmektedirler. Onun zaten her zaman gösterişçi bir adam olan babası da aynı şeyi yapar. Çocukluğu bu zorluklarla, üstüne annesinin ilgisizliği ve babasının baskısıyla geçer. Koleje kaydolduğu yıllarda bütün vücudunda korkunç bir akne çıkar. Ceviz büyüklüğünde yumrular biçiminde kendini gösteren “akne vulgaris”... Hastalık, yüzünde ömür boyu taşıyacağı izler bırakmıştır. İnsanlardan kaçar. Bu içe kapanma dönemi aynı zamanda yazma isteğinin ortaya çıktığı yıllardır. Kısa öyküler kaleme alır.

İlkgençlik yıllarında bir daha bırakmayacağı alkolle tanışır. Alkol, giderek hem en iyi dostu, hem de sefil yaşantısını bir ölçüde dayanılır kılan en büyük yardımcısı olur. İkinci Dünya Savaşı patladığında kendisi de askerlik çağına gelmiştir. Ancak psikolojik uyumsuzluk tanısıyla çürüğe ayrılır.

Okumaya düşkündür; bir gün kütüphanede yazar John Fante’nin bir kitabı eline geçer. Fante’nin kısa cümleleri, sade yazma üslubu onu çok cezbeder. Onun gibi yazmaya çalışır. Bunda da başarılı olur. Ancak yazdıklarını yayıncılara kabul ettirmesi zordur. Eve kapanıp aralıksız yazdığı öykü ve şiirlerini ABD’nin hemen her yanındaki yayınevlerine gönderir. Ama hiçbirinden olumlu yanıt alamaz. İlk öyküsü ancak yirmi dört yaşındayken yayımlanır. İki yıl sonra biri daha. Ancak bunlar onun için tatmin edici değildir. Yazmayı bırakıp ABD’yi gezmeye başlar. Amaçsız biçimde bir şehirden ötekine savrularak dolaşmakta, ucuz pansiyonlarda konaklamakta, zamanın çoğunu barlarda geçirmekte, bir işten çıkıp bir başkasına girmektedir.

Hayatı bu tempoyla sürdürürken bir gün ağır bir alkol komasına girer, otuz beş yaşındadır. Ölümün eşiğinden döner. Taburcu olduktan sonra bir daktilo satın alıp yeniden yazmaya başlar. 1950’lerde bir süre çalışıp ayrıldığı Los Angeles postanesine geri döner. Bu arada edebiyat çevrelerinde yavaş yavaş tanınmakta, şiirleri, öyküleri çeşitli dergilerde yayımlanmaktadır. Bu gelişiminde ilk evliliğini yaptığı yayıncı Barbara Frye’ın payı büyüktür. Kimse yüzüne bakmazken Barbara onun şiirlerini yayımlayacağına söz vermiştir. Üstelik ona, "Sen Amerika'nın en iyi şairisin" diye iltifat eder. Aslında Barbara’nın da boynundaki sakatlık nedeniyle bir kadın olarak yüzüne kimse bakmamaktadır. Bukowski de onunla evleneceğine söz verir ve gerçekten de evlenirler. Sonu ayrılıkla biten bir evliliktir bu. Postanede 1969 yılına kadar çalışır; o yıl yayıncısından aldığı ömür boyu maaş teklifini kabul ederek postaneden ayrılır, iki ay içinde de postane yaşamını anlattığı romanı “Postane”yi yazar. Bir yeraltı gazetesi olan “Open City”de “Pis Moruğun Notları”nı kaleme alır. Bu yazıların “underground” çevrelerde ve üniversite öğrencileri arasında şöhretinin yayılmasında önemli katkısı olur. Sonraları özel şiir matinelerine çağrılan, bu işten para bile kazanabilen bir şair haline gelir. Okuyucu ve dinleyicilerinin çoğu üniversite öğrencileridir.

"Pis Moruk"

Bukowski onu tanıyanların çoğuna göre pek de makbul bir adam değildir. Yaşadıklarını yazmakta, bu yazdıklarıyla çevresindeki insanların mahremlerini açıklamakta, üstelik kişileri ve olayları alabildiğine çarpıtıp karikatürize etmektedir. Çalıştığı işyerlerini, arkadaşlarını, yayıncılarını, cinsel yaşamını, tuvalet faaliyetlerini, kabızlığını, hemoroidini, sevgililerini en ince ayrıntısına kadar yazılarına malzeme yapar. İki ruhlu bir adamdır; sarhoş olduğu zaman rezalet çıkarmakta hiç tereddüt etmeyen, saldırgan, küfürbaz, kırıcı, kaba bir hergele; ayık zamanlarında ise aşırı derecede utangaç, gayet munis ve zararsız bir adamdır. Düzyazı ve şiirlerinde hep uçlarda yaşayan, ölümün kıyılarında gezinen toplumun en alt tabakasındaki insanları anlatır, kendisinin de onlardan biri olduğunu iddia eder; bu iddiası bir ölçüde doğrudur da. Ancak o parasının hesabını iyi bilen, faiz ödememek için bütün faturalarını zamanında yatıran, evlilik dışı doğan kızının nafakasını asla geciktirmeyen sorumluluk sahibi bir vatandaştır aynı zamanda.

Kadınlarla ilişkileri hep belalıdır. Gençlik yıllarında hemen hiçbir kız yüz vermez. Barbara’yla evlenip boşandıktan, bir yazar olarak az - çok tanındıktan sonraysa hayatına kadınların biri girer biri çıkar. Aldatır, aldatılır, terk eder, terk edilir. Ama o hayatına bir biçimde bulaşan her kadından yazınsal bir malzeme elde etmeyi bilir; bu malzemelerden de “Kadınlar” adlı romanı doğar.

Resim yeteneği de vardır. Fırsat buldukça bir şeyler çizer. Alkol, öykü, şiir, resim ve kadınlardan başka bir de at yarışı merakı vardır. Yoksulluk yıllarında işsiz kaldığı zamanlar at yarışından kazandığı parayla geçindiğini söyler. Hipodromları birçok öyküsünde mekan olarak kullanır. Elli yaşını hayli aştıktan sonra bir anlamda şansı döner. Artık ne para ne de yayıncı bulmakta zorlanmaktadır; Avrupa'dan, ABD'nin her yanından kadınlar onu aramakta, ziyaret etmektedirler. Ünlü yazarlar, aktörler ve sanatçılarla arkadaş olmuştur. Hayatı ve eserleri sinema için epey malzeme barındırmaktadır. Bunlardan derlenen senaryoyla bar yaşamını konu alan "Bar Sineği" adlı film çekilir. Kendisi de bu filmin yapım öyküsünden "Hollywood" adını verdiği kitabını çıkarır.

Son olarak az sayıdaki kurgu eserinden biri olan detektif öyküsü "Pulp"ı yazar. 1994 yılında 74 yaşında öldüğünde arkasında çok sayıda eser bırakmış, tüm dünyada tanınan, sevilen bir yazar ve şairdir.

Azizlerden çok sapkınlar

Bukowski Amerikan edebiyatının köşe taşlarından biri değildir. Bir öykü dehası ya da çok sıradışı bir şair de sayılmaz. Hele öyle çocuklara örnek insan diye anlatılacak biri hiç değildir. Zaten kendisi öyle olmadığını şu sözlerle anlatır: “Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem.”

Böyledir ama nasıl olmuş da önce ABD’de daha sonraları da bütün dünyada çok sevilen, çok okunan bir yazar olmuştur? Tabii burada Bukowski'yi sevenlerin "sevgi"sinden söz ediyoruz. Kitabını iki sayfa okuduktan sonra fırlatıp atan ve bir daha da adını bile anmak istemeyenler de çoktur. Bunu saymazsak, örneğin şu satırların yazarı olan ben niçin sevdim Bukowski’yi? Tam olarak anlatabilmek zor ama galiba şu nedenle: Bukowski her zaman en diptedir, iflah olmaz bir kaybedendir. Umutsuzluğunu anlatır, sizi o umutsuzluğun içine çeker ama orada bırakmaz. İçtiği barların, yaşadığı pansiyonların sefaletini, çalışma hayatının acımasızlığını, insanların sonsuz aptallıklarını göz önüne serer. Sığınağı “hiç”liktir. Bir kere hiçlikle tanıştıktan sonra artık hiçbir şeyin ondan daha kötü olamayacağını, ancak o durumda bile yaşamak için birçok neden bulunabileceğini görürsünüz. Bukowski’nin yaşadıkları birçok kişi için bir intihar nedeni olabilir ama o sizi asla intihara teşvik etmez. Tam tersine bu dünyanın, hayatın ve aşkın intihar etmeye bile değmeyecek ölçüde aptalca, sıradan, komik ve geçici olduğunu gösterir. Anlattıklarının ne kadarı gerçek yaşam, ne kadarı kurgu olursa olsun sizi anlattığı şeye inandırır.

Acıdan kıvrandığım, dünyanın anlamsız ve saçma bir yer olduğunu düşündüğüm bir dönemde elime geçen bir Bukowski kitabına sabah uyandığımda başlamış, bitirinceye kadar da yataktan kalkamamıştım. Kitap bittiğinde ise kendimi tuhaf bir şekilde iyi hissetmiştim. İyi edebiyat böyledir zaten, Bukowski’yi sanırım bu yüzden seviyoruz.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Benim üslubumu bu yazara benzetiyor. Bulursam okuyayım bari:)

Ümit Culduz  
 26.07.2008 17:29
Cevap :
Bence de benzer, çoktan tanışmalıydın şimdiye kadar :)  27.07.2008 23:12
 

O bir "tutunamamış"diildir yada kelimenin tam anlamıyla"tutunamamış"bunu anlatmak zor.. ama biliyorum ki asla nihlist diildir... bukowski gerçektir hayattın ta kendisidir..en dip ya da diil, ne önemsizdir... onun"önemsizliği/önemsizleştirdiği" önemlidir ..çok hemde... seviyorum onu ...aşkla.. ve ne vakit bir kitabını okusam.. o kokuyu duyarım terli-alkollü-kekremsi ve sexi :) bukowskiyi ve bukowsikiyi sevenleri sevdim hep... sevgimle,

sibel gürel 
 24.10.2007 22:39
Cevap :
Son cümlenize katılmamak mümkün değil. Ben de Bukowski'yi de onu sevenleri de severim. Sevgiler, selamlar...  25.10.2007 14:51
 

bukowskiyi okuduğumda sanki amerikada yaşamış ve onunla sokaklarda dolaşmış gibi oluyorum. Fante'nin öykülerinde de hep bir yerlerde gizli olan o derinlerdeki acıyı Bukowski'de sürekli hissedebiliyorum. Fante'deki bu "acı" Bukowski'de mizahla öyle bi örülüyor ki bi yandan donup kalıyor bir yandan da kahkahaya boğuluyorum. bukowski dünyaya hiç bilinmeyen amerikayı gösterdi hep. arka sokaklarını, göçebe geçmisinden gelen yırtıcılığını ve sadece acımasızlığın, bencilliğin kazandığı gerçek amerikayı. John Fante ve Bukowski bana kalırsa hepimizin maskelerini "güzel yazı"arıyla pekiştiren onca yazar içinde olabildiğince dürüst kalabilen nadir yazarlardır keşke bukowski internetle tanışabilseydi hatta bi blogu olsaydı:) hepimizin dünyasını renklendirirdi eminim ama aslında onun stili sayesinde bence yazma edimi gerçekten özgürleşti.

Başak ALTIN 
 20.07.2006 16:46
 

Bukowski'ye karşı olan ilgi, kendi yazılarındaki netlik gibidir. Ya sevilir ya da hiç sevilmez. Yazı ve şiirlerinin içeriği herkes için farklı anlama sahip olabilir; beğenip beğenmemek ne aradığımızla ilgilidir neticede... Dili kullanma açısından ise müthiş bir deha olduğuna inanıyorum. Sonuçta herkes herşeyi anlatabilir ama Bukowski kadar yalın bir dile erişebilmek çok zor. Bukowski'yi çok seven biri olarak, onu kaybedenlerin değil çok nadir çıkan "kazananlar" sınıfına sokuyorum. Maskelerimizin ardındaki bizi anlattığı ve anlatırken laf kalabalığı yapmadığı için çok saygı duyuyorum. Alpay Bellisan

Alpay BELLİSAN 
 17.07.2006 17:36
Cevap :
Merhaba Alpay Bey, Yazımı okuyup üstüne bir de yorum yazdığınız için çok teşekkür ederim. Bukowski'yle ilgili değerlendirmeler genellikle sizin de belirttiğiniz gibi "ya hep ya hiç" biçiminde olur. Kimileri yazdığı her satırı okumaya gayret ederken kimileri iki sayfa okuyup atar. Ben de onu çok seven biri olarak bu sevginin nedenlerini kendi bakış açımdan anlatmayı denedim. Bunu az da olsa başarabildiysem ne ala... Yeniden çok teşekkürler.  18.07.2006 10:08
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3557
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster