Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Şubat '18

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
588
 

Büyükler İçin Öyküler 'Fok Derisi, Ruh Derisi'

Büyükler İçin Öyküler 'Fok Derisi, Ruh Derisi'
 

 
''Eğer tek bir öykü kaynağı ve o öykünün de bir yaratıcı gücü varsa, işte o bu uzun insan zinciridir.''   Clarissa P. Estes

Bir öyküye girmenin yolu, onu içten dinlemektir. Anlatılan öykü, işitme sinirine değer. Bu sinir, kafatasının tabanından geçerek soğancığın hemen altında beyin sapına girer. İşitsel uyarılar orada, kişinin dinleme tarzına bağlı olarak bilince ya da başka bir deyişle ruha çıkana kadar bekletilir. Eski anatomistler, işitme sinirinin beynin derinlerinde üç ya da daha fazla yola ayrıldığından söz ederlerdi. Bu yüzden kulağın üç farklı düzeyde işitecek bir yapıda olduğunu tahmin ediyorlardı. Bir yolun yeryüzündeki dünyevi konuşmaları işittiği söylenirdi. İkinci bir yol, öğrenmeyi ve sanatı anlıyordu. Üçüncü yol ise ruhun kendisi burada yani yeryüzündeyken, yüce rehberliği işitebilsin ve bilgi alabilsin diye vardı.

Öyleyse şimdi, ruhun işitme gücü ile dinleyelim; çünkü öykünün muradı budur;

FOK DERİSİ, RUH DERİSİ
''Bir zamanlar var olmuş, artık sonsuza kadar yok olan ve çok yakında geri gelecek olan bir zamanda, günler beyaz gökyüzünün, beyaz karların altında geçermiş... ve uzaklarda görünen ufak lekelerin hepsi insan, köpek ya da ayı imiş.

Buralarda isteseniz de bir şey yetişmezmiş. Rüzgarlar o kadar sert esermiş ki, insanlar parkalarını ve mamlek'lerini-çizme- artık bile bile yanlamasına giymeye başlamışlar. Burada sözcükler açık havada donar ve söylenenlerin anlaşılabilmesi için konuşanın sarf ettiği cümlelerin dudaklarından çözülüp ateşte eritilmesi gerekirmiş. Buralarda insanlar, yaşlı Annuluk'un, yaşlı büyükannenin, bizzat Yeryüzü olan yaşlı büyücünün beyaz ve gür saçlarında yaşarlarmış. İşte bu topraklarda bir zamanlar bir adam yaşarmış. O kadar yalnız bir adammış ki, gözyaşları yıllarca yanaklarında derin yarıklar oymuş.
 
Gülümsemeye ve mutlu olmaya çalışırmış. Avlanırmış. Tuzaklar kurar ve rahat uyurmuş. Ama bir insanla arkadaşlık yapmak istiyormuş. Kimi zaman kayığıyla gezerken bir fok yanına yanaştığında, fokların bir zamanlar insan olduğuna dair eski öyküleri anımsarmış. O günlerin tek hatırlatıcısı ise fokların o akıllı, vahşi ve sevecen bakışlarına ev sahipliği yapmasını bilen gözleriymiş. Adam bu anlarda kimi zaman öyle bir yalnızlık acısı duyarmış ki, gözyaşları yüzündeki yıpranmış yarıklardan aşağı süzülürmüş.

Bir gece karanlık iyice bastırana kadar avlanmış ama birşey bulamamış. Ay, gökyüzünde yükselirken ve denizde yüzen buz kütleleri parıldarken, denizin ortasında büyük, benekli bir kayaya rastlamış ve keskin gözleri sayesinde, bu yaşlı kayanın üstündeki belli belirsiz ama çok zarif hareketleri seçebilmiş.
 
Yaklaşmak için yavaşça ve sessizce kürek çekmiş, orada kocaman kayanın üstünde küçük bir grup kadın, annelerinin karınlarına ilk düştükleri andaki gibi çıplak bir halde dans ediyormuş. Kadınlar ay sütünden yapılmış varlıklara benziyorlarmış, derileri ilkbaharda somonların üstündeki küçük gümüş benekler gibi parıldıyormuş, ayaklarıyla elleri uzun ve zarifmiş.

O kadar güzellermiş ki adam botunda afallamış bir halde kalakalmış, kadınların gülüşlerini işitebiliyormuş ve su hafif hafif sallanarak onu kayaya giderek yaklaştırıyormuş. Adamın şaşkınlıktan kafası karışmış. Göğsünün üzerinde ıslak bir post gibi ağırlık yapan yalnızlık bir biçimde çekip gitmiş ve neredeyse hiç düşünmeden kayanın üstüne atlayıp orada duran fok derilerinden birini çalmış, bir çıkıntının arkasına saklanmış ve fok derisini parkasının içine sokmuş.

Derken kadınlardan biri o zamana kadar duyduğu en güzel sesle bağırmış; şafağa seslenen balinalar gibi... ya da belki de pınarda yuvarlanan yeni doğmuş kurtlar gibi... Ve fok derilerini giymeye başlayan fok kadınlar neşeli çığlıklar atarak birer birer denizin içine kaymaya başlamışlar. Biri dışında.. En uzunları bir aşağı bir yukarı bakıyor, fok derisini arıyor ama bulamıyormuş. Adam kadına seslenmiş; ''karım ol'', ''ben yalnız bir adamım.'' Kadın, ''ben, eş olamam'' demiş. ''Çünkü ben ötekilerdenim, temegvanek'te-aşağıda- yaşayanlardanım.'' Adam ısrar etmiş. ''Yedi yaz içinde fok derini sana geri vereceğim, o zaman sen de ister gider, istersen kalabilirsin.'' Fok kadın, adamın yüzüne uzun uzun öyle gözlerle bakmış ki, istemeye istemeye şöyle demiş; ''seninle geleceğim. Yedi yaz sonra karar verilecek.''
 
Derken zamanla bir çocukları olmuş. Adını Ooruk koymuşlar. Çocuk çevik ve besiliymiş. Kışları annesi, Ooruk'a denizin altında yaşayan yaratıklara dair masallar anlatırken, babası da uzun çakısıyla beyaz taşın üstünde bir ayı ya da kurdun derisini yüzermiş. Annesi, Ooruk'u kucağında yatağına taşırken ona baca deliğinden bulutları ve onların binbir şekle girişini gösterirmiş. Ne var ki kuzgunun, kurdun ve ayının şekillerini değil, morsun, balinanın, fokun ve somonun öykülerini anlatıyormuş ona.. çünkü o, bu yaratıkları tanıyormuş.

Ama zaman geçtikçe vücudu kurumaya başlamış. Önce pullanmış, sonra çatlamış. Gözkapaklarının derisi soyulmaya, kafasındaki saçlar dökülmeye başlamış. Naluag-en soluk beyaz- haline gelmiş. Tombulluğu azalmaya başlamış. Uzuvlarını gizlemeye çalışıyormuş. Her gün hiç istemese de gözleri daha da donuklaşıyormuş. Görme duyusunu da giderek yitirdiğinden yolunu ancak el yordamıyla bulabiliyormuş.

Bir gece küçük Ooruk bağırtılarla uyanmış ve içinde uyuduğu deriye sarınmış bir halde dikilip oturmuş. Bir ayı gibi kükreyen babasının annesini azarladığını duyuyormuş. Taşın üstünde yuvarlanan bir gümüş gibi ağlayan annesini duyuyormuş.  ''Yedi uzun yıl önce fok derimi sakladın ve şimdi sekizinci kış geliyor. Bana ait olan şeyi geri vermeni istiyorum" diye ağlıyormuş fok kadın. Koca, ''sana onu verseydim, beni terk ederdin'' diye gürlüyormuş.
 
''Ne yapardım bilmiyorum, tek bildiğim ait olduğum şeye sahip olmam gerektiği..''
 
''Ve beni karısız bırakırdın, oğlanı da annesiz. Sen kötüsün.'' Kocası bunu der demez posttan yapılmış kapıyı yararak çıkmış ve gecenin içinde gözden kaybolmuş.

Oğlan, annesini çok seviyormuş. Onu kaybetmekten korkmuş ve bu yüzden uyuyana kadar kendi kendine ağlamış.. Onu sadece rüzgar uyandırabilmiş. Tuhaf bir rüzgar... Ona şöyle seslenir gibiymiş: ''Ooruk, Ooruuuuk.''

Yataktan o kadar hızlı çıkmış ki, parkasını ters giymiş, mukluklarını da ancak yarı yolda çekmiş. Bol yıldızlı geceye dalarken, tekrar tekrar adının çağrıldığını duyuyormuş.  Uçuruma doğru koşmuş, yukardan suya doğru bakmış. Orada, uzaklardaki rüzgarlı denizde, çok büyük, düzensiz, kıllarla kaplı gümüş bir fok seçiliyormuş. Kafası kocamanmış, bıyıkları göğsüne iniyormuş ve gözleri koyu sarıymış. Uçurumdan zorlukla inmiş. Dipte, kayadaki bir yarıktan ileri doğru fırlayan bir taş yığını nedeniyle tökezlemiş. Saçları buzdan binlerce dizgin gibi yüzünü kamçılıyormuş. Taş yığınını dağıtmış, altındaki şeyi iyice silkelemiş, bu annesinin fok derisiymiş. Annesini artık istediği zaman koklayabilirmiş. Fok derisini yüzüne sarıp kokusunu içeri çekerken ruhu içinde yeni çıkmış bir yaz rüzgarı gibi çırpınıyormuş.
 
Çocuk uçurumu tırmanmış, arkasında uçuşan fok derisiyle eve doğru koşmuş, nefes nefese içeri girmiş ve yere düşmüş. Annesi onu ve deriyi yerden kaldırmış ve her ikisi de güvende olduğu için şükranla gözlerini yummuş. Annesi fok derisini üstüne geçirmiş, yarı tökeleyerek gürleyen denize doğru koşmuş.
 
'Ahh, anne hayır. Beni bırakma.'' diye ağlıyormuş çocuk. Fok kadın gözlerinde müthiş sevgi dolu bir bakışla ona dönmüş. Oğlanın yüzünü ellerinin arasına almış ve tatlı nefesini onun akciğerlerine üflemiş; bir kez, iki, kez, üç kez.. Sonra onu kollarının arasına alarak denize dalmış, aşağılara, en derinlere.. Fok kadın ve çocuğu suyun altında kolaylıkla nefes alabiliyorlarmış.

Fokların su altındaki koylarına girene kadar suyun derinliklerinde var güçleriyle yürümüşler. Orada her türden yaratık yemek yiyip, şarkı söylüyor, dans ediyor ve konuşuyormuş. Gece denizden Ooruk'a seslenmiş olan büyük gümüş fok çocuğu kucaklamış ve ona torunum diye seslenmiş.
 
''Yukarda nasıl yaşıyorsun'' diye sormuş büyük gümüş fok. Fok kadın uzaklara bakmış ve ''bir insanı incittim. ama ona geri dönemem, çünkü dönersem bir mahkum haline gelirim.'' ''Ya çocuk'' diye sormuş yaşlı fok. ''O, geri dönmeli baba. Henüz zamanı gelmedi. Burada kalamaz."  Ve ağlamışlar.
 
Böylece günler ve geceler geçmiş. Yedi gün ve yedi gece.. Bu sırada fok kadının saçlarındaki ve gözlerindeki parıltı geri gelmiş. Teni güzel, koyu bir renge kavuşmuş, görmesi düzelmiş, vücudu tombulluğunu yeniden kazanmış ve doğru dürüst yüzmeye başlamış. Ancak oğlanın yeryüzüne geri dönme zamanı gelmiş. O gece yaşlı büyükbaba fok ve anne çocuğu aralarına alarak birlikte yüzmüşler. Üst dünyaya doğru yüzmüşler. Orada Ooruk'u ay ışığında yavaşça kayalık kıyıya bırakmışlar.
 
Annesi onu yüreklendirmiş; ''her zaman senin yanındayım. Benim dokunduklarıma dokun, çıralarıma, ulu'ma-çakıma-fok ve su samurlarını gösteren taş oymalarıma dokun yeter; şarkılarını söylemen için akciğerlerine bir rüzgar üfleyeceğim.'' Yaşlı gümüş fok ve kızı denize açılmış ve gözden kaybolmuşlar. Ve Ooruk zamanı gelmediği için orada kalmış.
 
Aradan zaman geçmiş, çocuk büyümüş ve çok iyi bir davulcu, şarkıcı ve öykücü olmuş. Ve söylenenlere bakılırsa bütün bunların olmasının nedeni, çocukken büyük fok ruhları tarafından denize taşınmasına rağmen hayatta kalmasıymış. Bugün bile sabahın gri sisi içinde bazen kayığı kıyıya bağlanmış halde hala görülebilirmiş; denizde belli bir kayanın üstüne diz çökmüş ve sık sık kıyıya yaklaşan belli bir dişi fokla konuşurken görülürmüş. Birçokları bu foku avlamaya çalıştıysa da her seferinde başarısız olmuşlar. O, Tangigcag-akıllı olan, kutsal olan- diye bilinir ve her ne kadar bir fok olsa da gözlerinin insan bakışlarını; o bilge, vahşi, seven bakışları temsil ettiği söylenirmiş.''

YORUM:
'Fok, vahşi ruhla ilgili tüm simgelerin en güzellerinden biridir. Ruhun bir temsili olarak fok simgesi, tine özen gösteren, çevresine bir tür saflık yayan, uysal ama tehdit edildiğinde çok hızlı bir şekilde tepki gösterebilir/geri çekilebilir ya da karşılık verebilir yanıyla ruha benzer. Ruh tini doğurana, ona şefkat gösterip bakana, onu güçle doldurana kadar insanların gerçek anlamda canlı sayılamayacağı söylenir.
 
'Fok derisi, Ruh derisi' öyküsünün arketipsel özü son derece değerlidir. Yolumuzu bulmamız için açık ve net talimatlar sunar. Evin yolunu, kendine dönüş yolunu gösterir.
 
Bireyselleşme sürecinde hemen herkesin başına bir hırsızlık olayı gelmiştir. Bazı kimseler bunu hayattaki büyük fırsatlarının çalınması olarak nitelerler. Bazıları sevgi hırsızlığı ya da tinin gasp edilmesi, benlik duygusunun zayıflaması olarak tanımlarlar. Kimileri de kendileri için hayati önemi olan bir şeyin (sanat, sevgi, düş, umut, inanç, gelişim, onur, mücadele) saptırılması, kesintiye uğratılması, engellenmesi ya da koparılması olarak tanımlar. Çoğu zaman bu büyük hırsızlık, kişiye kör tarafından yanaşır; safdillikten, başkalarının amaçlarıyla ilgili içgörünün zayıf olmasından, gelecekte neler olabileceğini öngörmedeki deneyimsizliğinden, çevredeki bütün ipuçlarına dikkat etmemekten ve tabii ki, kaderin her zaman ağlarını örmesinden-neden-sonuç ilişkisi-..

Bu şekilde soyguna uğrayan kişiler kötü değildir. Hatalı değildir. Aptal değildir. Ama önemli ölçüde deneyimsizdir ya da bir tür psişik uyuklama halindedir. Herkesin başına gelebilir. Hırsızlığa uğramanın gizemli bir arketipsel erginlenme fırsatı yarattığı ise ortadadır.

Hazineyi geri alma ve kendini yeniden yapılandırma süreci, psişede dört hayati yapı geliştirir; bilinçli bir şekilde eski halimize geri dönmeye çalışma kararımızı güçlendirir. Zaman içinde bizim için en önemli şeyin ne olduğuna açıklık getirir. Kendimizi psişik olarak ve başka açılardan özgürleştirme planına sahip olma ve bilgeliğimizi yaşama ihtiyacı/isteği ile doldurur bizi. En önemlisi, psişenin ruhsal dünyayı ve insanların dünyasını katedebilen o vahşi ve bilge tarafını, yani iç doğamızı geliştirir/güçlendirir.

Diğer taraftan hırsızlığa mazur kalmayı tekrar tekrar yinelemek, sağlıklı, vahşi bir ruhun şartlarını/doğasını keşfetmek yerine, tamamlanmamış bir erginlemenin kurbanı olmak da olasıdır. Eve döngüsel geri dönüşü tamamlamak için atılacak tüm adımları bilirsek berbat edilmiş bir erginlenme bile çözülebilir, yeniden kurulabilir, uygun bir şekilde tamamlanabilir.

Bilgeliğin gelişim süreci acı çekmekle başlar. Önce bir farkında olmama, sonra şu ya da bu şekilde aldatılma gelir. Bunu gücü ve daha da fazlasını, derinlikleri yeniden ele geçirmenin yollarının bulunması izler. Bilinci sınayan ve derin bir erginlenme ile sona eren yazgının eline düşme teması, masalların/öykülerin ebedi tema'sıdır. Eğer tutsak düşersek, yolu nasıl bulacağımızı işaret eden yoğun dersler içerir.

Bu öykü, dişi psişenin yapısıyla ilgili bir içgörü oluşturmaktadır. Fok kız, kadınların psişelerindeki vahşi doğa gibi, hem vahşi (sıradışı) yan hem de insanlar arasında yaşayabilen (sıradan) yanı ile mistik bir bileşimdir. Öyküdeki post, bir oluş, bir hissediş halinin temsilcisi olan bir nesneden (birleştirici, ruhani, vahşi doğası ile ilgili bir nesneden) başka bir şey değildir.

Çok uzun süre ruh evinden uzak kalmak kaçınılmaz ve doğal olarak yorucudur. Benlik ve ruh duygusunu canlandırmak, derinleri gören ve okyanussal bilgisini yeniden canlandırmak için derisini aramaya çıkan fok kadın, gidiş ve dönüşlerden meydana gelen bir döngüde içgüdüsel doğasının yankısı ile hareket etmektedir. Bütünüyle derimizin içinde olduğumuz duygusunu, az önce sözü edilen sebeplerden olduğu kadar, uzun süreli baskılar nedeniyle de tekrar tekrar kaybederiz. Çok uzun süre soluk almadan çalışıp duranlar da risk altındadırlar. Gerçekten ne yapmakta olduğumuza ve bunun bize neye mal olduğuna dikkat edemediğimiz zaman ruh derisi yok olur!

Egomuza çok kapılırsak, fazlasıyla müşkülpesent, mükemmelliyetçi olursak, gereksiz yere kurban edilirsek ya da kör bir tutkuyla sürüklenir veya- kendimiz, ailemiz, toplum, kültür, dünya konusunda- doyumsuz birine dönüşürsek ve bu konuda hiçbir şey yapmazsak, başkaları için hiç bitmeyen bir kaynakmış gibi davranırsak, kendimize yardım etmek için yapabileceğimiz her şeyi yapmazsak ruh derisini kaybederiz.

Çok önemli olan bu ruh derisini elde tutmanın tek yolu, değeri ve kullanım biçimleri konusunda sahip olduğumuz eski ve kusursuz bir saflığa sahip bilinci yeniden kazanmaktır! Ama hiç kimse keskin bilinç halini sürekli devam ettiremeyeceğinden, ruh derisini günün her saatinde mutlak olarak koruyamaz. Ama onun çalınması olasılığını en aza indirebiliriz. Koşulları gözden geçirip psişik yaşam alanlarımızı oluşturabiliriz. Bu öykü ağır gasp hali diyebileceğimiz bir şeyin örneğidir. Eğer döngülerimize, evi terk etme ve ona geri dönme çağrısına dikkat edersek bu büyük hırsızlıkla gelecekte bilinçli bir şekilde başedebiliriz.

Fok derisinin gasp edilmesi, kaynakların ve zamanın çalınmasıdır. Ruh derisi doğru olmayan ilişkiler yüzünden de çalınabilir. Bazı ilişkiler zehirlidir. Bu ilişkilerle başa çıkmak irade/kuvvet ister. Kişinin öz benliğe çağıran sesi duyulabilirse ancak bu yapılabilir. Deri, yıkıcı ve yanlış bir sevgi yoluyla yitirilebileceği gibi doğru ve derin bir ilişki yüzünden de yitirilebilir. Ruh derilerinin çalınmasına neden olan şey, tek başına bir kişinin ya da şeyin yanlışlığı veya doğruluğu değil, bu şeylerin bize olan bedelidir de! Bunlar hayat alışverişinin önemli birer parçasıdırlar. Ama derinin kaybolmasına ve kişinin en keskin içgüdülerinin solup donuklaşmasına neden olan şey, aslında hesaptan fazla para çekilmesidir. Daha fazla enerji, bilgi, fikir, heyecan yatırımının ise olmamasıdır.

Öyküde genç kadın postunu yitirdiği sırada güzel bir uğraş içindedir. Özgürlüğünü yaşamakta, dans etmekte ama dikkat etmemektedir! İşte o zaman psişenin daha düzenbaz yüzü aşağı iner ve artık neyin bize ait olduğunu, bizim neye ait olduğumuzu bilmediğimiz bir duruma düşeriz. O zaman ruh hissimiz esrarengiz bir şekilde kaybolur, dahası kendine saklanacak bir yer bulur. Böylece kısmen sersemlemiş bir halde gezinir dururuz. Sersemlemiş bir haldeyken seçim yapmak iyi değildir ama biz yaparız.
 
Kötü seçimlerin çeşitli şekillerde olduğunu biliyoruz. Bir kadın çok erken evlenir, bir başkası çok küçükken gebe kalır, bir başkası 'birşeye sahip olmak için' sanatından vazgeçer. Öbürü birtakım yanılsamalarla baştan çıkarılmıştır. Diğeri vaatlerle,, bir başkası çok fazla iyi olmak ama ruhsal olmamakla, ya da bir başkası çok fazla havalarda olup ayaklarının yere basmamasıyla... Ruh derisini yitirmenin yüzlerce yolu vardır. Aslında mesele yanlış seçimlerden ziyade, çok fazla ruh evinden uzakta kalıp kurumak tehlikesidir.

Hayvan derisi simgesini araştırırsak, kendimiz dahil tüm hayvanlarda tüylerin diken diken olmasının şeylerin hem görülmesine hem de hissedilmesine karşı bir tepki olduğunu görürüz. Posttaki kılların dikleşmesi, ürperti doğurur, kuşkuyu, dikkati ve diğer koruyucu özellikleri çağırır. Şamanın bir sürü kürk ve tüylü deri giymesinin nedeni de budur. Böylece şaman daha iyi görebileceği yüzlerce göze sahip olur. Fok derisi, sahip olduğu görü yeteneği sayesinde bir erken uyarı sistemi sağladığı için de ruhun bir simgesidir.

Yaşam alanının yitirilmesinin özgür bir yaratığın başına gelebilecek en feci olay olduğunu biliyoruz. Diğer canlıların yaşam alanlarının kentlerle, otoyollarla, gürültü ve diğer uyumsuzluklarla yok edildiğini görüyoruz. Oysa ruh, benlik, psişe için kendi doğal barınağı korunma, barınma ve yaşama açısından çok önemlidir.

Postunu yitirmek, korunma araçlarını, sıcaklığını, erken uyarı sistemini, içgüdüsel bakışını yitirmektir. Psikolojik olarak postsuz olmak, bir insanın gerçekten istediklerini değil, yapması gerektiğini düşündüğü şeylerin peşinden koşmasına neden olur. Onun için iyi olsun ya da olmasın onda en güçlü olduğu izlenimini bırakan her şeyi ya da herkesi izlemesine yol açar. Bu durumda hoplayıp zıplama çok ama dikkatle bakma azdır. Hiçbir şeyin özüne inmez ama geçiştirir, erteler. Sonraki adımı atmaktan, zorunlu inişi yapıp kendini birşeyler meydana gelene kadar uzun bir süre orada tutmaktan kaçınır. Bu şartlarda ruh derisinin çalınmasının çok kolay olduğunu görebiliriz. Erginlenme fırsatı veren bu deneyim çoğunlukla sonuca ulaşmaz. Psişede içsel bir yapıyı-hem tin dünyasında hem de dış gerçeklikte yaşamayı öğrenme yeteneği- geliştirmek fırsatı kendiliğinden doğar ama çoğunlukla ne ilerleme ne de erginlenme gerçekleşir! Hırsızlık ve kaybın etrafında dolanıp durma örüntüsü kendini sonsuza kadar yineler. Bu nedenlerle çoğu insan hayatlar boyunca derisiz dolaşmaya mahkum olur. Derilerimiz olmadan yavaş yavaş kurumaya başlarız. Bir ölümün süregitmekte olduğu kimsenin dikkatini çekmez, ta ki bir gün..'*
 
*'Fok derisi, Ruh derisi' öyküsü ve yorumu Clarissa B. Estes'in Kurtlarla koşan kadınlar kitabından alınmıştır.
 
 
 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 112
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 480
Kayıt tarihi
: 07.10.13
 
 

İnsanın kendinden bahsetmesi meselesi benim için zor konuların başında gelir. Bu anlamda söyleneb..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster