Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Ağustos '08

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
12881
 

Bush doktrini

Bush doktrini
 

11 Eylül Sonrası Değişen Güvenlik Vizyonu- Bush Doktrini

Önleyici savaş ve önceden vurma stratejisinin temel mantığı, rakibi bir saldırı düzenlemeden harekete geçerek saldırı kapasitesini ortadan kaldırmayı amaçlamaktır. Özellikle kitle imha silahlarına sahip olan ve terörü desteklediği iddia edilen ülkelerin sahip oldukları bu kapasiteleriyle, ABD kendisine herhangi bir saldırı yapılacağını düşünmekteydi. Bu bağlamda 11 Eylül olaylarının ardından küresel tehdidi yakından hisseden ABD’nin uygulayacağı politikalar meşru hale gelmiş olmaktaydı. 11 Eylül akabinde ki gelişmeler dâhilinde ilk uygulama olan Bush doktrinini incelemek konumuzun seyri açısından yararlı olacaktır.

11 Eylül saldırılarından bir yıl sonra kaleme alınan stratejinin amacı, dünyayı sadece daha güvenli değil, aynı zamanda daha iyi yapmaktır. Ne var ki, Bush doktrini olarak isimlendirilen yeni Amerikan ulusal güvenlik stratejisi uluslararası ilişkileri hem teorik hem de pratik olarak değiştirecek radikal unsurlar içermektedir. Bu doktrin, 20.yy.ın büyük savaşının, “hürriyet” ve “totalitarizm” arasında olduğu ve bu savaşın “özgürlük, demokrasi ve serbest girişimin kuvvetlendirilmesine karar verilmesi” ile sona erdiği vurgulanırken, ABD’nin de “eşsiz askeri gücü” ile büyük ekonomik ve siyasal etki” gücünü kullanabilme yeteneğine sahip olduğunun altı çizilmektedir. Doktrinin en çarpıcı yönü, Soğuk Savaş döneminde güvenlik amacına hizmet eden “caydırıcılık ve çevreleme politikalarının”, uluslar ötesi teröristler ve kitle imha silahları tarafından karakterize edilen 21.yüzyılın yeni tehdit ortamında yetersiz kaldığına işaret edilerek bu politikaların eksikliğini gidermek için uluslararası hukukta ihtilaflı bir doktrin olan sezgisel meşru müdafaa hakkına dayanmış olmasıdır.

17 Eylül 2002 tarihinde, Başkan W. Bush, ABD'nin yeni 'Ulusal Güvenlik Stratejisi'ni açıklamıştır. Yeni güvenlik stratejisine egemen olan düşünceler; “ABD eşi olmayan bir güce, ekonomik ve politik nüfuza sahiptir. Küresel güç dengelerini sağlamak bu gücün sorumluluğudur. Küresel terörle kitle imha silahlarının yayılması, ABD'nin, müttefiklerinin ve dostlarının güvenliğini tehdit etmektedir” şeklindedir. ABD'nin yeni güvenlik stratejisi, ifade edildiği şekliyle, insan haysiyetinin gereği olan emelleri savunmayı, küresel terörle mücadeleyi, bölgesel çatışmaları yatıştırmayı, kitle imha silahlarına karşı güvenliğin sağlanmasını, küresel ekonomide yeni bir büyüme döneminin başlatılmasını, kalkınmanın sahasının genişletilmesini, küresel gücün diğer ana merkezleriyle işbirliğinin geliştirilmesini ve güvenlik kurumlarının yeniden yapılandırılmasını amaçlamaktadır. Genel anlamda, ABD’nin düşmanı olarak tanımlanan devletin herhangi bir saldırısından önce, bu devlete dikkat etmeyi, saldırmayı ve hatta rejimini değiştirmeyi öngören Bush Doktrini, Soğuk Savaş dönemindeki caydırıcılık ve çevreleme stratejilerinden de farklıdır.

11 Eylül olayları sonrası ABD’nin güvenlik vizyonundaki değişimlere bağlı olarak, Afganistan Operasyonu, Şer ekseni açıklamaları ve Irak Operasyonu gerçekleştirilmiştir. Kısaca bunlara değinilecek olunursa, Afganistan operasyonu, 11 Eylül’den sonra ABD, El-Kaide’yi beslediği ve barındırdığı gerekçesiyle ilk operasyonu 11 Eylül’den 26 gün sonra gerçekleşmiştir. Afganistan’da giderek radikal İslam’ın yükseldiği görülmektedir. Bu çerçevede ABD, radikal İslam’ın terörü arttırdığı ve tehlike unsuru olduğu gerekçesiyle, bir zamanlar Sovyetlerin Afganistan’a karşı işgalinde yetiştirdiği Usame Bin Ladin’i suçlamıştır. Saldırıları ‘savaş ilanı’ olarak kabul eden Beyaz Saray, teröristlere savaş açtıklarını belirterek, ilk olarak 7 Ekim 2001’de İngiltere ile birlikte Afganistan’da saklandığına inanılan 11 Eylül'ün arkasındaki isim terörist Usame Bin Ladin, lideri olduğu El Kaide örgütü ve Taliban rejimine karşı bir askeri operasyon başlattı. Bu gelişmenin akabinde El-Kaide terör örgütüne destek veren Taliban rejimi yıkılmıştır. Ancak Taliban’ın üst düzey yetkililer yakalanamamıştır. Bunun ardından ABD, Rusya’nın tepkisine rağmen Özbekistan ve Kırgızistan’da üsler kurarak bu bölgeye tamamen yerleşmiştir. Afganistan operasyonu ile ilgili son olarak, operasyon tam bir ay sürmüştür ve 7 Kasım 2001’de sona ermiştir. Taliban rejimi yıkılmıştır ancak üst düzey yöneticiler ele geçirilememiştir. Operasyon sonrasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 20 Aralık 2001 tarihli kararı doğrultusunda, Kabil ve çevresinin güvenliğini sağlamak ve istikrara yönelik açılımlar getirmek amacıyla ISAF ( International Securty Assistance Force- Uluslararası Güvenlik ve Yardım Kuvveti) kurulmuştur. Buna karşın Afganistan’da terör konusunda kesin çözümler elde edilememiştir. Ülke içi ekonomik sıkıntılar, kaçakçılık ve uyuşturucu gibi unsurlar bölgenin iç çatışmalar yaşamasında büyük etkiye sahiptir. Dolayısıyla hedeflenen istikrar ve barışın kalıcılığı sağlanamamıştır.

Şer ekseni açıklamaları ile ABD Başkanı George W. Bush’un 29 Ocak 2002 tarihli Ulusun Birliği adlı konuşmasında Irak, İran ve Kuzey Kore ülkelerini Şer ekseni kapsamında tanımlamıştır. Bu tanımlamanın yapılmasında, ABD’nin bu ülkelerle sorunlarının bitmemiş olması ve terör tehdidinin hissedilmesinin yanı sıra bu ülkelerin kitle imha silahları geliştirme çabaları etkili olmuştur. Bu açıklama Afganistan operasyonu sonrası yapılmıştır ve bir nevi de Irak işgalini meşru hale getirmektedir.

11 Eylül sonrası değişen güvenlik vizyonu ile ilgili son olarak ise değinilecek konu ABD’nin Irak operasyonudur. ABD’nin Irak politikası 11 Eylül öncesine kadar öncelikli amaçlar arasında sayılmamaktaydı. 11 Eylül olayları neticesinde ABD’nin Şer ekseni tanımında yaptığı gibi terör tehdidinden dolayı ABD’nin Irak politikası da etkilenmiştir. Yalnız ABD’nin Irak operasyonu terörle mücadelenin yanında Saddam‘la da mücadele etmeyi öngörmekteydi. Bu bağlamda ABD’nin Irak operasyonunu üç parametrede toplayabiliriz. Bunlardan ilki, terörizm ve Saddam’la savaşın yanında asıl mücadele edilen olgu psikolojik savaştır. İkinci ise ABD’nin Bush dönemine kadar Ortadoğu ile ilgili pasif politika izlediği düşüncesidir. Son olarak ise, Irak’ta petrol yataklarına sahip olarak stratejik anlamda güç kazanma düşüncesidir.

ABD, Irak’a yönelik askeri bir harekât için geri sayıma geçmişti. 11 Eylül sonrası sürekli gündemde tutulan Irak konusunda sona yaklaşılmaktaydı. Sonuç ne olursa olsun Irak ve Ortadoğu coğrafyasındaki dengeler üzerinde büyük değişiklikler yaşanacaktır. 20. yüzyılda en büyük tehdit, kitle imha silahları ve terörist devletlerin bu silahları elde etmek için birbiriyle yarışmalarıdır. İran, Kuzey Kore, Libya, Suriye gibi terörizmin gelişim gösterdiği ülkeler kitle imha silahları edinmektedirler. Ancak bu ülkeler, ABD halkının güvenliğine ve dünya istikrarına Saddam Hüseyin rejimindeki Irak’tan daha fazla ve daha yakın tehlike oluşturmamaktadır.

Irak Savaşı’nın temel nedenleri Saddam Hüseyin'in elinde bulunduğu iddia edilen kitle imha silahlarını yok etme ve Irak'a demokrasiyi getirmekti. Ancak ne silah bulundu ne de demokrasi geldi. George W. Bush yönetiminin, 2003 yılında Irak’a karşı başlattığı savaşın temel sebebi olarak öne sürdüğü unsurların hepsinin yanıltıcı olduğu savaş başladıktan kısa bir süre sonra ortaya çıkınca, dünya kamuoyunun ilgisi bu savaşın gerçek nedenlerine yöneldi. Savaşın arkasında, ABD Yönetimi’nde üst düzey görevlerde bulunan ve 1990’lardan beri Saddam rejiminin devrilmesini açıkça savunan yeni-muhafazakârların olduğu iddia edildi. Kimi savaşın gerçek nedenine “petrol” derken, kimi de işgalin geniş çaplı “Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi” projesinin bir parçası olduğunu ifade ediyordu. Irak’ın işgalinin, George W. Bush Yönetiminin küresel stratejisi ve Ortadoğu politikaları çerçevesinde incelenmesi, belki de bize daha iyi bir görüş ufku sağlayarak, Bush’un “beyin takımı”nın Irak’ı işgal ederken hangi hesapları yaptığını anlamamıza yardımcı olabilecektir.

Sonuç olarak, 11 Eylül ile beraber terörizm uluslararası bir boyut kazanmıştır. Terörizmin küresel boyut kazanması ABD’nin güvenlik vizyonunda radikal değişimlerin yaşanmasına ve politikaların sergilenmesine yol açmıştır. Bu boyut, Amerika stratejisinin doğuya kayması ve 11 Eylül sonrası yaşanan gelişmeler ışığında ABD’nin geleneksel müttefiklerine güvenme zorluğu çekebileceğini ortaya koymuştur. 50 yıldan beri mutlak olarak var kabul edilen bazı müttefik ilişkileri farklılık göstermeye başlamıştır. Bu nedenle ABD, Bulgaristan, Romanya, Polonya gibi politikalarını destekleyen müttefikler aramaktadır.

SONUÇ

11 Eylül 2001 saldırıları Bush yönetimi ve yeni muhafazakâr ekip için ideolojik çizgide kayma yaratmadan stratejik bakışta bir devrim etkisi yaratmıştır. 2002 yılında yayınlanan Birleşik Devletler Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, yeni muhafazakâr dış politikanın uygulamaya konulduğunun açık bir ilanı olmuştur. Bu belge totaliteryanizm ve özgürlük arasındaki mücadelenin ikincisi lehine kazanıldığını ve Yeni Dünya Düzeni’nin Amerika tarafından özgürlük, demokrasi ve serbest girişim üzerine bina edileceğini ilan etmektedir.

Başkan Bush, söz konusu özgürlük projesini yaymak üzere harekete geçecek olan ABD’nin geçmiş dönemin mirası olan çok taraflılık siyaseti yerine Amerikan değeri olarak ilan edilen ve Birinci Dünya Savaşı ertesinde ortaya çıkan Wilsoncu liberal evrenselciliğe dayanan bir müdahale siyasetine yöneldiğine işaret etmiştir. 2002 strateji belgesi ile bu müdahale siyasetinin bir aracı olarak Bush Doktrini ve Ön Alıcı Güç Kullanımı Stratejisi dünya kamuoyuna duyurulmuştur.

Bush’un ABD’nin, terörle, tiranlıkla ve son deyimiyle “İslami Faşizm” ile savaşta olduğuna ilişkin söylemi ABD halkı tarafından da kabul görmektedir. 11 Eylül saldırısı ve uluslar arası terör tehdidi ile ABD’nin iç politikada giderek bir güvenlik devletine dönüşmesinin yanı sıra, demokrasinin katılımcı araçlarının kuvvetlendirilmesi gereğine inanan liberaller nezdinde endişe yaratmıştır.

Bu gelişmelerin sonucu olarak bu doktrinle yeni muhafazakârlar, Soğuk Savaş sonrası yeni dünya düzenini ve bu yeni düzende ABD’nin rolünü güvenlik temelinde tanımlamış ve askeri söylemleri öncelikli tutarak, ABD’nin ekonomik üstünlüğünden ziyade askeri kudretine vurgu yapmışlardır. Onlara göre güç her şeydir ve hücuma dönük bir gerçeklik uygulaması, Amerikan değerlerinin korunması ve mutlak güvenlik adına kaçınılmaz bir tavırdır. Ulusal çıkar kavramının ısrarla vurgulandığı yeni Amerikan dış politikası kaçınılmaz bir biçimde tek taraflılığa dayalı küresel bir emperyal güvenlik doktrini haline dönüşmektedir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 18
Toplam yorum
: 9
Toplam mesaj
: 17
Ort. okunma sayısı
: 1509
Kayıt tarihi
: 22.07.08
 
 

Uluslararası İlişkiler Mezunuyum. Yüksek Lisans çalışmaları yapmaktayım. Uluslararası İlişkilerde ak..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster