Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Mart '16

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
233
 

Bunlar da kablolusu

Bunlar da kablolusu
 

Teknoloji Bağımlılığı


Şimdi bizim zamanımızda deyip anlatmaya başlayacağım ama, bize hiiiç masal anlatma diyecek birileri.

Babam bizim çevrede mürekkebi en çok yalayan biri olarak, gittiğimiz komşu toplantılarında, yılların verdiği birikimlerinden, okuduğu kitaplardan edindiği bilgilerle her defasında bir konu açar, anlatır, arada Yunus Emre'nin şiirleriyle süslerdi konşmalarını. (Tabi çocuklara odanın başka köşesinde bir bez sofra açılır bastık, sucuk, üzüm, ceviz, komşuların getirdiği meyveler ne varsa donatılır, bizler de hem bunları büyük bir iştahla yer hem de sohbeti dinlerdik).  Babam çayını yudumlar, sigarasından bir nefes çeker sonra da sigara tabakasını eline alır, onuda bağlama çalıyormuş gibi tıngırdatarak bir uzun hava patlatırdı. Bu uzun hava olayı toplantıların olmazsa olmazıydı. Yoğun ve ısrarlı bir istek üzerine söylendiğini de ayrıca belirteyim. Final olarak da masal anlatırdı ballandıra ballandıra. En heyecanlı yerine gelince de oraya bir virgül koyar, devamı bir dahaki sefere der ve herkes evine çekilirdi. 

O zaman televizyon için ayrılmış bir köşemiz yoktu. Çünkü televizyon denen aletin varlığından bile haberdar değildik. Bildiğimiz ve kullandığımız tek elektronik aletimiz radyomuz ve daha sonra buna ilave edilen  pikapımızdı. Radyoda haber dinlerdik dünyadan  haberimiz olsun diye. Arkası yarınlarımız, radyo tiyatrolarımız vardı. Neşet Ertaş'ı, Zeki Müren'I, Müzzeyyen Senar'ı, Nuri Sesi Güzel'i dinlerdik. Bülent Ersoy'u da dinlerdik evrimini tamamlayıp kadın olmadan önceki haliyle. Bir gün birileri çıkıp,'' Bu radyoda saz çalıp türkü söyleyenler var ya, biz onları çalıp söylerken  bir kutunun  içinde görecekmişiz'' diye söyler oldu. Bizde'' Yok ya olmaz öyle şey, insanlar bu kablolardan geçip nasıl olur da bir kutunun içinde  bize görünür'' diye inanmadık tabi. (İlk okul sondayken, bizim mahallede ilk Celal amcalar almıştı. Diğer komşular da cümbür cemaat toplanıp görmeye gitmiştik. İlk orada görmüştük televizyonu. Ondan sonra bizi ayırmaya kimsenin gücü yetmedi.)

Telefon desen bir devlet dairelerinde, bir iş yerlerinde, bir de hali vakti olanların evlerinde vardı. Hatta bir gün öğretmenimiz (orta okul birdeyken) bizi topluca okul müdürünün odasına götürmüştü, telefon denen icadı (görmeyenler için) yerinde tanıtmak ve nasıl kullanıldığını göstermek için. Müdürümüz önce telefonla ilgili kısa bir tanıtım yaptı. Hepimiz tek sıra olduk. Sırası gelen, ahizeyi  kulağına götürüp birkaç numara çevirdi  deneme amaçlı. Gerçi ben, arada mektup yollamak için postahaneye gittiğimde görmüştüm ama, hiç çevirmişliğim yoktu.

 İlkokulda dumanlarla ve güvercinlerle insanların iletişim kurduklarını, daha sonra bunların yerini mektup ve telgrafın aldığını ögrenmiştik. Hatta dersin birinde, öğretmenimiz telgraf aletini getirip onunla nasıl yazışma yapıldığını göstermişti. Mors alfabesini de ezberletmişti. Ara sıra tahtaya kaldırıp bir kelime sorar, sonra da mors alfabesindeki karşılığını yazmamızı isteyerek bizi test ederdi. 

Bilgisayarı hiç sormayın. Onunla tanışmamız epeyce geç oldu. Üniversite son sınıftaydım o zaman.  Bir gün dersimize daha önce hiç görmediğimiz bir hoca girdi. Ankara'dan gelmiş. ''Sizinle bilgisayar dersi işleyeceğiz'' dedi. Hepimiz  birbirimizin gözlerini arayıp bakışlarımızı buluşturduktan sonra, lügatımıza ilk defa giren bu kelimenin ne anlama geldiğini sorduk merakla.'' Televizyona benzeyen bir alet'' dedi. ''Ama daha küçük boyutta'' deyip aynı zamanda tahtaya da bir taslağını çizdi. Ne işe yaradığını anlattı. Hatta yarı yıl tatilinde bir bigisayar programı yazmamızı, değerlendirmeyi de buna göre yapacağını söyleyip, tatilimizi zehir etti. Hocayı o günden sonra ne gören ne de duyan oldu. Kulağımıza bu sihirli kelimeyi fısıldayıp sırra kadem basmıştı. (Ödevi merak ediyorsanız kimse yapmamıştı taktir edersiniz).

Hafta sonu, tembelliğm üzerimde . Yemek yapmadım anlayacağınız. Eşimle birlikte biraz yürüdük, akşam yemeği için hazır birşeyler aldık dönüyoruz. Yanımızdan ha ha ha, ki ki ki 35'lik (tabi aşağı yukarı) bir adam geçti. Eller kollar da gülmesine ayrı bir görsellik katıyor. Eşim ''Kafayı yemiş galiba'' dedi. Anlaşılan kulağından uzanıp ceketinin içine doğru kaybolan kabloyu görmemişti. Gerçi böyle manzaralarla her zaman karşılaşıyoruz ya... Sanırsınız Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin baş hekimi, ''Hadi bugün size izin, çıkıp kafanıza göra  dolaşın'' demiş.  Cep telefonu denen icat hayatımıza girmeden önceki zamanlarda, böyle birilerini yolda görsek, adamcağıza ya da kadıncağıza kim bilir ne yaşattılar da kafayı yedirttiler derdik. Şimdikiler bunların kablolusu.

Gençlerimiz  ve çocuklarımız bilgisayarda öldüre öldüre bitiremediği, oynaya oynaya sonunu getiremediği oyunları oynamaktan, facebook'lara,  twitter'lara girmekten iyice  sanal hale gelmiş, gerçek dünyayla bağları ha koptu ha kopacak. Saatlerce bilgisayar başında oturmaktan gözlerinin ışıkları soluyor, biraz da kafaları donuyor haliyle. Donun çözülüp eski  haline gelmesi biraz zaman alabilir. Geçici bir durum, korkmanıza gerk yok.

Bir tanıdık anlattı: Kapı çalmış, oğlan 14 yaşında ve bilgisayarın başında. ''Oğlum git kapıyı aç'' demiş. Oğlan şimşek gibi çakıp kapıyı açıp dönmüş, kaldığı yerden devam. Babası ''Kim geldi oğlum?'' diye sormuş. Cevap '' Bilmiyorum.''

Telefon altıncı duyumuz. İş yaparken, yemek yerken, yatana kadar hatta bazen yatmayıp sabaha kadar ya elimizde ya da kulağımızda. Gençler görüşünce parklarda koklaşıyor, görüşemeyince de bir köşeye çekilip mesajlaşıyor. Sokaktaki temizlik görevlisi bile, dayamış faraşını süpürgesini duvara, yapıştırmış telefonu kulağına, iki ileri bir geri sokağı arşınlıyor.

Hele şoförlerimiz, radara telefonla konuşurken yakalanmazlarsa, ehliyetlerine el konacak gibi almışlar telefonu eline, dalmışlar öbür ucuna. Önünden arkasından kim geliyor, kim geçiyor dikkat etmeden,  adamların dünyasını anında değiştiriveriyorlar. Sonrada yok boyu kısaydı, yok kaşı gözü çok karaydı  görmedim deyip, bir gece nezarette ikinci gece evinde yatıyor.

Benim torun daha iki yaşında, o bile nerde fotoğraflar, nerde oyunlar buluyor, o da yetmedi rehbere girip kim rast geldiyse, agucuk bugucuk sohbet ediyor.

Adamlar on yeni özellik bulmuş, altı ayda birini ekleyip piyasaya sürüyor. Biz de, aaa bunun şu özelliği farklıymış deyip hemen yenisiyle değiştiriyoruz. Telefona telefon demiyoruz anlayacagınız. Eeee adamlarda paraya para demiyor.

Bir gün bu alet vücudumuza uyum sağlayıp kendini bizim organımız sanacak. O bizimle bütünleşmeden, bizlerin yine eskisi gibi  dostane ilişkilerimize,  ayrı ayrı odalarda televizyona, bilgisayara, telefona takılmak yerine sıcak aile ortamlarına dönmemizi  ümit  ve hayal ediyorum...   

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 677
Kayıt tarihi
: 17.02.16
 
 

Bolu İzzet Baysal Üniversitesi  Gaziantep   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster