Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Temmuz '18

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
296
 

Büyükler İçin Öyküler 'Hilal Ayısı'

Büyükler İçin Öyküler 'Hilal Ayısı'
 

 
 
'Arigato zaishö
Sana teşekkürler, yanılsama..'
 
'Yaşamlarımız, içgüdüsel doğanın himayesi altındayken tutarlı bir şekilde hareket ederiz. İşlerimizi sonuca ulaştırır ya da nasıl yapılacağını bilmiyorsak öğreniriz. Fikirlerimizi dünyada görünür kılacak adımlar atarız. Odağımızı yitirdiğimizde yeniden buluruz. Kişisel ritmimizi bulduğumuzda, vahşi ve bütünsel ritmlerle hareket eden arkadaş ve eşlerle yakınlaşırız. Yaratıcı ve içgüdüsel hayatlarımızı besleyen ilişkiler seçeriz. Böylece başkalarını besler, onlar tarafından besleniriz. Ancak ustalaşmanın bir başka boyutu daha vardır; bu da, öfke ile ilgili bir boyuttur; öfkenin, serbest bırakılması ile ilgili... 
Kendimizi rahatsızlık verici ve zararlı hissetmemize yol açtığı için öfkemiz bizim için bir endişe kaynağıdır. Aceleyle ondan uzaklaşmak ve kurtulmak isteriz. Ama onu bastırmak işe yaramaz. Bu, ateşi çuval bezinden bir torbaya koymaya benzer. Kendimizi ve bir başkasını onunla haşlamak da bir işe yaramaz. Demek ki içimizde davetsizce orada olan güçlü bir duygu tutuyoruz. Bu, biraz zehirli atıklara benzer; oradadır. Kimse onu istemez. Atılacak bir yer yoktur. Onu gömecek bir yer bulmak için uzaklara seyahat etmek gerekir.
 
Aşağıdaki öykü bir Japon masalının edebi bir versiyonudur. Öfkemizi iyice anlamamıza yardım edebileceğini düşünüyorum.'
 
Clarissa P. Estes
 
HİLAL AYISI:
‘Bir zamanlar, hoş kokulu bir çam ormanında yaşayan bir genç kadın varmış. Kocası, yıllardır savaş nedeniyle uzaklardaymış. Adam, görevden affedildiğinde, son derece berbat bir ruh hali içinde, yürüyerek zar zor evine dönmüş. 
 
Genç kadın, kocasının sonunda eve döneceğini öğrendiğinde çok heyecanlanmış. Yemek yapmış, alışverişe gitmiş. Kaselerce ve tabaklarca lezzetli beyaz soya fasulyesi, üç çeşit balık, üç çeşit deniz yosunu, üzerine kırmızı biber serpilmiş pilav, kocaman ve kavuniçi renkte soğuk karidesler hazırlamış.
Kocası eve girmeyi reddetmiş, çünkü taşların üstünde uyumaya alışıkmış. Fazla konuşmuyor, insanlardan da kaçıyormuş. Ve zamanını gece gündüz ormanda geçiriyormuş.
 
Kadın, utangaçça yiyecekleri ormana götürmüş ve savaş yorgunu kocasının yanına diz çökerek hazırlamış olduğu güzel yiyecekleri ona sunmuş. Ama kocası ayağa fırlayıp tepsileri öyle bir tekmelemiş ki fasulyeler ortalığa saçılmış, balık havaya zıplamış, deniz yosunu ve pilav yere dökülmüş ve karidesler yuvarlanarak etrafa dağılmış. 'Beni yalnız bırak' diye kükremiş adam ve sırtını kadına dönmüş. O kadar kızgınmış ki kadın, ondan korkmuş. Zaman içinde bu olay tekrar tekrar yaşanmış ta ki çaresizlik içinde genç kadının yolu köyün dışında yaşayan şifacının mağarasına düşene kadar.
 
Kadın, 'kocam, savaşta kötü yaralanmış' demiş. 'Sürekli öfkeleniyor ve birşey yemiyor. Dışarıda kalmak istiyor ve eskiden olduğu gibi benimle yaşamaya yanaşmıyor. Onu yeniden sevecen ve nazik yapacak bir iksir verebilir misin bana?'
 
Şifacı, ona güvence vermiş. 'Bunu, senin için yapabilirim ama özel bir bileşene ihtiyacım var. Ne yazık ki hiç Hilal ayısı kılım kalmadı. Bu yüzden dağa tırmanıp kara ayıyı bulmalı ve bana Hilal ayısının boğazından koparılmış tek bir kıl tanesi getirmelisin. O zaman sana ihtiyacın olan şeyi verebilirim ve hayatını tekrar yoluna sokabilirsin.'
 
Böylece yolculuğuna hazırlanmış ve ertesi sabah dağlara doğru yola çıkmış. Yolda, 'Arigato zaishö' şarkısını söylemiş. Bu, dağları selamlamanın bir yoluymuş ve 'bedenine tırmanmama izin verdiğin için sana minnettarım' demekmiş.
 
Büyük, iri kayaların bulunduğu dağ eteklerine tırmanmış. Onunla kaplı bir platoya kadar çıkmış. Ağaçların, yıldızlara benzeyen uzun, kıvrımlı dalları ve yaprakları varmış.'Arigato zaishö' diye şarkı söylemeye devam etmiş. Bu da altından geçilebilmesi için ağaçların saçlarını kaldırmalarına teşekkür etmenin bir yoluymuş. Ve bu şekilde ormanda yolunu bulmuş ve tekrar tırmanmaya başlamış.
Tırmanış giderek zorlaşmış. Dağın, kimonosunun eteğini tutan dikenli çiçekleri ve minik ellerini çizen kayalar varmış. Alacakaranlıkta, tuhaf karanlık kuşlar ona doğru uçuyor ve onu korkutuyorlarmış. O, bunların 'muen-botoke-, hiç akrabaları olmayan ölülerin ruhları olduğunu biliyormuş ve onlar için de şarkılar söyleyerek dualar etmiş; 'ben sizin akrabanız olacağım, sizi huzurlu uykunuza yatıracağım.'
Tırmanmaya devam etmiş, çünkü o, seven bir kadınmış. Dağların doruklarında kar görene kadar tırmanmış. Ayakları anında ıslanmış, üşümüş ama yükseklere tırmanmayı sürdürmüş; çünkü o, seven bir kadınmış. Fırtına başlamış, kar dosdoğru gözlerinin içine ve kulaklarının derinlerine doğru esiyormuş. Gözleri kör olmak üzereymiş ama yükseklere tırmanmaktan vazgeçmemiş. Ve kar kesildiği zaman kör olmasını engelleyen rüzgarlara teşekkür etmek için 'Arigato zaischö' şarkısını söylemiş.
Daracık bir mağarada bir sığınak bulmuş ve bedenini güçlükle içeriye çekmiş. Yanında bir torba dolusu yiyecek varmış ama yememiş. Üzerini yapraklarla örtmüş ve uyumuş. Sabahleyin hava sakinmiş ve küçük yeşil bitkiler orada burada karların arasından seçiliyormuş. 'Ah' diye düşünmüş; 'şimdi Hilal ayı zamanı'.
 
Bütün gün etrafı araştırmış ve alacakaranlığa doğru irice hayvan dışkıları bulmuş ve daha ötelere bakmasına gerek kalmamış. Çünkü aniden arkasında derin ayak ve pençe izleri bırakarak ilerleyen dev gibi bir kara ayı görünmüş. Hilal ayısı hiddetle kükremiş ve inine girmiş. Kadın bohçasına uzanmış ve bir kapta getirdiği yiyeceği çıkarmış. Kabı inin dışına bırakmış ve gizlenmek için bir yer bulmuş. Ayı, yalpalayarak ininden çıkmış, yiyeceği koklamış ve o kadar yüksek sesle kükremiş ki küçük kayaları sallayıp yerinden oynatmış. Belli bir mesafede durarak yiyeceğin etrafında dönmüş, bir çok kez havayı koklamış, rüzgarı kollamış ve sonra inine girerek kaybolmuş. 
 
Ertesi akşam kadın aynı şeyi yapmış, yiyeceği ortalık yere bırakmış ama bu kez saklanmak yerine görünür yerde dikilmiş. Ayı, güçlükle ininden çıkmış, yiyeceği koklamış, gökyüzündeki yıldızları sarsacak şekilde kükremiş, dönmüş, havayı çok dikkatli bir biçimde incelemiş ama sonunda hepsini yalamadan yutmuş ve yavaş adımlarla inine geri dönmüş. Bu, birçok geceler devam etmiş ta ki koyu, mavi bir gece vakti, kadın kendisini ayının ininin yakınında bekleyecek kadar cesur hissedene dek.
Kaptaki yiyeceği inin dışına koymuş ve tam ağzında durmuş. Ayı, yiyeceği koklayıp yavaş yavaş dışarı çıktığında sadece her zamanki yiyeceği değil, küçük bir çift insan ayağı da görmüş. Ayı, başını yana çevirmiş ve o kadar yüksek sesle kükremiş ki kadının bedenindeki kemikler uğuldamış.
 
Kadın titremiş ama yerinden ayrılmamış. Ayı, arka ayaklarının üzerine kalkmış, pençelerini şaklatmış ve öyle bir gürlemiş ki kadın, ayının ağzının kırmızı-kahverengi tavanını bile görebiliyormuş. Ama kaçmamış. Ayı, daha çok kükreyip sanki kollarını onu yakalayacakmış gibi uzatmış. On tırnağı kadının kafatasının üstünde on tane uzun bıçak gibi asılıymış. Kadın, fırtınadaki yaprak gibi titremiş ama olduğu yerde de durmaya devam etmiş.
 
'Ah, lütfen sevgili ayı' diye seslenmiş, 'lütfen, sevgili ayı, bütün bu yolu kocam için bir ilaca ihtiyacım olduğundan geldim.' Ayı, ön pençelerini beraberinde bir kar püskürtüsüyle yere indirmiş ve dikkatle kadının korkulu yüzüne bakmış. Kadın, bir an için tüm sıradağları, vadileri, nehirleri ve köyleri ayının çok ama çok eski gözlerinde yansıyan şekliyle görebileceğini hissetmiş. Üstüne derin bir huzur çökmüş ve titremesi kesilmiş. 
 
'Lütfen sevgili ayı, bütün bu geçen gecelerde seni besledim. Boynundaki hilalin kıllarından birini alabilir miyim lütfen?' Ayı, duraklamış, ama birden ona karşı minnet hissiyle dolmuş; 'doğru' demiş, 'bana faydalı oldun, kıllarımdan birini alabilirsin ama elini çabuk tut, sonra hiç vakit kaybetmeden burayı terk et ve evine dön.'
 
Ayı, koca burnunu boynundaki beyaz hilal görünecek şekilde kaldırmış. Kadın, orada ayının kalbinin güçlü atışlarını da görebiliyormuş. Bir elini ayının ensesine koymuş ve diğer eliyle bir tane parlak beyaz kıl tutup hızla çekmiş. Ayı, şaha kalkmış ve yaralanmış gibi bağırmış. Ve bu acı, daha sonra kızgınlık gösterilerine dönüşerek dinmiş.
 
'Ah, teşekkür ederim, Hilal ayısı. Çok teşekkür ederim.' Kadın, saygıyla yerlere kadar eğilmiş. Ama ayı homurdanmış ve sallana sallana öne doğru bir adım atmış. Kadına anlayamadığı sözlerle ama bütün hayatı boyunca bildiği sözlerle kükremiş. Kadın dönmüş ve dağdan aşağı bütün gücüyle kaçmış. Koşarak, yıldızlar gibi yaprakları olan ağaçların altından geçmiş. Ve bütün yol boyunca ağaçların o geçsin diye dallarını kaldırmalarına teşekkür etmek için 'Arigato zaishö' şarkısını söylemiş.
Elbiseleri yırtık pırtık, saçları dağılmış, yüzü kirlenmiş bir halde de olsa, köye giden taş merdivenleri koşarak inmiş, çamurlu yoldan geçerek kasabanın öte tarafına geçmiş ve yaşlı şifacının ateşi canlı tutmaya çalıştığı kulübeye varmış.
 
'Bak, bak!' demiş şifacı, gülümseyerek. Kadına yakından bakmış, bembeyaz kılı almış ve onu ışığa doğru tutmuş. Uzun kılı kocamış elinde tatmış, parmağıyla ölçmüş ve 'Ah, evet! Bu sahici bir Hilal ayısı kılı' demiş. Sonra birdenbire dönmüş ve kılı ateşin derinlerine atmış; kıl orada patırdamış, çatırdamış ve parlak turuncu bir alevle yanarak yok olmuş. 'Hayır' diye bağırmış genç kadın.'Ne yaptın?' 'Sakin ol, sorun yok.Her şey yolunda' demiş şifacı. 'Dağı tırmanmak için attığın her adımı hatırlıyor musun? Ne dediğini, ne işittiğini ve ne hissettiğini hatırlıyor musun?' 'Evet' demiş kadın, 'çok iyi hatırlıyorum'
 
Yaşlı şifacı, nazikçe gülümsemiş ve şöyle demiş; 'şimdi lütfen kızım, yeni bakış açın ve bilgilerinle evine git ve kocanla ilişkini aynı yöntemlerle sürdür'.'*
 
YORUM:
Öykünün ana motifi olan 'büyülü bir nesnenin aranması' dünyanın her yerinde karşımıza çıkar. Kiminde seyahati yapan kadındır, kiminde ise erkek. Aranan büyülü şey, bazen bir kirpik, bir diş, bir yüzük bazen de bir tüy ya da başka bir fiziksel unsur olabilir. 
 
Hilal ayısı örneğindeki öyküler; salt görünür içeriklerine değil, gizli iyileştirici yapılarına ve derin anlamlarına da bakmamıza izin verir. Bu öykünün içeriği sabrın, öfke için yararlı olacağını gösterse de, anlattıkları daha çok bir kadının psişede düzeni yeniden kurmak ve böylece kızgın benliği iyileştirmek amacıyla yapması gerekenler hakkındadır.
 
Öykünün altyapısı, öfkeyle uğraşmak ve onu iyileştirmek için eksiksiz bir modeli açığa vurmaktadır; bilge ve sakin bir iyileştirici güç aramak(şifacıya gitmek), daha önce hiç kimsenin yaklaşamadığı psişik araziye girme cüretini göstermeyi kabullenmek(dağa tırmanmak), yanılsamaları tanımak(kayaları tırmanmanın üstesinden gelmek, ağaçların altında koşmak), eski ve ve saplantılı düşünce ve duyguları bertaraf etmek(gömecek akrabaları olmayan huzursuz ruhlarla tanışmak), büyük merhametli benliğe yalvarmak(ayıyı sabırla beslemek ve ayının onun şefkatine karşılık vermesi), merhametli psişenin kükreyen yanını anlamak(ayının, merhametli Benliğin uysal olmadığını görmek).
 
Öykü, bu psikolojik bilgileri gerçek hayatlarımızda uygulamanın(dağdan inip köye geri dönmenin) önemini gösterir. İyileşmenin tek bir fikirde değil, arayış ve uygulama sürecinde (kılın yok edilmesi) olduğunu öğretir. Öykünün özü şudur; 'bütün bunları öfkene uygula, her şey iyi olacak' (şifacının, kadına eve gidip bu ilkeleri ilişkisine uygulamasını önermesi).
 
Eğer öyküye, bütün bileşenleri sadece bir kadının psişesinin bir parçasıymış gibi bakarsak; psişenin savaştan eve dönen koca imgesiyle temsil edilen çok öfkeli ve eziyet çekmiş bir bölgeye sahip olduğunu görebiliriz. Psişenin seven ruhu, yani adamın karısı, aşkıyla birlikte huzur içinde ve yeniden sevgi dolu yaşayabilmek için bu kızgınlık ve öfkeye bir derman bulma görevini üstlenir. Bu tüm kadınlar için değerli bir çabadır. Çünkü sonuçta öfke tedavi edilebilir ve arayışa geçmekle birlikte sabırla da ilerlersek genellikle bağışlamaya giden yol gözükür.
 
Altıncı yüzyıl başında Japonya'da Shotoku Taishi adlı büyük bir filozof-prens yaşıyordu. Başka şeylerin yanında insanın, hem içsel hem de dışsal dünyalarda psişik çalışmalar yapması gerektiğini öğretiyordu. Ayrıca, her insana, her yaratığa ve her duyguya tahammül etmeyi de öğretiyordu; Duyguların dengeli bir şekilde değerlendirilmesi kesinlikle bir kendine-saygı duyma işidir.
 
Kaba ve kirli duygular bile enerjiyle çakıp patlayan bir ışık formu olarak anlaşılabilir. Öfkenin ışığını olumlu bir tarzda, normalde göremeyeceğimiz yerleri görmek için kullanabiliriz. Öfke, olumsuz kullanıldığında, psişenin tüm narin katmanlarını delip geçen bir kara delik oluşturana kadar durmaz ve ufak bir nokta üzerinde yoğunlaşarak tahrip eder. Ama başka bir yol daha vardır; tüm duygular, öfke bile bilgiyi, içgörüyü, bazılarının aydınlanma dediği şeyi taşır. Öfkemiz, bir süreliğine bir öğretmene, çok çabuk başımızdan savamayacağımız ama uğruna dağa tırmanabileceğimiz, ondan bir şeyler öğrenmek ve onunla içsel olarak başa çıkabilmek için çeşitli imgeler yoluyla kişileştirebileceğimiz, sonuç olarak dünyada yararlı bir hale ya da tekrar toz haline gelmesine izin verebileceğimiz bir şeye dönüşebilir. Öfke tek başına bir şey değildir; dönüştürücü çabamızı bekleyen bir tözdür!
 
İlk kızgınlık sırasında sistemlerimize dökülen adrenalin ve kavgayla ilgili diğer kimyasal maddelerin akışını geçici olarak durdurabilirsek daha önce travmalar etrafında devinen duygu ve tepkilere sürüklenme riskini de bozguna uğratabiliriz. Bilmeliyiz ki bu kabarmanın nedeni, ilk halindeki ve büyücek öfke değil, hiç bir zaman bütünüyle çıkarılamayan, psişede kalmaya devam ederek onu tahriş eden küçük parçacıklardır. Bir yandan iç organlarınızın paramparça olduğunu hissederken, bir yandan da kavga etmeye çalışmak çok fazladır.
 
Öfkenin döngüsü diğer herhangi bir döngü gibidir; yükselir, iner, ölür ve yeni bir enerji olarak serbest kalır. Öfke konusuna dikkatle eğilmek, dönüşüm sürecini başlatır. Kişinin öfkeden ders almak için kendisine izin vermesi öfkeyi dağıtır. Enerji, başka şekillerde, özellikle de yaratıcılık olarak geri döner. Kimileri öfke sayesinde yaratabildiklerini söyleseler de öfke, ortak bilindışına( sınırsız hayali imgeler ve düşünceler diyarı) girişi sınırlamaktadır! Öfke ile yaratan kişi bu durumda tekrar tekrar aynı şeyleri yaratma eğiliminde olacaktır. 
 
Dikkat! Dönüşmemiş öfke, ne kadar baskı görmüş, incinmiş, eziyet çekmiş olduğumuza dair değişmez bir mantra haline gelebilir. Öfkesiyle yarattığını söyleyen biri savaşa dair senaryolar yazdığında insanların ne kadar kötü olduğunu yazar. Bir diğeri kültüre dair senaryolar yazdığında yine aynı kötü karakterler ortaya çıkar. Sevgiye dair senaryolar yazdığında aynı kötü niyetleri taşıyan aynı kötü insanlar görünür. Öfke, iyi bir şeyin ortaya çıkmasına izin vermez gibidir. Umudun yitirilmesinin ardında o vardır, kızgınlığın ardında acı, acının ardında bazen yakın zamanlarda yaşanmış ama çoğunlukla uzun süre önce meydana gelmiş şu ya da bu türden bir eziyet yatar. 
 
Travma sonrasına ilişkin yapılan tıbbi çalışmalardan biliyoruz ki, zedelenmeyle ne kadar çabuk ilgilenilirse etkileri de o kadar az yayılmakta ya da kötüleşmektedir. Yine bir travma, ne kadar çabuk ele alır ve sınırlandırılırsa iyileşme süresi de o kadar kısalır. Bu, fiziksel ve ruhsal tüm travmalar için geçerlidir. Çocukken bir bacağımız kırılsaydı ve aradan otuz yıl geçmesine rağmen yerine oturtulmamış olsaydı halimiz nice olurdu?
 
Özgün travma, bağışıklık ve iskelet sistemleri, hareket kalıpları gibi bedendeki diğer sistemler ve ritmlerde de büyük yıkıma neden olur. Birçokları için o sırada bir önem arz etmemiş/görmezden gelinmiş ya da ihmal edilmiştir. Şimdi artık deyim yerindeyse savaştan eve dönülmüştür ama bedensel, zihinsel ve psikolojik açılardan hala savaştaymış gibi hissedilmektedir. Öfkeye çözümler aramak, ona neyin sebep olduğunu, ona karşı neler yapabileceğimizi araştırmak yerine öfkeyi ( travmanın serpintilerini) içimizde taşırsak, hayatımızın geri kalan kısmında kendimizi öfkeyle dolu bir odaya kapatmış oluruz. İster aralıklarla ister başka periyotlarla ortaya çıksın, yaşamanın yolu bu değildir. Düşüncesiz ve denetimsiz öfkenin ötesinde bir hayat vardır. Bu türden bir öfkeyi sınırlamak ve iyileştirmek öyküdeki gibi bilinçli bir çalışma gerektirir. Bunu yapabiliriz aslında adım adım tırmanmasını bilmek yeterlidir.
 
Terbiyeli davranmak, öfkemizi hissetmemek ya da onu yüz kilometre yarıçapındaki her canlıyı yakıp yok etmek için kullanmak yerine önce bir sandalye çekip onunla bir çay içmek, bu ziyaretçiyi neyin davet ettiğini bulabilmek için onunla biraz sohbet etmek daha iyidir. Öfke, başlangıçta öfkeli koca gibi davranır. Konuşmak istemez, yemek istemez, sadece orada oturup öylece bakmak, sövüp saymak ya da yalnız kalmak ister. Bu hassas noktada, şifacıyı, en bilge benliğimizi, egonun tedirginliğinin ve kızgınlığının ötesini görmek için en iyi kaynaklarımızı çağırırız. Şifacı, her zaman uzağı görendir. Bize bu duygusal kabarmayı incelemenin ne gibi yararları olabileceğini söyleyebilendir. 
 
Şifacı, psişenin sakin ve tasasız yönünü sembolize eder. Dünya, dışarıdan parçalanıyor gibi görünse de şifacı bundan etkilenmez ve içeride dinginliğini korur. Her insanın psişesi bu 'tamirci'yi içerir. O, vahşi ve doğal psişenin bir parçasıdır ve biz onunla birlikte doğarız. Eğer onun bulunduğu yerin izlerini yitirdiysek, 'uygun davranarak' onu yeniden çağırma potansiyelimiz her zaman vardır.
Saygısızlık, üzüntü, ihmal ya da çocukluk yıllarına özgü aşırı belirsizlik gibi durumlarla karşılaştığımızda, hayatın ve kültürün çeşitli yönlerine ilişkin doğal olarak hissettiğimiz hiddet ve kızgınlık da büyür. Bu şekilde zedelenmiş olan bir kişi daha fazla incinmeye karşı fazlasıyla duyarlıdır ve bunlardan kaçınmak için tüm savunma mekanizmalarını kullanır. Büyük miktarlarda güç kaybı (ilgilenilmeye, saygı duyulmaya,sevilmeye değer olduğumuza dair kesinliğin yitirilmesi/konuşmak, hissetmek, düşünmek ve yaratmak özgürlüğüne dair makul beklentilerin büyük yaralar alması) aşırı üzüntüye neden olur ve çocuk büyüdüğünde kendisine bu şekilde zarar verilmesine izin vermemek için çeşitli savunma mekanizmaları geliştirir; bu tepkisel hareketler ise hayatın kalitesini düşüren etkiler doğuracaktır (eski kompleks malzemesini harekete geçiren kişi ya da durumlardan uzak durarak enerjiyi denetlemek, kavga etmek, sağlıksız uzaklaşmalar, yalnızca komplekslere tepki vererek hayatın geri kalanında bir delikte gizlenmek, vs)
 
Bazı bakımlardan eski duygular, psişedeki zihinsel bir dizi piyano teli gibidir. Üstten gelen bir gürültü zihindeki tellerde korkunç bir titreşime neden olabilir. Bu teller hiç dokunmadan çalıp söylemeye hazır da olabilir. Özgün olayla, aynı üst perdeleri, sözcükleri, görsel özellikleri taşıyan olaylar, kişinin eski malzemenin 'çalıp söylenmesini önlemek için', 'kavga etmesine' neden olabilir! Jungçu psikolojide büyük duygu tonlarının bu püskürmesine, 'bir kompleksin kümelenmesi' de denir. Bu tür davranışları nörotik olarak tanımlayan Freud'un aksine Jung, bunları aslında 'tutarlı bir yanıt' olarak görmüştür (daha önce zarar görmüş, eziyet çekmiş, korkmuş ya da yaralanmış hayvanların tepkilerine benzeyen türde). Burada, psikolojik eziyetlerin hatırlanmasıyla harekete geçen öfkeden söz edilmektedir. 
 
İnsanlar, çocukluklarında farklı psikolojik donanımlara sahip olabilirler. Her çocuk her olaydan aynı şekilde etkilenmeyebilir. Çocukların, farklı deri kalınlıkları, acıyı algılamakta farklı kapasiteleri vardır. Deyim yerindeyse alıcıları az olan çocuk, istismarı bilinçli olarak en az hissedecektir. Etraftaki iletileri en fazla alma yetisine sahip duyarlı çocuk ise verileri en fazla alan olacaktır. Doğal hayatta uzun süre susuz yaşayabilen bitkiler de vardır hiç susuz yaşayamayanlar da! Bu doğal çeşitlenme insanlar arasında da vardır. 
 
Biz öfkeyi yaratıcı bir kuvvet olara görmek isteriz. Onu değişmek, gelişmek ve korunmak için kullanmak isteriz. Bu yüzden şifacının bakış açısı aynıdır; dinginlik sağlandığında öğrenme olabilir, yaratıcı çözümler gelebilir. Diğer türlü içeride ve dışarıda bir ateş fırtınası koptuğunda her şeyi alev alev yakar ve geride külden başka birşey bırakmaz. 
 
Kimi zaman öğretici bir dinginliğe doğru ilerlemeden önce öfkemizi bir çeşit denetim altında açığa vurmaya ihtiyaç duyduğumuz doğrudur. Şifacı 'evet' der. 'Bu öfke değiştirilebilir ama başka bir dünyadan; içgüdüsel dünyadan, hayvanların hala konuştuğu ve ruhların yaşadığı dünyadan bir şeye ihtiyacım var.'
 
Budizmde 'nyübü' denilen ve kendini tanımak ve Yüce olanla bağlantıyı yeniden kurmak amacıyla dağlara çıkmaya karşılık gelen bir arayış eylemi vardır. Toprağı hazırlamak, ekmek ve hasat döngüleriyle ilişkili çok eski bir törendir bu. 
 
Dağda, herkesin hissettiği incinmeyi, menfiliği ve öfkenin kinci yönlerini nasıl dönüştüreceğimize dair ipuçları buluruz. Bunlardan biri ağaçlarının dallarını kaldırarak geçmesine izin verdiği için 'Arigato zaishö' şarkısını söyleyen kadının tavrıdır. Bu söz, Japonca'da 'sana teşekkürler, yanılsama' anlamına gelir. Bu yaklaşım, aynı zamanda kendimizle ve dünyayla yalın bir anlayış geliştirmek için yalın bir şekilde bakmayı sembolize eder. Japonya'da bir söz vardır; 'Zen'den önce dağlar dağdı, ağaçlar ağaç. Zen sırasında dağlar ruhların tahtıydı ve ağaçlar bilgeliğin sesi. Zen'den sonra dağlar dağdı, ağaçlar yine ağaç.'
 
Öyküde dağ, kadının geçişine izin verir ve ağaçlar dallarını havaya kaldırır. Bu, bir yanılsamanın kalkmasını simgeler. Budizmde denir ki, yanılsamanın yedi örtüsü vardır. Her biri ortadan kaldırıldıkça, insan hayatın ve benliğin gerçek doğasının başka bir boyutunu anlar. Örtüleri kaldırmak, o kişiye hayatla ilgili şeylerin örüntülerini inceleyecek ve en nihayetinde de ilk izlenimlerini ciddiye almayıp şeylerin arkasına, ardına ve ötesine bakmayı öğrenecek kadar güçlü kılar.
 
Budizmde örtülerin kaldırılması, aydınlanma için gereklidir. Öyküdeki kadın, öfkenin karanlığına ışık getirecek bir yolculuktadır. Hayata dair pekçok yanılsamalara sahibiz. Gerçeği aramak üzere baktığımızda; ister içimize ister dışımıza, yanılsamaları defetmek için de bakarız. Budizmde onlara 'aydınlanmanın engelleri' denmesi boşuna değil! 
 
Doğamızın gerçekten vahşi olan yönüyle; hayatın, öfkenin, sabrın, mesafe bırakmanın ve becerikliliğin ustası olan Hilal ayısı ile karşılaşma riskine girdiğimizde yanılsamalarımızı yitiririz. 
 
Kadın, dağdayken kuşlar ona doğru uçar. Bunlar, onu besleyecek, rahat ettirecek ve gömecek akrabaları olmayan ölü insanların ruhlarıdır. Onlar için dua ettiğinde kadın, onların ailesi olur. Bu, psişenin öksüz bırakılmış ölülerini anlamak için yararlı bir yoldur. Bunlar, bir kadının hayatındaki erken ölümden mustarip ve onun öfkesine derin bir katkısı bulunan yaratıcı düşünceler, kelimeler ve fikirlerdir. 
 
Öyküdeki gibi, içgüdüsel psişeyi(bilge ayıyı) yatıştırmak değerlidir. Öfkeye çekidüzen vermek ise başlı başına değerli bir yolculuktur. Bu yolculuk sırasında yanılsamalardan sıyrılınır, eski ölüler gömülür.
 
Ayı simgesi, öfkeli benlik ile ilgili olarak bize ne öğretir? Eskilere göre ayı, yeniden dirilişi sembolize eder. Uzun bir süre uykuya dalar, kalp atışları neredeyse sıfıra düşer. Erkek, genellikle dişiyi kış uykusuna yatmadan hemen önce gebe bırakır ama mucizevi bir biçimde yumurta ve sperm hemen birleşmez. Uzunca bir süre dişinin rahim çorbasında ayrı ayrı yüzerler. Kış uykusunun sonuna yakın yumurta ve sperm birleşir ve hücre bölünmesi başlar. Böylece yavrular, annenin uyandığı yani tam yeni yavrularına bakıp eğitebileceği bir zaman olan ilkbaharda doğar. Ayı, sadece kış uykusundan (bir çeşit ölümden kalkmış gibi uyanışından) değil, yeni yavrusuyla birlikte ölmüş gibi görünen birşeyden çoğalarak uyandığı için de engin bir metafordur. 
 
Mitolojide ayı, birçok avcı Tanrıça ile birlikte görülür. Bu Tanrıçalar, kadınlara her şeyin psişik boyutunu bilme, izleme, didikleme esini verir. Kuzey Japonya'da ayı, Tanrı ile doğrudan konuşabilir ve geriye dönerek insanlara mesaj getirir. Hilal Ayısı boğazındaki işaret nedeniyle Japonya'da kutsal bir varlık olarak değerlendirilir. Kwan-Yin derin şefkat Tanrıçasıdır ve ayı onun temsilcisidir. 
 
Psişede ayı, insanın hayatını, özellikle de duygu hayatını düzenleme yeteneğini sembolize eder. Ayılara özgü güç, döngüler şeklinde hareket etme, hep tetikte olma ya da daha sonraki döngü için enerjiyi yenileyen kış uykusuna yatarak dinginleşme yeteneğidir. Ayı imgesi aynı anda hem öfkeli hem de cömert olunabileceğini öğretir. Kişi suskun ve değerli olabilir. Özel arazisini koruyabilir, sınırlarını netleştirebilir, gerekirse gökyüzünü sallayabilir ama aynı zamanda ulaşılabilir ve verimli olabilir. Böylece kadın, aynı zamanda hem öfkeli hem de yücegönüllü olabileceğini bilir.
 
Ayının boğazından alınan kıl bir tılsımdır; öğrendiklerini anımsamanın bir yoludur. Öyküde bize dengeyi kurma konusunda birçok fikir verilmiştir; sabırlı olmak, öfkeli kişilere içebakış ve sorgulama yoluyla öfkelerinin üstesinden gelmeleri için zaman tanımak ve şefkat göstermek. 
 
Hiçbirimiz talihimizden kaçamayız. Elbette onu geride bırakabiliriz ama o her koşulda orda durur. Bununla birlikte öfkeyle aranızda bir köprü kurabilirsek sonunda herşey sükunete kavuşup iyiye ulaşır. Mükemmel olmaz ama idare eder. İlerleyebiliriz o zaman. Her defasında onunla daha iyi başa çıkabiliriz. Şarapnel etkisi azalır gitgide.
 
Öfke, böbrek taşına benzemez, yeterince uzun süre beklediğinizde düşmez. Hayır, doğru hareketi yapmalısınız. O zaman geçip gider.
 
 
*Bu öykü ve yorum Clarissa P. Estes'in 'Kurtlarla Koşan Kadınlar' kitabından alınmıştır. Amaç, bilgiyi aktarmaktır.
 
 
ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 472
Kayıt tarihi
: 07.10.13
 
 

İnsanın kendinden bahsetmesi meselesi benim için zor konuların başında gelir. Bu anlamda söyleneb..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster