Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Ocak '08

 
Kategori
Yurtiçi Tatil
Okunma Sayısı
595
 

Burası neresi?

Burası neresi?
 

İnsanlarının aceleyle bir yerlere yetişmek için koşuşturmadığı, trafiğin her türlü bıktıran gürültüsünden uzak, sokaklarının geniş, insanlarının bu geniş kaldırımlarda çekinmeden dolaştığı; simitçisiyle, genç yaşlı insanlarıyla, temiz ve ıssız bir şehir çıkıyor insanın karşısına… İstanbul dan yabancı…

Birkaç gün önce, kısa zaman da olsa bulunduğum Antalya’nın Alanya ilçesinin bende bıraktığı ilk izlenimler bunlar oldu. Antalya ile tanıştığım ilk zamanlarda bu ve benzeri detayları orada da yaşamıştım. Öyle olacak ki, nüfus sayısının artması ve Akdeniz’in kıyılarına doğru inmek bu sessizliğin sebebi olmalı…

Alanya hakkında genel olarak bildiğim şey; yabancı insanların, özellikle emekli turistlerin Alanya’yı kendilerine mesken tutmalarıydı. Katılmamak mümkün değil. Bu yerleşim kent insanının hayat pahalılığı yaşamasına da gebe olmuş.

Temiz, caddeleriyle, dünyanın en uzun kumsallarından biri olmasının yanı sıra, havanın genellikle sıcak olması Alanya’nın elbette bir cazibe kenti olmasının en büyük nedenleri… Çok kısa süreli bu ziyaretimde bir tam gece, bir tam gündüz geçirdim bu şehirde… Gecenin karanlığında son sürat çıktığımız Alanya Kalesi’nin, yüksekliği, şehrin görüntüden öte ışık oyunlarını sunuyor insana… İstanbul’un o vazgeçilmez Büyük Çamlıca Tepesi’ni hatırlatıyor… Gözler, yılan gibi kıvrılan boğazı ve köprüsünü arıyor Akdeniz semalarında… Sevenlerimiz sayesinde huzurunu yaşıyoruz kalenin. Ardından binlerce insanın akın ettiği Alanya'nın eğnece merkezlerinden Bellmando isimli mekana gidiyoruz. Yılbaşı gecesinde, binlerce insan dans ederek, sevdiğine sarılarak; biri diğeri ağzıyla tuttuğu gülü sevdiğinin ağzına uzatarak kutluyor yeni yılı... Ardından doyamıyoruz türküye... Tam keyif adamı oluyoruz... O gece ev sahipliği yapan dostlarımıza bir kez teşekkürler ediyorum.

Gecenin o görülmez, tesettürle kaplı güzelliği, sabahın ilk ışıklarında buradayım diyor adeta… Kaldığım otelin bile denize nazır olduğunu ancak bu vakitte fark ettiriyor. Issız kentin sessiz suları ancak bakınca görünüyor. Coşmuyor Karadeniz gibi, çağlamıyor. Dingin.

Limandan geçiyoruz… Her yerde olan balıkçı teknelerini görüyoruz. Ama her yerde olmayan, gece çık çık bitmeyen Alanya Kalesi’nin ihtişamını izliyoruz, sıcak çayımızı yudumlarken… Denizin suları yalamasını izlerken, surların tarihi düşüyor aklıma… Kaç yıl geçti? Neden bu kadar yüksek bu kale? diye…

Öğreniyoruz ki surlarının uzunluğu 6.5 kilometreyi bulan Alanya Kalesi, denizden 250 metreye kadar yükselen yarımada üzerindeymiş... Kandeleri adıyla da bilinen Alanya yarımadasındaki yerleşim, Helenistik döneme kadar inmekle birlikte günümüze kalan tarihi dokusu 13. yüzyıl Selçuklu eseriymiş. Kale, 1221 yılında kenti alıp yeniden inşa ettiren Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından yaptırılmış. Kalenin 83 kulesi ve 140 burcu varmış. Ortaçağda surların içine yerleşmiş kentin su gereksinimi sağlamak üzere 400’e yakın sarnıç yapılmış. Sarnıçların bir kısmı günümüzde de kullanılmaktaymış. Surlar, planlı bir şekilde Ehmedek, İçkale, Adam Atacağı, Cilvarda burnu üstü, Arap Evliyası Burcu ve Esat Burcu’nu inerek Tophane ve Tersane’yi geçip Kızılkule’de son bulacak şekilde inşa edilmiş. Yarımadanın zirvesinde açık alan müzesi olarak değerlendirilen İçkale bulunmakta imiş.

Trafiğe açık olduğu için kısa sürede araçla çıktığımız kaleyi yürüyerek yaklaşık 1 saatte çıkılabilirmişiz… Yorgun ama keyifli olurmuş.

Hızlı geçen gündüzün ardından, yaşanan güzel anların son bulması tadını damağımda bırakıyor.

Öyle olduğu için istanbul’a geldiğimde Alanya ile ilgili bilgiler araştırıyor; Liman da gördüğüm o kırmızı tuğlalı yerin Kızılıkule olduğunu: 1226 yılında Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından Sinop Kalesi’ni yapan Halepli yapı ustası Ebu Ali Reha el Kettani’ye yaptırıldığını öğreniyorum. Ayrıca, Kule denizden gelecek saldırılara karşı limanı ve tersaneyi korumak amacıyla yapılmış ve yüzyıllar boyunca askeri amaçla kullanıldığını…

1950’li yıllarda onarılan kulenin 1979 yılında ziyarete açılarak birinci katı Etnoğrafya Müzesi’ne dönüştürüldüğü de bilgi haneme ekliyorum.

Bunun yanında gece karanlığında elbette gözden kaçan, büyük bir kayanın üzerinde duran Sitti Zeynep Türbesi’ni öğreniyorum: Selçuklu ya da Osmanlı döneminden kaldığı tahmin edilmektedir. Yapı, kare planlı ve kubbeli iki odadan ibarettir. Odalardan birinde uzunca bir sanduka vardır; diğer oda boştur. Evliya Çelebi, binanın Bektaşi tekkesi olduğunu yazar. Sitti Zeynep hakkında kesin bir bilgi yoktur. Kanuni Sultan Süleyman dönemi Osmanlı vakıf defterlerinde türbeye ait vakfın adı “Sitti Zeynep bin’t Zeynülabidin” olarak geçmektedir. Türbede mezarı bulunan kişinin bir eren olduğu sanılmaktadır. Türbenin bulunduğu kayanın içine antik çağda ikişer metre uzunluğunda üç lahit oyulmuştur. Antik mezarlar, bir dönem su deposu olarak kullanılmıştır.

Ardından, 1277 yılında yapılan Andızlı Camisini… Bizans döneminden kalan üç kuleli, adını Selçuklu dönemi inşaat ustası Ehmedek’ten alan Ehmedek kalesini…

Ve içinde birçok tarihi dokuyu barındırdığını öğreniyorum… Gösterdiğinin yanı sıra göstermediği güzelliklerini de Alanya’nın…

Görülmesi gereken bir yer, kim bilir daha ne güzellikleri vardır bilmediğimiz…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 222
Toplam mesaj
: 62
Ort. okunma sayısı
: 1240
Kayıt tarihi
: 17.05.07
 
 

Yaşamın öncelikle sevgiden ibaret olduğunu düşünüyorum. Bunun içindir ki, yaşamak için sev sevmek iç..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster