Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Kasım '09

 
Kategori
Günübirlik Turlar
Okunma Sayısı
1685
 

Büyükada masalı

Büyükada masalı
 

Aya Yorgi Kilesisi.. Bir dilek tut olsun:)


Senelerdir Istanbul’da yaşarım Büyükada’ya gitme fırsatını yakalayamamıştım. Dün bir anda karar verdik atladık tekneye Bostancı’dan Büyükada yolunu tutuverdik. Martılarla birlikte yaklaşık yarım saat bir yolculuk, denizin iyot kokusu, hafif rüzgar, güzel bir hava bu bayram sabahını hareketlendirmek için harika bir başlangıç oldu doğrusu.

Adaya ilk adım attığımda sanki başka bir ülkeye gelmiş gibi hissettim kendimi. Hemen sessizliği ve huzuru farkediyorsunuz. Kasım ayı olmasından olsa gerek çok kalabalık değildi ama yine de bu güzel bayram gününü değerlendirmek isteyen yerli ve şaşırtıcı sayıda yabancı ziyaretçisi ile adanın hareketli bir günü olacağa benziyordu. Önce ne yapacağımıza karar vermek için saatin olduğu meydana doğru yürüdük. Bisiklet kiralayan esnafa ne yaparız diye sorsak da, aklımızda Aya Yorgi Kilisesi’ni ziyaret vardı.

Çok geç olmadan anladık ki kiliseye bulunduğumuz yerden yaklaşık bir saat yürüme mesafesindeyiz. Dükkanların kendine has tarzı hoşuma gitti doğrusu. Faytona binip kilisenin olduğu yere doğru hızlı gitmek te bir alternatifti ama yürümeyi tercih ettik. Adanın kendine has sokaklarını ve büyüleyici evlerini içimize sindire sindire seyrederek yürümek harika oldu. Yol boyunca eski ve yeni köşkler, bahçeler ve mükemmel deniz manzaraları ile kendimi Istanbul’un o yorucu hayatından sonra bir masalın içine girmiş gibi hissettim.

Anlaşılan adanın bu otantik havası çok uzun yıllar hatta asırlar boyu insanları hep etkisine almış. Bizans zamanında prens adaları denmiş bu adalara. Prenslerin sürgüne geldikleri yerlermiş adalar. Bir an prenslerden biri olmak istedim. Sürgün için daha iyi yer olmazdı herhalde. Osmanlı döneminde de devam etmiş bu alışkanlık veliaht şehzade prensler için ama öte yandan da gerek zengin azınlık nüfus, gerekse de paşalar ve beyler içinde güzel yazlık mekanlar olmuş ada köşkleri ve sahilleri. İnsan gerçekten farklı bir dünyaya gelmiş gibi hissediyor. Kimbilir belki bir gün biz de buralardan bir ev sahibi oluruz diye de düşünmekten alamadım kendimi. Aya Yorgi tepesine doğru yürüdükçe adanın yüksek tepelerindeki manzarası ile büyülendik. Yeşil ve mavinin baş döndürücü güzelliği fazla kilolarımı bile unutturarak beni tam bir saat hiç durmadan yürüttü. Yorulmadığımı söyleyemem ama yürüdükçe açıldım galiba.

Tepeye ulaştığımızda faytonların da son durağının burası olduğunu anladık. Bu noktadan kiliseye ayrıca yürüyerek tırmanmak gerekiyordu. Bunu duymak tabii önce bir hayli zor geldi ama buraya kadar gelipte Aya Yorgi’ye çıkmamak delikanlılığa sıymayacaktı elbet. Neyse biraz nefes alalım diye Sedef Adası manzaralı kafeye oturduk. Hem soluk aldık hem de nefis manzaranın tadını çıkardık. Burası gerçekten insanı şaşırtıyor. Dünyanın her yanından her dilden her dinden insana rastlamak mümkün burada. Bir yanınızda başı kapalı gözleri sürmeli Arap kadınları, diğer tarafta Fransızca İngilizce konuşan Avrupalı turistler. Ülkemizi bizden iyi biliyorlar. Kalkıp nokta atışı gelip gidiyorlar. Bu durum hem etkileyici hem de düşündürücü. Bu cennet mekanları neden değerlendiremiyoruz neden buralara hakkettiği değer ve ilgiyi gösteremiyoruz anlaşılır gibi değil. Değişik bir yaşam anlayışımız var. Bunu sorgulamadan edemiyor insan.

Kilise Adanın en yüksek tepesinde. Rakım nedir bilemiyorum ama denizden oldukça yukarda olduğu kesin. Bir gayret tırmanmaya başladık. Dik bir yokuş ve küçük arnavut kaldırımı taşları üzerinde bendeniz yavaş ve emin adımlarla yavaşta olsa yaklaşık kırk dakikada tırmandım bu harika tepeye. Manzarayı anlatmak tabii ki imkansız, görmek lazım. Bütün adalar ve uzakta Istanbul ve Marmara denizi mükemmel bir uyum içerisinde dans ediyor. Rüzgar yanaklarınızda, güneş yüzünüzü yakıyor tek kelime ile muhteşem bir duygu bu. İyiki çıkmışım buraya dedim. Kiliseye konsantrasyonum manzaradan sonra oldu. Yada başka bir deyimle kendimi bu özel ziyarete hazırlamam biraz zaman aldı.

Aya Yorgi kilisesi bir Rum Ortodoks manastırı. Adını M.S. III. Yüzyılda putperestler tarafından katledilen Roma ordusunda bir subay olan Kapadokyalı Aziz Yorgi’den almış. Kilisenin kuruluş yılı ise M.S.963. Kilisenin önemi sahip olduğu ikonlardan geliyor ve bu ikonların en önemlisi İmparatoriçe Irini tarafından Kiliseye hediye edilen Mucizevi Aya Yorgi İkonası. 13. Yüzyılda korsanların baskınlarından korunması amacı ile ikonalar ve kiliseye ait değerli eşyalar dönemin keşişleri tarafından toprağa gömülmüş. Ve gerçeğe dönüşmüş bir masal gibi bu değerli hazineler 17. Yüzyıla kadar toprağın altında mucizevi şekilde bulunana kadar korunmuş. Bir çobanın rüyasına giren Aya Yorgi, ona adanın tepesine çıkmasını ve çıngırak seslerinin geldiği yeri kazmasını söylemiş. Gerçekten çoban aynı yerde ikonayı bulmuş ve kilise bu yerde tekrar inşa edilmiş. O günden sonra adayı ziyaret eden ziyaretçiler kiliseye çıngırak hediye ederek dilekte bulunmuşlar ve bu dileklerin gerçek olduğuna inanmışlar. Bu inanç günümüzde de hala tüm gücü ile devam ediyor.

Biz de dileklerimizi özenle bir kağıda yazdık. Dilek kutusuna attık. Kilisenin içindeki derin huzur karşısında etkilenmediğimi söylemek haksızlık olur. İkonaların her birinde ayrı bir hikaye resmedilmiş gibi geldi bana. Özellikle bir tanesi oldukça ilgimi çekti. Güneş sembolünün içerisine çizilmiş kanatlı kuşa olan ibadet tüm dinlerin kökeninin çok ama çok eskilere dayandığının bir göstergesimiydi acaba. Bu sembol neredeyse efsanevi Mu uygarlığına kadar gidiyor. İşte insan bir yerlerde hiç ummadığı anlarda eksik kalan pazılları tamamlıyor anlaşılan. İçimdeki sonsuzluk duygusu ile kilise içinde duvarlara monte edilmiş sıralara oturup bu duyguyu uzatmak için elimden geleni yaptım. Son zamanlarda yaşadığım en güzel tecrübelerden birisiydi. Herşey güzel olsun umutları ile yaktığım muma bakarak kiliseden ayrıldık.

Tepeden aşağı inmek daha eğlenci oldu tabi ki. Yokuş aşağı inerken insan ister istemez çocuklar gibi oluyor. Çok eğlenceliydi. Hem manzara güzel hemde ters yönde yukarı çıkan insanları seyretmek haince bir keyif veriyor insana.. J

Kilise yokuşundan tepeye ulaştığımızda bu sefer faytona bindik aşağı inmek için. Adanın merkezine gelmek 20 dakikamızı aldı. Gerçekten çok büyük bir zevk faytona yolculuk. Geçmiş dönemlerde hayatın normal bir parçası olduğunu düşünmekten alıkoyamıyor kendini insan. Atlar, faytonlar arabasız bir dünya farklıymış gerçekten. Hele adanın insanı baştan çıkaran sokaklarında faytona binmek gerçekten yaşanması gereken özel keyiflerden birisi. Meydana indiğimizde kurt gibi acıkmıştık tabi normal olarak. Dönerdi yoğurttu derken uzun zamandır diyet yapan bendeniz için nefis bir kaçamak oldu bu yemek doğrusu. Tavsiye ederim meydandaki dönercinin döneri harika..

Ardından ilk tekneye atlayıp adadan uzaklaştık. Bostancı’ya ayağımızı basıp taa ki dünyaya geri döndüğümüzü anladığımızda bu büyülü masaldan yeni uyanmıştık.. Alışmak zor oldu hala etkisi altındayım..

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Şehir hayatının karmaşasından ve stresinden bir gün olsun uzaklaşıp, nefes almak için bence en ideal yer Adalar. Çok farklı bir dokusu var. Yaşamak gerek. Güzel bir anlatım olmuş, elinize sağlık. Özellikle ilkbaharda Aya Yorgi'ye mutlaka çıkmanızı tavsiye ederim. Yanındaki lokantaya da uğramadan geçmeyin derim. İyi bayramlar dileğiyle...

yakamoz05 
 29.11.2009 17:35
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 28
Toplam yorum
: 66
Toplam mesaj
: 18
Ort. okunma sayısı
: 960
Kayıt tarihi
: 07.01.07
 
 

Hayatı her sorguladığımda karşıma çıkan sonuçlara analitik yaklaşımlar sergilemeye devam ediyorum el..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster