Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Eylül '08

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
233
 

Buluşma

Buluşma

Hazırlıklarımı çoktan bitirmiştim. İnce kayalık burnun denize hançer gibi saplandığı noktada yükselen eski taş fener bütün çabama tanıklık etmiş, benimle beraber beklemeye koyulmuştu. Deniz sonbaharın geldiğinin habercisi yükselen dalgalarıyla kayalıkları tokatlar gibi dövüyordu. Güneş ufuk çizgisine yaklaşmaya başlamış rüzgarın önüne katıp kovaladığı bulutların arasında bir görünüp bir kayboluyordu. Birazdan karanlığın basmasıyla, hava soğumaya başlayacaktı. Birkaç haftaya kalmadan daha da sertleşecek iklim koşullarıyla birlikte dalgaların deniz fenerine kadar ulaşabileceğini biliyordum. Fenere doğru yürürken rüzgar şiddetini arttırmıştı. Doğanın o kadar çok silahı vardı ki insanoğluna karşı, eninde sonunda bu mücadelenin kesin galibi olacağı şimdiden belliydi. Sadece son hamlenin kendisine geçeceği günü bekliyordu. Köşesine çekilmiş sabırlı ve vakur, en uygun anı kollayacaktı, öldürücü darbeyi indirmek için. Kestirebiliyordum kimi kutsal kitaplarda kıyamet olarak adlandırılan bu sonun nasıl olabileceğini. İşte bu fener ona karşı yapılan meydan okumanın en cesur piyonlarından biriydi. Tıpkı savaşın en ön saflarında kaybına kesin gözle bakılan, ama her ne olursa olsun cesaretle kaderine yürüyen askerler gibi bu fenerde dimdik duruyordu doğanın karşısında. Bende onunla beraber aynı kadere meydan okuyordum.


İçinde yaşamaya başladığımı bu yüzyıllık Ege feneri ilk gördüğümde beni çok etkilemişti. Eğer dağarcığımdaki fenerlere kişilik kazandıracak olsaydım kesinlikle yorgun ve narin bir genç kadın olarak tanımlardım onu. Kayalık zemine oturan kare biçimindeki odası, bir kapıyla geçiş yapılan ve yüksekliği 15 metreyi bulan silindir kulenin tepesindeki fener odası, içindeki gaz lambası düzeneği ile süslü bir genç kızı andırıyor, kuleye bütünlük katan detaylar aynı zamanda görüntüsüne garip bir özgürlük ve yalnızlık duygusu katıyordu.


Havanın kararmasıyla birlikte fenerden dışarı çıktım. Etrafı kolaçan etmek istiyordum. Yakasını kaldırdığım trençkotumun içine rüzgarla birlikte yağmur gibi ince ince yağan deniz suyu zerrecikleri işlemeye başlamıştı. Fenerin arkasında uçsuz bucaksız uzanan tarlalara doğru yürümeye başladım. Yaşlı çınar ağacını röper olarak tespit etmiştim. Ağacın yanından köyden gelen toprak yol çok net görülüyordu. Etrafta kimse yoktu. Bir sigara yakıp bulunduğum yerden yaklaşık ikiyüz metre ötemde duran feneri seyretmeye başladım. Fener odasından çıkmadan yaktığım gaz lambasının soluk ışığı havanın kararmasıyla birlikte daha belirginleşmişti. Sigaramdan son bir nefes çektikten sonra tekrar fenere doğru yürümeye başladım. Ahşap kapıya doğru yöneldiğimde rüzgarın şiddeti daha da artmıştı. Ayakta zor duruyordum. Omzumla yüklenince rüzgarın da yardımıyla kolayca açıldı ağır ahşap kapı. Zemin katın loşluğuna girdim. Yaklaşık 40 metrekarelik bir yaşama alanıydı burası. Biraz kasvetli ama insana güven veren bir mekan. Benim fildişi kulem. Taş duvarlı, kötü sıvalı, beyaz badanalı oda, yüreğimde varolan o gizemli odanın yeryüzündeki bir yansımasıydı benim için. Kimsenin izinsiz içeri giremeyeceği, girdiği anda da güvenliği ve sadeliğinden içten içe haz alacağı bir sığınak. Zamanın durduğu, sadece benimle deniz ve fener arasında sırdaşlık yaratan bir ara boyuttu belki de. Açık bıraktığım kapıdan içeri dolan rüzgar, tavanda asılı duran gaz lambasını beşik gibi sallamaya başlamıştı. Rüzgarın etkisiyle kapanmaya direnen kapıyı güçlükle kapatarak, sırtımı duvara yasladım. İçeriyi şöyle bir taradım. Denize bakan pencerenin önüne yerleştirdiğim eski ahşap masa ve pencereye paralel yerleştirdiğim iki sandalye, odanın diğer köşesindeki portatif karyola ve eski ocak, fener odasına çıkan merdiven sahanlığına açılan kapı ve belki de fenerin ilk inşasından kalma duvara sabitlenmiş üç sıra tahta raf, yan yana duvara yasladığım yağlı boya tablolarım ve tavandan aşağı sallanan gaz lambası dışında odada göze çarpan birşey yoktu. Zamanın içinde kaybolmuş bir insanın bu odaya girmesi halinde bulunduğum zamanı tahmin etmesini sağlayabilecek tek bir modern araç, ya da eşya da yoktu içinde. İstesem buradaki yaşamımı kolaylaştıracak pek çok çağdaş eşya, araç ve gereci temin edebilirdim. Yaşamak için telaş içinde koşturan günümüz insanının rahatlığı için ruhsuz makinelerle üretilen, üretim bandından çıktıktan sonra da özündeki yapaylığı gizlemek için reklamlarla ve ambalajlarla süslenen modern nesnelerden kendimi bildim bileli pek hoşlanmazdım. Modern ürünlerin insan doğasına aykırı, estetikten ve ona güzellik katan emekten yoksun olduğunu düşünürdüm hep. Bu yüzden bir süredir ikametgahım olan bu odanın içine, teknolojik hiçbir ürün sokmamıştım. Maddi kazanımları için birbirlerinin kuyusunu kazan, ayağını kaydırmaya çalışan, hiç düşünmeden birbirinin boğazına çökebilen çağdaş görünümlü ama aslında son derece ilkel insanlardan kaçıp sığındığım bu terkedilmiş fenerdeki basitlik ve sadelik her geçen gün beni daha da derinden etkiliyordu.


Ellerimi ovuşturup birbirine kenetleyerek ağzıma götürdüm sıcak nefesimle biraz ısınabilmek için. İstediğim an eski ocağı da yakabilirdim. Neredeyse bir kışı geçirmeye yetecek kadar da odunum vardı. Uzun geçen yaz boyunca fırsat buldukça ıssız sahilde dolaşmış, karaya vurmuş tahta parçalarını toplamış ve bu sayede azımsanmayacak miktarda odun stoğu elde etmiştim. Uzunca bir süre hem ısınmama hem de keyfime yetecek bir hazineydi bu. Eski ocağın içine düzenli bir yığın oluşturmuştum topladığım tahtalardan. Geri kalanını ise odunluğa istiflemiştim. Soğuğa daha fazla direnmemeye karar verdim. Çakmağımı çıkardım ve ocağın içindeki gazete parçalarını tutuşturdum dikkatle. Gazeteler bir anda tutuşuverdi. Tahta parçaları da bir süre direndikten sonra onlar da ateşin gizemine ve sıcaklığına bıraktılar kendilerini. Ellerimi ateşe doğru uzattım. Ateşin sıcaklığı bedenime doğru yayılmaya başladığı anda tüm zihnim gevşemiş, çatık kaşlarım çözülmüştü. Odadaki kasvetli hava sıcakla birlikte dağılmış eski püskü üç beş parça eşya da gözüme daha sevimli görünmeye başlamıştı.


Birazdan gerçekleşmesini beklediğim buluşma için artık sabırsızlanmaya başlamıştım. İçim içime sığmıyordu. Gerçekten gelecek miydi? Yoksa insanın en çok istediği anda parmaklarının ucundan kayıp giden umutları gibi bir hayal kırıklığı mı olacaktı? Çok beklemem gerekmedi. Önce yola bakan pencereden yaklaşan otomobilin bir görünen bir kaybolan farlarını fark ettim. Sonra iki dakikaya kalmadı virajları aşan araba tarlanın kenarında durdu. Motorunun sesi kesildi, farları söndü. Arabadan inen karaltı fenere yani bana doğru yürümeye başladı. Artık içimdeki endişe dağılmış yerini tatlı bir heyecana bırakmıştı. Bundan sonra olacakları ise ne onun ne benim bilmemiz mümkün değildi. Birbirimizi görmeyeli bir yıldan fazla olmuştu.


Karaltı fenerin merdivenlerinden yukarı doğru çıkmaya başlayınca, kapıyı ağır ağır aralayarak sonuna kadar açtım. Tam karşımda duruyordu. Bakışlarımız birbirimize kilitlendi. Gözleri hala ışıl ışıldı ve eskiden olduğu gibi tüm benliğiyle gülümsüyordu.. Kapının eşiğinden içeri adımını atar atmaz beni sımsıkı kucakladı. Aynı sıcaklık ve güçle karşılık verdim. Bütün duygularım kollarımdan bedenine akıyor sonra buharlaşmaya başlıyor ve oradan da havaya ve bütün odaya yayılıyordu. Evet bu onun kokusuydu. Nerede olsa tanırdım. Temiz duru ve başımı döndüren bu kokuyu bir yıl boyunca neredeyse her gece anımsamış ve o kokudan yoksun olduğum yalnız ve uzun gecelerde bir an önce gecenin bitmesini, sabahın olmasını istemiştim. İşte şu an özlemin bittiği yaşamlarımızın yeniden kesiştiği andı. Ne yapacağımı bilemiyor, neler söyleyeceğimi kestiremiyordum. Zaman durmuş havada asılı kalmıştı.


Onu ilk tanıdığımda kumral saçları erkek çocuklarının saçı gibi kısacıktı. Şimdi ise omzuna kadar uzatmıştı. İlk fark edebildiğim fiziksel değişiklik bu olmuştu. İkimiz için yaratılmış bu mekanda, eski tahta masada gecenin ilerleyen saatlerine kadar konuştuk, kadeh tokuşturduk. İçtiğimiz şarabın etkisiyle hem bedenlerimiz hem de zihinlerimiz iyice gevşemişti. Ne olursa olsun yaşananlar çok geride kalmıştı. Elimi uzatıp yanağını tuttum. Uzanıp dudaklarından öptüm. Kendimizi eski ahşap yatağın üzerine bıraktığımızda bu ağırlığa direnemeyecek gibi geldi. Daha sonra o da bize ayak uydurdu. Gizlemeyi başaramadığım heyecanım hoşuna gitmişti. Hiç acelemiz yoktu. Sanki bir ayindeydik. Sabırla, tutkunun, beklemekle kavuşmanın karışımı bir duygu yoğunluğu içinde, onunla geçirdiğim her saniyenin tadını çıkarıyordum. Gerisi umurumda değildi artık....

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 11
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1083
Kayıt tarihi
: 18.08.08
 
 

38 yaşındayım. Özel bir şirkette yönetici olarak çalışıyorum. Edebiyatla amatör olarak çocukluğumdan..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster