Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

AYFER AYTAÇ GAZETECİ YAZAR

http://blog.milliyet.com.tr/ayferaytac

19 Şubat '19

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
65
 

Bunalımdayım

 
İstanbul’un güzelliklerinden birinde Avcılar ilçesindeyim. Kış mevsiminin son ayının yalancı baharına kanmış, Kanlıca'ya gitmeyi planlamışım. Vakit daha erken, öğleye doğru istikametimizi Kanlıca'ya yöneltmeyi düşünüyoruz. Ortanca oğlum yanımda, sabahın seherinde soğuk asfalt üzerinde sahile doğru yürümekteyiz. İlçe bir hayli sakin, cadde de tek tük insanlar, daha iş saatlerine hayli var. Sabahın körü olmasa da, 07, 7.20 suları… Hava puslu... Denize nazır bir kafede çay içip su böreği yemeği amaçlamışız. Ana oğul sarmaş dolaşız. Bize gurbet sayılan bu yerde birbirimizden güç almaya çalışıyoruz. Sohbet ederek, sakin adımlar atıyoruz. Bu arada yanımdan hızla bir araba geçti ve ön camından kafasını uzatan biri, benim sol omzumda asılı duran basın çantamı kavrayıp, asılarak alıp içeri çekildi. Sonrada hızla yanımızdan uzaklaştılar. Ne oldu, nasıl oldu? 
 
Bir anlık her şey… İnsan şoka giriyor, o anların nasılını anlayamıyor. Devamlılığında donduk kaldık, hiçbir şey yapamadık. Sağdan soldan görenler olmuş, koşup yanıma gelen iyi insanlar teselliye çalışıyor. “Kardeş şükret seni sürümedi. Kardeş canına sağlık üzülme.” 
Başıma kötü bir şey geldiğini çevremde bana zarar vermekten korkup, beni ve oğlumu tatlı lisan ile şoktan kurtarmaya çalışan insanların acıma hissi dolu bakışlarından ve merhametli davranışlarından anlıyorum ve onları iyi insanlar olarak yorumluyorum. Çünkü içlerinden birisi cep telefonundan polisi bile aramış. Hemen devriye arabası gelip beni ve oğlumu aldı, polis merkezine götürdü. Orada kapkaççılar hakkında şikâyette bulunup ifade verdim. Kalın dosyalara yapıştırılmış suçluların vesikalık resimlerine bakarak malımı gasbeden, canıma kasteden adamları tesbite çalışıyorum. Suçlu sayısı ne kadar çok, dosya sayfalarını aç aç bitmiyor. "Yok, tanımam mümkün değil. Çünkü yüzlerini görmedim. Ama çantam kahve ve siyah renkli, hakiki deridendi." İzahım polisin umurunda olmadı. O benden suçlular hakkında ip ucu vermemi istiyordu. Polis memuruna, bitkin bir vaziyette halimi arz etmeye çalışıyorum.
"Memur Bey, bir anlık bir şey. Farkına varasıya kaçtılar. Ben daha önceleri de İstanbul'a çok gelip gittim. Seneler öncesi Avcılar’da ikamet etmiş biriyim ilk defa başıma böyle bir iş geldi. Ve ben ilk defa basın çantamı omzumda taşıdım, aslında kullanımı daha kolay olduğundan çaprazlama şeklinde çantayı boynuma asarım. Demek bugün böyle olunması gerekmiş, tehlikeyi sezemedim. Hakk’ın takdiri böyleymiş “diyorum. 
İfademi alan polis memuru da: “Bacım çantanın içinde ne vardı?” diyor. 
"Filan marka 6 bin lira değerinde fotoğraf makinam, falan marka cep telefonum, emekli maşımdan kalan bin liram, hüviyetim, ehliyetim, çocuklarımın fotoğrafı yeni aldığım pahalı bir cüzdan vardı içinde, bir de adres ve telefon numaraları yazılı not defterim.” diye sayarken, polis memuru tekrardan: “Arabanın plakasını, adamların yüzünü gördün mü,” diye soruyor.
 “Hayır, hayır görmedim, ansızın oldu. Donup kaldık, bir anda gözden kayboldular sanki." 
Polis memuru: "Ne yapacağız şimdi, hiç bir bilgi vermiyorsun." diyor. 
 
O anımı nasıl anlatabilirim. Afallamış hallerdeydim.
Polisin bakışından birden mahcup hale bürünüyorum. Ve sıkılganlıkla: "Takdir böyleymiş, size de benim yüzümden iş çıkacakmış. Hakkınızı helal edin lütfen, inşaallah fazla yorulmadan bulursunuz, inşaallah.” dedim. 
Polis memuru: “Tamam kardeşim, sen şimdi git. Biz bir gelişme olursa seni ararız.” dedi. Arayıp haberdar etmeleri için kaldığım misafirhanenin telefon numarasını verdim, teşekkür edip karakoldan ayrıldık.
 
Olana, ölene çare mi var? Ölene yok belki, ama olana çare bulunabilir. Eğer arkası ciddiyetle aranırsa. Olaydan bir gün sonrası, içinde bulunduğum şoku atlatıp, sokağa çıktım. İşi polis kadar kendim de araştırabilirdim. Avcılardaki yerel gazetelerde çalışan arkadaşlardan yardım istedim. Araba kiralayan yerleri gezdim. Araba kiralıksa, acaba araç kimlere kiralanmış gibisine. Sonra İstanbul Fotoğrafçılar Derneği başkanlığına gittim. Dernek başkanı yerindeymiş. İlgiyle karşıladı. Başıma geleni tek tek anlattım, kesintisiz dinledi. Ve fotoğraf makinemin seri numarasını, fatura kaydını belirterek yardımcı olunmasını istedim… O sırada karşımızda orta yaşlı, markasız basit giyimli sessiz bir adam oturuyordu. Aniden bir lafla konumuzun arasına girdi. “Sen Beyazıt meydanına git Hanımefendi. Makineni orada bulursun.” dedi. “Nasıl yani?” diye merakla sormamın cevabını, o adam yerine dernek başkanından aldım. “Arkadaş doğru söylüyor, Beyazıt meydanında fotoğraf makinen şu an satılıyor, satılacak, ya da satılmış olabilir.”
 
"Hırsızlar orada tezgah mı açıyor? Bu nasıl olabiliyor? O halde ben hemen oraya gideyim..” diyerek, ağzımda sorularımla telaşla yerimden kalktım. Sorularıma cevap beklemeden, her iki beye teşekkürlerimi sıralayarak kapıya doğru yöneldim. Karşıda oturan adam tok bir sesle: “Gitme!” diye seslendi. Olduğum yerde dondum kaldım. “Niçin?”
 
“Gidince ne yapabileceksin?” diyerek, sorumu soruyla karşıladı.
 
“O halde polise giderim. Polisi alır, oraya öyle giderim” dedim.
 
Adam gayet sakin “Ben polisim.” dedi.  "Hadi götür beni, götürebilirsen." dedi.
 
Şaşkın ifadem eminim o an aptallaşmaya dönüşmüştü. Hayretle ve dehşetle adamın yüzüne bakıyordum. Hayır, polise benzer hiçbir emare görmüyordum. Sade giyiminden sıradan biri sandığım bir adam; hatta pejmürde denilebilir bir kıyafet içinde gariban biri diyebileceğim hallerdeydi. Sanki sabahın serinliğinde üşümüş, ısınmak için dernek çatısına çay içmeye girmişti. Fakat fotoğrafçılar derneğinin başkanı da kafasını sallayarak onun polisliğini doğrulayınca, kalktığım koltuğa yeniden oturdum. Sonra detayına girildi konunun tebdili kıyafetli bir sivil polis olduğunu kimliğini göstererek de doğrulayan zat, Bu kapkaç olayını şebekelerin yaptırdığını ve şebeke reislerinin de bu işten kolayca sıyrıldıklarını nasılıyla, detaylı anlattı. Duyduklarım karşısında ağzım açıldıkça açıldı, hayretlerimin doruğuna çıktım. Ve ben orada duyduklarımdan sonra İstanbul insanlarının kötü olanlarından korkup, basın çantamın akıbetini umursamayıp İstanbul'u terk ettim. Bir daha çok sevdiğim İstanbul'a gider miyim, ne vakit giderim Allah bilir.
 
Her yöredeki iyi insana  dürüst olanlarına saygılarım, dualarım sonsuz. Bu vatanın selameti uğruna canla başla çalışanları, helal kazancına razı olanları hep takdir etmişimdir. Elden çaldığıyla keyif sürenleri de Allah müstahak oldukları şekilde ıslah etsin. Şu kadar zaman oldu benden çalınanlardan bir haber yok. Kimliklerimi yeniden çıkartmak içinde bir hayli zaman ve para sarf ettim. Bunlardan başka hala çökkün hallerdeyim. Hiç bir şey yapasım yok, insanlara karşı arama mesafe koymaya başladım. Kimselere güvenim kalmadı. Kimselerle konuşasım yok. Velhasıl başıma gelen kapkaç olayından bu yana bunalımdayım, bu halimin devası şimdilik yok. 
 
Ayfer AYTAÇ
ayferaytac.com

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Geçmiş olsun Ayfer hanım, kotu insanlar çoklar, daha da cogalmaktalar...

Yurdagül Alkan 
 19.02.2019 12:45
Cevap :
Çok teşekkür ederim Yurdagül hanımcığım. Kötü insanlar ürkütür oldular. Allah sonumuzu hayır etsin. iyi günler dileklerimle, selamlar sevgiler.  19.02.2019 16:12
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 418
Toplam yorum
: 196
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 152
Kayıt tarihi
: 08.12.14
 
 

Gazeteci-yazar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster