Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Ekim '16

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
90
 

Bütünleşmiş insandan gelişmiş topluma

“Ancak sana dayatılan dünya tarifini aklından silerek özgürleştiğin zaman dünyayı özgürleştirebilirsin”
Stefano D'Anna

     İnsanın bilmediği, anlayamadığı, kontrol edemediği her bilgi, olgu v.s. insana ürkütücü, tehdit edici, tehlikeli gibi gelmiştir. İnsanlık tarihindeki bütün bozulmaların, kavgaların, savaşların en temelinde bu yatar; açgözlülük ve hırsın yanısıra. Birlik, bir olduğuna inanmak o nedenle önemlidir topluluklarda.

      Aslında birey temelli baktığımızda insanın bütünlüğünü sağlaması ve korumasının ayrıca önemli olduğunu görürüz. Hatta bütün öğrenmelerimiz bunun üzerinedir. Çünkü sapmalar, rahatsızlıklar, huzursuzluklar bu bölünmüşlükten kaynaklanır. Ruhun, yaşantıların, kişiliğin, zihnin bütünlenmesi tüm çabaların özünde yatan unsurdur.

      Alexis Carel’in söylediği gibi insan meçhuldür ama aynı zamanda da değildir. Belki de onu karmaşık hale getiren sadece kendisidir. Doğaya baktığımızda bu sapmayı  görmeyiz; hepsi kendi düzeninden şikayet etmeden, kendi kaderince yoluna devam eder.

      İnsanlık tarihine baktığımızda, insana dair bütün çalışmaların insanın mutluluğu, huzuru, konforu adına yapıldığını görürüz. Ancak bunların çoğu onun doğasını değiştirmek üzerinedir. Buna uzak kalan, ilkelmiş gibi görünen kadim bilgilere dayalı topluluklarda ise, teknolojiyi kullanarak adına gelişmiş dediğimiz kültürlerin müdahalesi dışında sapma gözlenmez. Gelişmiş ego, diğerini değiştirmeye yönelik olduğundan ve ötekinin varlığını tehdit olarak algıladığından bozmaya çalışır. Bu durum ülke yönetimlerinden insanlar arası ikili ilişkilere kadar genişletilebilecek bir yelpazede geçerli bir durumdur. Eğer korku egemense, diğerlerini manipüle edecek, olmadı bastıracak, daha olmadı yok edecektir. Bu aslında hayvanlar dünyasında da böyledir. Ancak insan sözkonusu olduğunda ondan çok daha fazla bir sorumluluk beklenir; bu  sorumluluğun, davranışlarına yansıması da gerekir.

      Öyleyse ruh beden ve zihin olarak bir bütün olduğu bilinen ve artık tedavilerinde bile bu bütüncüllüğü (holotropik) göz önüne alınan insana nasıl yaklaşmalı ve insan nasıl bütünlenmelidir sorusunu sormak gerekmektedir. Öyle zannediyorum ki bu konu, sıklıkla toplumun bozulmasından, insanların değiştiğinden yakınan herkesin temel  sorunu haline gelmiştir. 

      İnsan önce bir bütün olarak  kabul edilmelidir. Ruhu, bedeni, zihni, aklı, duygu  ve düşünceleri, farklı yaşantıları olan bir bütün. Aynı zamanda da bu her bir parçası kendisi sayılmayan bir bütün. Yani insan ne sadece ruhu, ne sadece bedeni, ne sadece zihni ve yaşantılarıdır. Bunların hepsinin dışında bir öze sahiptir. Öyleyse çalışmalar insanı özüne döndürecek temelli olmalıdır ya da insanın kendisinin tüm çabası farkındalığı üzerine… Bütün dinler ve öğretiler insana kendini bilmesini söyler ama uygulamalarında kendini bilmesini engelleyecek  ne varsa yapılır ya da yaptırım uygulanır cezalarla, yargılarla, ödüllerle… Bu  bağlamda insana Ontolojik (kevnî) ve Ferdi olarak  iki yaklaşım sözkonusudur.

      Bu konuda Salih Akdemir’in açıklamalarından yararlanmak yerinde olacaktır. “Ontolojik boyutta insan, Tanrı’nın bizzat iki eliyle yarattığı ve Ruhundan üflediği Adem prototipidir. Tevrat’a ve Kutsî bir hadise göre, Tanrının Sûretidir: Imago Dei. Bu boyutta insan, Tanrı’nın Nefesini içinde barındırdığı için evrendeki bütün varlıkların en üstünüdür.

      İnsanın ferdi boyutuna gelince; insan bu boyutta fenomenler dünyasındaki insandır ve varoluş amacı, özünde olan Üstün İnsanı oluşturmaktır. Ona düşen içindeki gizil güçleri, Yaratıcı’nın yaratmasıyla birlikte eyleme dönüştürmektir.”

      Ne var ki insanın içinde yaşadığı toplumda, doğumundan itibaren aldığı  eğitimlerle, alışkanlık haline gelmiş davranış ve kültürel değerlerle her zaman kendini gerçekleştirmesi kolay değildir. Toplumsal yapı, çoğu kez bireyin kendisini gerçekleştirmesini engelleyen bir yapıda olabilmektedir. Çoğulculuğa karşı indirgeyici toplumsal yapılar, çoğunlukla bireyin kendini gerçekleştirmesini ve kendi olmasını engeller. Bu taktirde kendini gerçekleştiremeyen, yani içindeki gizil güçleri eyleme dönüştüremeyen insan Tanrısal özüne, kendine, yabancılaşır. Böylece o insan artık kendisi olmaktan çıkar, içinde bulunduğu toplumun bir ürünü olur.

      Bu tür ihtiyaçların farkına varan günümüzün maddeci dünyasında ise kişisel ve manevi gelişim araçları adı altında sektörel olarak ruhsallık pazarlamaktadır. Kendinin farkına zaten varamayan insan bu sefer de paçasını bu tür eğitimlerin, öğretmenlerin bol paralar akıttığı tuzağına kaptırır. Sonuç yine kendinden uzaklaşmışlık, yine yabancılaşma ve yine mutsuzluktur. Sormayı, sorgulamayı, akletmeyi, kendini görmeyi öğrenemeyen insan başkaları tarafından açılmış bu yolda bir yaprak gibi sürüklenmeye devam edecektir.

      Öyleyse bireyin kendini gerçekleştirip kendi olacağı bir toplumsal yapının nasıl olması gerekir diye sormak ve çözüm aramak gerekmektedir. Kendimce değerlendirdiklerimi şöyle özetlemek isterim:

  1. Her şeyden önce değerleri ve ruhsallığı merkez ve hareket noktası kabul eden demokratik, laik, çok kültürlü bir yapı geliştirilmelidir.
  2. İnsanların dini, milli, kutsal değerleri üzerinden iş görmekten ve bunlara prim Hvermekten vazgeçilmelidir.
  3. Samimiyetle yapılatüellerin/ibadetlerin yerini alması gerektiği; çünkü gerçek ibadetin bu olduğu anlatılmalı ve böylelikle kişilerin ve toplumların içlerindeki vicdanın geliştirilip yükseltilmesi sağlanmalıdır.
  4. Sınıfsız ve ayrıcalıksız bir toplum geliştirilmelidir. Benim olsun, bende olsun ben sana vereyim anlayışının ve ayrıcalığının değişmesi gerekmektedir.
  5. Tek kişi ya da sınıflara göre ayrılmış toplumlardan, liyakatin, adaletin, emeğin gözetilmediği kurumlardan gelişme beklenemez. Sadece bir tek kişiye verilecek  hizmete göre kişilere yer edindirilmemelidir.
  6. İnsandaki her türlü mutsuzluk ve hastalığa sebep olan sahip olma ve hırs duygusu yerine, emanete saygıyla yaşama düşüncesinin yerleştirilmesi gereklidir. Bu emanetin içinde insanın kendi bedeni ve ruhu dahil, doğada yaratılmış  her türlü varlık sayılabilir.
  7. Bu  bağlamda elinin altındaki, makamı, parayı, insanı hem emek hem fizik olarak kısaca hem maddi hem manevi anlamda kötüye kullanmayı sonra da kendince dini ya da manevi açıklamalarla kendine hak görmeyi bırakmalı ve böylesi bir düşünceye itibar etmemeyi öğrenmeli ve öğretmelidir.
  8. Marx’ın dediği gibi “sınıflı bir toplumda insan öncelikle emeğine sonra da kendine yabancılaşır.” Ezilen, dışlanan insanın kendisi olma şansı asla yoktur. Öte yandan ezen insanın da kendisi olma şansı yoktur. İnsana, kendi varoluşuna, yaptığı işe saygı duymayı ve saygı durulması gerektiği öğretilmelidir. Bunu öğretenlerin bile kendi ayrıcalıklığının olmadığı bilinmelidir.
  9. Zekat, sadaka gibi kurumların yeniden değerlendirilip ayrıcalık yaratmak yerine daha adil oluşumlar sağlamasına yönelik çalışılmalıdır. Maddi ya da manevi vermenin bir üstünlük ya da ego davranışı haline gelmesi zihniyet ve eylem olarak durdurulmalıdır.
  10. Erdeme ulaşmanın yolu başkaları için harcamak değildir; yeterli de değildir. Her türlü haksız davranışı yapıp bazı mekanlara, bazı kutsal kişi ya da kitaplara başvurularak, bu anlamda başkalarına vererek bunların tamamen silineceği düşüncesi ortadan kaldırılmalıdır. Ancak ve ancak başkasını kendisi gibi görmek ve samimiyetten geçer bir olmanın ve arınmanın yolu.
  11. Çocukluktan itibaren sanatın her türüne yoğunluk verilmeli, insanın kendini ifade edebilme araçları geliştirilmelidir. Kendini ifade edemeyen insan hastalanacaktır. Belki ressam olabilseydi Hitler, halkını felakete sürükleyen böylesi bir lider olmazdı.
  12. Son olarak her ne yaparsa yapsın kişi başka insan ya da kurumlar için değil, kendi gelişimi için yaptığının bilincinde olmalıdır. Bu bilinç tek taraflı değildir. İnsanın bu bilincinin sömürüye açık hale gelmemesi için kurumsal/toplumsal bilincin de geliştirilmesi gerekir.

 

        Hangi dil veya kültürde gelmiş olursa olsun bütün öğreti ve dinlere bakıldığında bu sıraladıklarımdan farklısına rastlanmayacaktır.

       Teknoloji en üst düzeyde geliştirilip kullanılabilir. Laboratuvarlarda bilim üretilebilir. Varolanı, insanı, doğayı tüketmeye, zarar vermeye, bilinci köreltmeye yönelik olan, sevginin yer almadığı hiçbir üretim, gelişme ve fayda kapsamında değerlendirilemez.

        İnsan ruh, beden ve zihin olarak  bir bütündür ve varlık olarak kutsaldır. Zira Chardin’in ifadesiyle “bizler ruhsal deneyimler yaşayan insani varlıklar değiliz; bizler, insani deneyimleri olan ruhsal varlıklarız”. Bunun bilincine sahip olmak ve  kendimiz olarak var olmak önceliklidir. Öyle olunca bütünlenmiş olan insandan gelişmiş toplumlara ancak  yol açılacaktır.

 

Çiğdem Timur bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Gelişmiş toplum için, önce gelişmiş insan! Değerlendirme ve önerilerinize fikren ve kalben katılıyorum. Bunların gerçekleşmesi bir ütopya gibi görünse de değil aslında. En azından hepimizin önce kendimizi bilmesi ve başkalarını da " kendini bilir" olmaya heveslendirmesi bile bütünün daha iyi olması için çok büyük bir başarı ve takdir edilesi bir çabadır. Tıpkı sizin bu yazınızla yaptığınız gibi. Kaleminize sağlık! Selam, sevgi ve saygılarımla...

Çiğdem Timur 
 02.10.2016 19:05
Cevap :
çiğdem hanım çok teşekkür ederim. Selam ve sevgielerimle  02.04.2018 22:01
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 9
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 126
Kayıt tarihi
: 07.01.14
 
 

Hacettepe Ü. İİBF Yüksek Lisans Ankara Ü. Din Psikolojisi Doktora Araştırmacı- Yazar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster